Perçemlerimi son kez düzeltip dudaklarıma baktım. Resmen komutan gelecek diye süslenmiştim. Üzerimde beyaz çiçekli siyah bir elbise vardı. Saçlarımı açmıştım. Yakası muhafazakar bir edayla kapalı olduğu için kolye takamamış sallantılı küpelerim ile yüzüme sadece azıcık ruj sürmüştüm.
Cansız hissetmememek için elimden geleni yapmıştım resmen. Çünkü gelecekti. Evimizde misafir olacaktı ve neredeyse tüm akşamı beraber geçirecektik.
Komutan buraya geldiğinden beri zaten amcam içli dışlıydı onunla. Haliyle bende görüyordum. Yakışıklı bir adam olmasını es geçemediğim için belki de etkilenmiş, en ufak hareketinden kendime pay çıkarmış, hoşlantımı gizlemek adına yüzüne bile bakmamıştım. Belki de gizlemeye çalıştığım şey yüreğim değil bir askerle olamayacak olmamın ayıbıydı.
Çünkü herkes kendi dengiyle olurdu. O okumuş tahsilli bir adamken ben lise mezunu, üniversite sınavında iki sene istediği sonucu alamadı diye üzerine düşmeyen bir kızdım. O belki de yaşım kadar göreve gitmiş şehir şehir gezmişken ben yalnızca buradan kalkıp Ispartaya, ki çok küçüktüm, İstanbul’a uğramıştım.
Küçücük bir hayatım vardı. O hayata komutanı sığdırmayı delicesine istesem de olmayacaktı. Ben yalnızca kendimi küçük düşürecektim.
Bunun bilinci ile dudaklarımdaki ruju sildim.
Hava kararmış gelmelerine az kalmıştı. Çocuklar salonda çizgi film seyrederlerken Yılmaz abi köyün kahvesindeydi. Eminimki amcamlarla beraber o da gelecekti.
“Neyin çabasındasın, Hazan? Adam senin varlığından bile bihaberdir şimdiye.” İçime düşüveren umutsuzluk tohumlarıyla saçlarımı kulaklarımın kenarından birer tutam alarak arkada çıtçıtlı tokamla topladım.
Dalgın dalgın bana ait olan odadan çıktım.
Yılmaz abi ile benim odalarım ayrıydı. Çocuklar ise aynı odalardalardı.
Usulca tahta merdivenden aşağıya indiğim esnada kapı çaldı.
Gelmiş olmalarının bilinciyle yengemin kapıya bakmamı seslenmesi bir oldu. Bu yüzden oraya gittim ve derin bir nefesle açtım. Tam karşımda amcam vardı. Göbeğini öne atmış beyaz gömleğinin düğmelerini üstten iki tane açmıştı. Esmer yüzünde sahici bir gülüşle bana bakıyor, kahveleri içimi ısıtıyordu.
“Hoşgeldiniz.” dedim. Yanında Albay Murat vardı.
“Hoşbulduk kızım.” Amcam ayakkabılarını çıkarıp içeriye girince ardından Albay da girdi. Aynı şekilde Yılmaz abi ve en sonunda o.
Üzerlerinde üniformaları yoktu. Albay kısa kollu lacivert bir gömlek altına kumaş pantolon giymişti.
“Hoşgeldiniz.” dedim yüzüme yapıştırdığım gülüşle Albaya selam vererek.
“Hoşbulduk.” Yaşlı yüzündeki ciddiyetle selamımı aldığında yengem koştur koştur geldi. Selamlaşma faslını o sürdürürken de en nihayetinde daha rahat görebildim komutanı.
Üzerindeki siyah bisiklet yaka tişörtüne rağmen güzel mavileri çakmak çakmak parlıyordu. Kapıda ben varım diye de doğrudan bana bakıyordu.
Bu kadar net ve yakından gözlerimiz kesişince keşke sürme sürseydim diye düşündüğüm ufacık bir an oldu ama ban bir poşet uzattı.
Hemen aldım. Alırken parmak uçlarımız küçücük de olsa dokunmuş aramızdaki soğukluğun sanki kıvılcımını yakmıştı.
“Zahmet etmişsiniz,” dedim tatlı poşetini elimde tutup ona bakarken. “Hoş geldiniz.” Sadece ufakça kafa salladı. Mavileri üzerimden ayrılırken de yengeme döndü. Ben ise kapı ağzında onlara baktım.
