ADEM ASLANER ÇOCUK ESİRGEME KURUMU
Bir yerden anımsadığım bu ismi düşünerek arabadan indim. Okan abi da arabayı durdurup yanıma geldi. Arabaya sırtını dayayıp kapıdan yurdun bahçesine bakınırken geçmiş günlere gitmiş gibi bir hâli vardı.
Gözlerini, hızlı hızlı açıp kapatıyor olması ağlamak istemediğini gösteriyordu. Yutkunduktan sonra aldığı derin nefesi vererek yüzüme bakmadan konuştu.
"Buraya geldiğimde yedi yaşındaydım... Günleri yeni yeni öğreniyordum ve en sevmediğim gün salı olarak kalmıştı... Kardeşini kaybetmiş annesi tarafından terkedilmiş bir çocuktum ve o zamanlar içime kapanıp yemekten içmekten kesilmiştim...
O zamanlar on altı on yedi yaşında bi abim vardı, beni koruyup kollardı... Benden bir yıl önce gelmiş ve lakabı kara batak olan biri, onun benimle ilgilenmesini kıskanıp zorbalık yapmaya başlamıştı...
Batak, bana zarar vermesin diye bazen abim beni yanında yatırırdı... Abim iki yıl sonra gidecekti ve ben batakla yalnız kalacaktım. Çok korkuyordum ve batakta, bu korkumun farkındaydı...
Yemekte, tuvalette, bahçede, sen bittin işareti yapardı. Basri abimin gitmesine altı ay kala biri geldi, hastaneden yeni çıkmıştı, benden iki yaş büyük. Evlerinde yangın çıkmış, oda annesini kurtarmaya çalışırken kendi de yanmış...
Yürüyüş yapan birileri onu ormanda baygın halde bulmuşlar. Neredeyse açlıktan ölecekmiş. Uzunca bir süre yoğun bakımda tedavi görmüş...
Basri abi onun ilaçlarını sürer, sağa sola takılıp kalkan kabuklarını makasla keserdi. Burada biri giderken yerini diğerine bırakır ve Basri abi giderken de yerini bize bırakmıştı...
Sizi birbirinize emanet ediyorum arkanızı kollayın dedi. Bu gidiş, batağın kötülük damarlarına bağlı prangaların anahtarlarını altın tepside ona sunmuştu. Yanık, günlerce tedavi gördüğü için ondan zayıf ve çelimsiz duruyordu...
Oda, bundan istifade ederek, yandaşlarının bazılarını ileriye dönük vaatlerle kandırıp, bazılarını da korkutup işkence çektirirdi. İki üç kişi kolundan tutup yere yatırır batakta..."
Bu son cümlesi Okan abinin ağlamama çabalarını boşa çıkartmıştı. Sesimi çıkartmadan bende onunla ağlamaya başladım. İkimiz de aynı anda yutkunduk ama o ağlayarak devam etti.
"Batakta, yanığın üzerine çıkıp yaralarının kabuklarını soyardı, bana da izletirdi. Batak bu hareketiyle hem Basri abinin intikamını alıp hemde burada liderliği eline almak istiyordu. En büyüğümüz yanık olmasına rağmen o cüssesinin büyüklüğüne güveniyordu."
"Abi, sizi evlat edinen falan olmuyor muydu, yada müdüre söylemiyor muydunuz?"
"Ben: şirin, uslu, söz dinleyen, az konuşan, az uyuyan, neyden ne kadar versen yiyio itiraz etmeyen, varlığı yokluğu belli olmayan bir çocuktum. Çok istendim ama ben koruyucu ailemden kaçıp hep buraya gelirdim, çünkü annem beni buraya bırakmıştı ve bir gün gelirse yine burada bulmalıydı...
Her gece başımı yastığa koyduğumda belki bir gün ama bugün değilmiş der kendimi teselli ederdim. Batak, onun değilde benim istenmemden dolayı da kıskanırdı...