“Siz geçin salona komutanım. Buyrun böyle.” Yılmaz abinin yönlendirmesiyle onlar girdiklerinde bende poşeti yengeme verdim ve yerdeki ayakkabıları düzeltip içeriye ayakkabılığa taşıdım.
Kapıyı örttüm. Dönüp arkamı baktığımda herkes salona geçmişti bile. Yengem sadece mutfaktaydı ancak o da yanlarına gidiyordu şimdi.
Derin bir nefes eşliğinde oraya gittim. Kapı eşiğinde durup içeriye baktığımda Komutan Albay ile yan yana oturmuştu. Amcamlar da öbür koltuğa yerleşmişlerdi. Çocuklar misafirlere selam verip salondan çıktıklarında da yengem hemen berjere kuruldu.
Bakışları bende durdu.
Yanına başıyla çağırınca gittim ve öbürüne oturdum bende.
“Nasılsınız Murat Albay’ım?” dedi yengem şiveli konuşmasıyla.
Albay kafasını sallayıp ciddi yüzüyle konuştu. “İyiyim Halime Hanım. Siz nasılsınız?”
“İyiyiz Allah’a şükür.” Bu sefer komutana döndü. Sıcacık bakışlarıyla onu süzdü. Geldiği günden beri bu adama hayranlığını dillendirmekten çekinmiyordu asla.
“Sen nasılsın Komutan? Halin vaktin yerindedir? Alıştın buraya?”
Dizlerinin üzerindeki ellerimi hareket ettirmedi. Ufacık bakışları bana değse de yengeme döndü.
“İyiyim. Doğuyu seviyorum. Alıştım.” Yengem ona kafa salladı.
“İyi iyi ne güzel!” Amcam boğazını temizleyip araya girince bana konuştu.
“Acıkmışsınızdır siz. Önce çay içelim dedik ama gün boyu ayaktasınızdır!” Beni başıyla kaldırmak istedi. “Kızım sen yemekleri koy hadi.”
Hemen onu onaylayıp ayağa kalktım. Misafirlerden itiraz sesi yükselmeyince mutfağa girdim.
Ahmet ile Efe’nin burada televizyon açıp oturduklarını görünce onlara tebessüm ettim tüm kalbimin hızlı atışı ver gerginliğime rağmen.
Tezgahın önüne geçip dolaptan yengemin sandıktan çıkardığı servis tabaklarını aldım. Bir tane çorba kasesi alıp içine demlenmiş pilav doldurup tabaklara dizdim. Fırınlanmış eti ve patatesleri yanına koyup biraz salata da doldurdum. Her birimize çorba doldurdum. Hepsini teker teker hazır ederken çocuklara da tabak hazırlıdım ve önlerine bıraktım.
“Abla?” dedi Efe.
Başımı çevirip ona baktığımda benim tepki vermeme gerek kalmadan konuştu. “Yaylada çobanlar Heidi izlediğimizi duyunca kız mısınız siz dedi?”
Kaşlarımı çattım.
“Evet! N’olcak çizgi film çizgi filmdir dedik dalga geçtiler bizle.” Ahmet’in isyankar çıkan sesiyle istemsizce sitem ettim onlara içecek doldururken.
“Çizgi filmin kızı erkeği mi vardır hiç? Hepsi güzeldir. Siz Heidi izliyorsunuz diye kız olmuyorsunuz. Onlar izlemiyor diye de erkek olmuyorlar. Takılmayın siz onlara!” Ellerine kaşıklarını alıp yemeğe başladıklarında ben uzun bir tabağa sarmaları doldurdum. Sonra da yengem geldi ardımdan.
“Bahçedeki masayı kuralım kızım. Şimdi ev çok sıcak.” Ona kafa salladığımda elime ıslak bezi aldım. Tepsinin üzerine çatal kaşık ve bardak dizip konuştum.
“Ben masayı silip bunları yerleştireyim o zaman.” Bana hemen kafa sallayınca başındaki yazmasını saçlarının yarısı gözükürken toparlayıp tepesinde birleştirdi ve çocuklara sarma doldurmaya başladı.
Hızlıca elimdeki tepsiyle çıktım mutfaktan.
Dış kapıyı açtım. Tepsiyi bahçemizin solundaki salonun duvarına yaslı divana koydum. Masayı silip çatal kaşıkları ve bardakları dizdim.
Yengem peşimden ili tabak getirip koyarken mutfaktan buraya tabakları ben taşıdım. O yerleştirip ben ekmekleri alırken amcamları çağırdı.
Elimde su ve gazlı içeceklerle çıktığımda herkes yerlerine kurulmuştu.
“Siz divana oturun. Ora daha rahattır.” diyordu amcam. Komutan ile Albay divana oturmuşlardı. Yengem ekmek sepetini ortaya koydu elimden alıp. Bende içecekleri kendi tarafıma koyup onların karşısına Yılmaz abinin yanına oturdum. Amcamlar da karşılıklı baş köşedelerdi.
Eteğimi düzeltip kaşığımı elime aldığımda amcam konuştu. “Buyrun,”
Hepimiz yemeğe başladık. Çorbayı içiyorken Tuğrul ona dokunmamıştı. Tam aksine pilavını ve etini yiyor, sarmadan tabağına alıyordu.
“Elinize sağlık Halime hanım.” dedi Albay.
“Afiyet olsun. Hazan yaptı. Ben dokunmadım yemeklere.” Albay’ın yengemin dediklerinden sonra bakışları bana döndü.
Babacan bir tavırla yüzüme bakınırken üzerimde Tuğrul’un da bakışlarını hissediyordum.
“Eline sağlık kızım.” Ona içten bir tebessüm sundum.
“Afiyet olsun.”
“Benim Hazan’ım böyledir. Elimiz ayağımızdır bizim. Ondan razıyız biz. Allah da ondan razı olsun.” Amcam omzumu okşarken ona güldüm ve önüme döndüm.
Onların benim hakkımda böyle düşünmeleri beni mutlu ederken yengem çat diye başka bir konu açtı.
“Sen evlenmiyor musun Komutan?”
“Halime!” diye yükseldi amcam. Ancak yengem omuz kıvırıp ne var dercesine baktı.
Tuğrul başını her iki yana salladı.
“Bekleyenin yok yani.”
“Ailem var.” Yengem kaşlarını kaldırıp kafa salladığında Albay Murat konuşmaya başladı.
“Yarın çocuklar gelecek. İkamet edenlerin listesini gönder bize.”
“Ben size gene gönderirim de buradaki herkesi tanır bilirim. O dediğinizden olmaz!”
Albay tek kaşını kaldırıp “Orasına biz bakarız.” dedi ve yemeğine geri döndü.
***
Dalgın dalgın tepsiye tabakları koyarken içerden buraya Tuğrul’un geldiğini gördüm. Başımı kaldırıp ona baktığımda elinde sigara paketi vardı ve onunla uğraşıyordu.
Ben de yemeğin bitiminin ardından herkes içeri geçmişken masayı toplamakla uğraşıyordum.
Bir dal sigara alıp bakışlarını bana çevirince onu seyretmiş olmanın utancı ile hemen önüme döndüm. Birikmiş yemekleri tek bir kaseye doldurmakla kendime iş çıkardığımda izlediğini biliyor, hissediyordum.
Çakmağın alev alma sesi gelince onunla beraber kağıt tutuştu ve sigaranın kokusu ciğerlerime doldu.
Yutkunarak tabakları ve kaşıkları dizdiğim tepsiyi yüklenip kaldıracakken elim masanın ucunda kalmış su dolu bardağa çarptı ve bardak aynı dokunuşla yere düşüp paramparça oldu.
Bulunduğum ortama girişiyle elim ayağım boşalmıştı resmen. Bundan utandım.
Hemen tepsiyi yerine bırakıp karanlıktan gözükmeyen zemine eğildim ve camları toplamaya çalıştım.
“Elini keseceksin.” diyen sesini işittim. Bana hitap etmiş olması yüreğimi uçururken adımları buraya geldi.
“Yok.” dedim sadece tek düze.
Cebinden çıkardığı telefonunun flaşını yakınca yere eğildi. Başımı kaldırıp baktım ona. Avucumda birikmiş camları ister istemez sıkıp tepemizde aydınlanan ışıkla parlayan gözlerine baktım.
Sırf baktığımdan avucumun içinde kocaman bir sıcaklık hissettim.
Varlığının etkisiydi.