Müdürde ne zamana kadar var biliyor musun? Sabah dokuzdan, en fazla altı yediye kadar, oda hafta içi, yanımızda kalan kişininde her yerde gözü kulağı yoktu. Adam: emeklisi yaklaşmış, horultusundan kendi bile uyuyamayan biriydi...
Yanık şikayet etmiyordu, bayılana kadar beklerdi, herhalde o acıların bir süre sonra kendini öldüreceğini zannediyordu bilemiyorum...
Ben söyleyince de batak ona iki kat eziyet ediyordu. Bir süre yanık ve ben onun emrinin altına girip itiat ettik, okul çıkışı çantasını taşımak, yemek sırasına girip yemeğini almak, dersini çalışmak gibi mesela...
Bir keresinde, gıda zehirlenmesi olmuş, (ishal) tuvaletini yapmış, bana temizle dedi. Ben istemeyince de yine acısını yanıktan çıkarttı. Onu da kabul ettim...
Sonunda, itaat et rahat et felsefesini benimsemiştik...
Onun derslerini çalışırken kendi derslerimde de başarılı olmuştum. Batağın sevdiği yemekler olunca ikimizin tabaklarından yarısını alırdı, sevmediği yemekleri de yanındakilere verirdik. Bizim kilo almamızı istemezdi...
Bir süre yanık itaat etti ama bu güçlenmek içinmiş meğer... Batak onun yanıklarının kabuklarını soymayı bırakınca yaralar iyileşme göstermiş...
Altı ay kadar sonra yaraları geçip sadece izi kalmış, boyu uzamış ve kilo almıştı... Yanığın, yanıklar büyük izler bırakarak kaybolmuştu.
Sınıfta bir arkadaşı savunma sporu yapıyormuş. Krav maga. Benim canım akıllı abim de ona yakınlaşmış, ondan teknikler öğrenmiş. Ona da pratik oluyormuş tâbi...
Teneffüslerde birlikte çalışıp yemeğinin yarısını da yanığa verirmiş. Allah razı olsun, annesine 'bir arkadaşım var onun için de koy' demiş. Aylarca ev yemeği yemiş...
Çelimsiz yürümeye başladı, ayakta da fazla durmayıp bol giyinirdi. Bir ara lakabı yanıktan tembele çıkmıştı. Bazen bizimle okula gidemeyecek kadar yatardı. Neden gitmiyorsun dedim gidiyorum ama geç gidip erken geliyorum dedi. Batak, 'bu gidici' diye düşündüğü için önemsemedi. Onun en baştan derdi bendim zaten...
Bir gün elimde iki tabldot taşırken düşürdüm. Zayıfım, çelimsizim, açım. Elim ayağım titremiş dökmüştüm işte... Batak geldi, saçlarımdan tutup beni yerdeki yemeğe yatırdı...
Yemeğimi döktün, köpek gibi yiyeceksin dedi...
Eğildim...
Yiyecektim...
Başka çarem yoktu...
O an, masada yarısı gözüken yanık "bırak onu" diye bağırdı, ya kendince zamanı gelmişti yada o an sabrının sınırına gelmişti...
Batak duymamazlıktan geldi, 'Sıra sana da gelecek bekle' dedi arkasına bile bakmadan. Yanık ısrarla ve daha sert bir sesle 'sana bırak onu dedim' diye bağırınca beni bırakıp ona yöneldi..."
Geldiğimizden beri Okan abi ilk defa gülmüş ve devamını bu şekilde anlatmıştı.
"O an gözümün önünden gitmiyor... Batak, Yanığın yakasından tutup ayağa kaldırırken, elide tuttuğu yakayla havaya kalktı...
Batak, yanığın göğüslerine geliyordu. Yanık onun kafasının üzerinden bana bakıp göz kırptı. Batak, keramet boyda değil der gibi üzerindeki bol gömleği yırtınca, soymayı ümit ettiği yanık yerine iki tane kas yapmış göğüs gördü...
Bütün yemekhanenin ağzı açık kalmıştı. Ne ara bu kadar vücut yapmıştı şaşırmıştık. Boyu ve kasları belli olmasın diye yataktan çıkmaz, biz okula gidince okula gidip son dersten de erken çıkıp tekrar yatağa girermiş...
Yanık, öğrendiği hareketlerden biriyle batağa bir vurdu. Batak ayaklarımın dibine düştü. Yemekler üstüne başına bulaştı. O an anladım ki öldürmeyen acı güçlendiriyordu...
O günden sonra batak odağını benden yanığa çevirdi. Yanığı tekrar kendi safına çekmeye çalıştı. Ortaklık teklif etti, hatta liderlik bile teklif etti. Tek istediği ben o yurttan gidene kadar tek kalıp acı çekmemdi...
Ama yanık beni bırakmadı. Kendi gelişimini tamamladıktan sonra bana yedirdi de yedirdi. Çok geçmeden bende batağa yetiştim. Hemde ondan kaslı ve güçlü olarak. Şuan öğrendi mi? Nasıl? Bilmiyorum ama o zamanlar Krav maga öğrenmek için çok uğraşmıştı. Yurt, bataktan taraf ve yanıktan taraf olarak ikiye bölündü..."
Gülmesi bir anlığına hüzne dönüştükten sonra bu sefer de buruk bir tebessümle anlatmaya devam etti.
"Biz yemekhanede bile ikiye bölünmüş bir halde otururken bir gün müdür biriyle geldi. Batak her yeni gelene güler yüzle davranıp safına çekmeye çalışırken, biz bir şey yapmaz onun doğru yolu bulması için beklerdik. Batak ile kavga etmemek için yapardık bunu...
Müdür çocuğun omuzundan tutup kısa ve klişe konuşmasını yaptı. 'Yeni arkadaşınız geldi iyi geçinin. Tamam mı? Hır gür kavga istemiyorum.' Sonra son dediğine pişman olmuş gibi çocuğa bakıp, 'Bu arkadaşınız konuşamıyor çocuklar. Ona göre davranın' deyip gitti...
Avını ayakta bekleyen batak: konuşamıyoru duyunca, bundan bana bi cacık olmaz diyerek oturdu. Biz güçlenmiştik ve bu gücümüzü eziyet etmeden ayakta tutmak zorundaydık...
Yanık, bizim safımıza yeni gelen birine işaret edip, "Zafer kalk, şu dilsize yemek al yanına oturt." O çocuğun, Zaferin sözünü dinlemesi demek bize itaat edecek demekti. Zafer kalktı, nasıl nereden yemek alacağını gösterip çömezlerin oturduğu yere getirip yerini gösterdi. Dilsiz ayakta, bi bizim tarafa baktı, bi batağın tarafına baktı. Bir adım geriye atıp tam ortaya gelerek yere oturuverdi.
Yanık ve batak şok olmuş gibi ayağa kalkıp ona bakmıştı. Daha ilk dakikadan 'ben tarafsızım' demek istiyordu ama bizden olmazsa batak onada iskence edecekti, biliyorduk. Yanık bana 'bu dilsizle sen ilgilen ama ürkütmeden' demişti...
Uzaktan uzağa takip ettim. Kendi halinde bir çocuğa benziyordu, konuşmadığı için adı yaşı bilinmiyordu. Kimliği de yoktu. O bize katılmadığı için batak fırsat bu fırsat eziyete başlamıştı...
Yanık dilsize çok farklıydı ama belli etmiyordu. Batak bir gün buna çelme taktı boylu boyuna yere düşürdü. Herkes bize bakıyordu. Dilsiz de yerden kalkmıyor bekliyordu...
İçimden 'kalksana lan, kalk git' diyordum. Yanıkta masanın altından yumruğunu sıkıyordu. Batak, dilsiz kalkmayınca bir kova su istedi. Başından aşağı döküp kovayı da başına geçirdikten sonra darbuka gibi vurmaya başladı...
O an, yine yanığın damarına basılmıştı. Ayağa kalktı, kovayı başından alıp topa vurur gibi vurunca, kova paramparça oldu. Batak tırsıp gitmişti. Yanık, eli ve kolundan tutup ayağa kaldırdı...
'Salak mısın oğlum, kendini savunsana' deyince dilsiz yüzüne bön bön bakarken gömleğini sıkıp içeri girdi. Yanık arkasından işaret ederek 'süzme mal lan bu' dedi...
Nasıl oldu bilmiyoruz, o gece batak altına kaçırdı ve duvara yazılı bir not, "İçiniz de Cingözler var kör etmezsen onlar seni edecek... İçinizdeki pislikleri temizleyin."
Bu batağı korkuttu, adamlarına güven duygusunu yitirdi. Çünkü o odaya kendi adamlarından başkası giremiyordu. Yanık dedi ki 'bu mesaj bize.' Gözümüzü dört açtık ve çok geçmeden birinin bizim çalışmaları ona gösterdiğini gördük...
Dedim ki gel hesabını soralım. Ağzını burnunu kıralım. Dilsiz duymuş, bana çarpma numarasıyla elime kağıt tutuşturdu. 'Ben kimseye borçlu kalmam, alacağımı da unutmam... Sakin kalıp belli etmeyin ve hareketleri yanlış gösterin."
Dediğini yaptık. Ertesi günü bi baktık batağın gözü morarmış. Biri sağ vururken batak da sola kaymış, yumruk yüzüne gelmiş... O adamını da sen bilerek yaptın diyerek eledi. İçimizde ki Cingöz onlara gösteriyor onlar bir birini dövüyordu...
Birgün yine duvarda bir not, 'Yeter bu kadar, içinizi temizleyin.' Yanık da dedi 'Cingöz eyvallah.' Dilsiz, bataktan ne eziyet görse gizliden bir şeyler yapar onu çıldırtırdı ama kimseye de hesap sormazdı...
Batak buna bir gün temizlik yaptırıyor, o garibimde benim gibi yapıyor... Temizlik bittikten sonra, 'sen bana eziyet ettin, al bu da mükafat' der gibi bir de çay getirmişti. Yanıkla ben izledikçe çıldırıyoruz tâbi... Bizim tarafa geçse kurtulacak inat eşek...
Aynı gece batağın yatağından beş tane fare çıktı. Nasıl yapıyorsa o odaya girip gece yapıyordu. Gece yastığının içine, kıyafetlerinin cebine peynir koymuş. Daha sonra öğrendik meğer o çay uyku yapan bi çaymış, fareler üstünü başını kemirmişti...
Gel zaman git zaman batak bundan şüphelenmiş. Kışın ayazında bunu tutup kendi yatağına bağlayıp camı da açmış. Dilsiz sabaha kadar üşümüş."
Her anlattığı yüreğimi dağlarken bu seferkine dayanmayıp, "Hiiiiii'iii!" demiştim.
"Dilsiz zatürree olup on gün hastanede kaldı, iyileşme gösterince ilaçlarla taburcu ettiler. Bazı geceler yine ateşleniyordu. Yanıkla ben revire gidip başında bekliyorduk. Bir gece baktık dilsiz bir isim sayıklıyor, 'bebeğim bebeğim...
Yanık dedi 'bizim dilsiz bülbülmüşte haberimiz yokmuş.' Kapıdan sesler gelince dilsizin yakasından tuttuğu gibi yatakta sarsmaya başladı. Bağırarak, 'sen beni ispiyonlarsan böyle olur işte, O iyilikten anlamaz salak. İşte seni bu hâle getirir.' deyip geri bıraktı. Amacı dilsizin bizden taraf olmadığını göstermekti...
Batak o yazıyı yazanın dilsiz olduğunu düşünüp kendisini uyardığı için işkencelerine son verdi. O günden sonra dilsizle gizli gizli konuşmaya başladık. Gündüzleri biz okuldayken uyuyup, geceleri de ders çalışıyormuş."
"Ne dersi?"
"Lise."
"Kaç yaşındaydı ki?"
"Aslında lise birmiş ama kimliği olmadığı için ve yaşından büyük gösterdiği için kimlikte büyük yazıldı. Bunda bizim de katkımız oldu tâbi. Özellikle yanığın... Şuan ay olarak benden büyük bir kardeşim var."
"Bir dakika, yol boyunca anlattıkların yanıkla dilsiz miydi yani?"
"Aynen."
"Ama annem falan diyordun, ben mi yanlış anladım."
"Doğru anlamışsın, annem... Annemiz..."
Okan abi yine ağlamaklı olunca mahcup olmasın diye yönümü yurda döndüm.
"Ana oğul kamyon arkalarında buraya kadar gelmiş...
Daha doğrusu gelebilmişler...
Aslında İstanbul'a gidiyorlarmış ama...
Sonra...
kusura bakma yaa...
buraları anlatamayacağım...
Sonra babamla karşılaşmışlar, babam dilsizi çok sevmiş, üçü birlikte bir plan yapmış, Babam, 'Sakın konuşma, taraf varsa belli bir taraf tutma ki diğer taraf sana eziyet etmesin' demiş. Aslında dilsiz batağın vazgeçtiği an tarafını seçmiş ama plana sadık kalmış...
Babam, 'Bu çocuğu köprü altında başı boş buldum' diyerek sosyal hizmetlere getirmiş...
Konuşmadığı için kimse bir şey yapmamış, yakın zamanda kayıp ilanı da olmadığı için buraya getirmişler. Kimliği olmayan çocuğu nasıl arasınlar."
"Neden kimliği yokmuş?"
"Şerefsiz babası annesiyle evlenmediği için."
"Sonra ne oldu?"
"Babam, o buradayken annemle evlenmiş. Bir yıl sonra çocuğumuz olmuyor diye onu evlat edindiler. Böylece annem, öz oğlunun resmiyette üvey annesi oldu...
Bir yıl sonra da yanığın yaşı on sekizi doldurduğu için yurttan ayrıldı. Batakla ben yine başbaşa kalmıştım ama ben yerime birini bırakıp buradan kaçtım... Sonrasını da başka bir gün anlatayım mı çok uzun ve ben çok yoruldum..."
"Olur olur... Hatta belki yanıkla dilsizde bizimle olur, onlardan da dinlemeyi çok isterim."
"İşte bu, bugün duyduğum ve duyacağım en güzel şey olabilir. Hadi bagajdakileri alalım da içeri girelim."
Ben, iki saat kıyafet seçip zenginler gibi jakuzi sefası yaparken Okan abi bi bagaj dolusu eşya ve oyuncak almıştı. Hepsinin üzerinde isim yazmasıda cabasıydı.
Elimize sığacak kadarını aldık, diğerlerini de sonra almak için arabada bırakıp içeri girdik. Kapıdan içeri girerken içim üretmişti. Gerçek olsun yada olmasın ailem beni mutlu yetiştirmiş, kötü bir çocukluk yaşatmamıştı. En basitinden burada işkenceye maruz kalan çocuklardan biri bile olabilirdim.
Benim, yanık abi yada Okan abi gibi kurtarıcım da olmayabilirdi.
"Abi, senin lakabın yok muydu?"
"Vardı, olmaz olur mu? Benim lakabım da tutuktu."
"Tutuk mu? Sende mi konuşamıyordun yoksa?"
"Ben kekemeydim."
Üçüncü sorumu soramadan koşuşan iki çocuğun arasında kalmıştık ve bir anda boyuttan boyuta atlamıştım.
"Okan amcaaa?" (5 yaşında)
"Alii!.. Oğluumm." derken çantaları kenara koydu. Bende yanına. "Gel bakalım buraya, ne kadar büyümüşsün seenn böyle, kocaman olmuşsun yaa, kucağıma alamıyorum. OOOFFF OOOFFF OOOFFF... E hani diğerleri nerede?"
"Bahçedeler abi, Kaya abi Kuytuluş abiyle Selçuk abiye ceza verdi." (7 yaşında)
O: "Ne cezası, yine ne yaptılar? Nurseli gel bi bakalım hadi."
Adını bilmediğim çocuğun, "Hoşgeldin yenge?" demesiyle başım arkaya seğirdi.
"Nurseli?.. Allah mı söyletti nee?.."
Sinirlenmiş gibi, "Aabiii!" deyince, "Tamam tamam kızma. Emre yavrum sende şimdilik abla de." demişti.
"AAABİİİİ!" deyip sesimi yükseltttim.
Okan abi de kaçar gibi Ali kucağında Emre'nin elini tutarak yanımdan uzaklaştı.
Bahçede, yaşları 14 15 olan iki çocuk, potanın altında duruyor, potaya paralel konmuş tahtanın ucundaki kovaları çubukla dengede tutup düşürmemek için çaba sarf ediyorlardı.
Biri dengeyi bozup tahtanın eğilmesine sebep olursa önce kendi sonra diğeri ıslanacaktı. İki delikanlı, içinde ne olduğunu bilmediğim kovaları dengede tutmaya çalışırken diğerleri de etrafta meraklı gözlerle bakıyordu.
O: "Kayaa, ne yaptı bunlar yine?"
"Okan abi, hoş geldin."
O: "Hoş bulduk. Şenlik var yine."
"Bunlar kaybolmadan o şenlik bitmez abi, ikisi de inat. Bende ne yapayım dilsiz abinin ceza yöntemlerini kullanıyorum."
O: "Ne yaptın, yerine kimi bırakıyorsun karar verdin mi?"
"Bu ikisi hariç hepsi olabilir abi."
O: "Ne yaptın, alıyor muyuz senide yanımıza?"
"Emir büyük yerden abi."
O: "Karar verdin mi peki?"
"Abi, maalesef üçe iki olarak devam edeceksiniz. Ben bunlar sayesinde adalet dağıtmaya alıştım o yüzden o yönde ilerleyeceğim."
O: "Tüh ya!"
"Abi, bu abla kim?"
O: "Bu ablanızın adı Nurseli."
Hep bir ağızdan, "Hoş geldin Nurseli abla." dediklerinde elimi yüzüme kapatıp ağlamaya başladım... Neden bu kadar duygusal olmuştum bilmiyorum ama o an benim yaşadıklarım bu çocukların kinin yanında dert miydi diye utanmıştım...
Yanık, tutuk, ve dilsiz onlara kol kanat germişti. Okan abiyi daha fazla severken, diğerlerini daha görmeden sevmiştim. Okan abinin "Nurseli iyi misin?" demesine başımı aşağı yukarı sallayarak cevap vermiştim ama iyi değildim.
"Nurseli, onlara acıma, hissediyor ve daha çok üzülüyorlar. Kendimden biliyorum..."
Okan abinin kulağıma eğilip kısık sesle söylediğine karşılık, ben biraz daha sakin bir şekilde karşılık verdim.
"Abi, ben onlara acımıyorum ki, kendi derdimi büyük zannedip insanlara dünyayı zehir ettiğim için utanıyorum... Ailem olabilecek kişilere çok kötü şeyler söyledim, beni büyüten aileme çok haksızlık ettim."
(sesli bir şekilde)
"Çocuklar, Nurseli yengemiz, ayyhh yani ablanız da bizim gibi sevdiklerinden ayrı."
(Kurtuluş) "Abi, bi el atsan da biz de gelsek?"
O: "Susun lan, abiniz ne dediyse o... Kaya bunların ne kadarı kaldı."
"Bi on dakikalık cezaları kaldı ama sen istersen durdurabilirim."
O: "Olmaz, devam etsin. Ben beklerim."
"Cezayı iptal emicem abi, gece diğer ceza yöntemini uygulayacağım."
(Selçuk) "Tamam tamam ben beklerim. Diğeri daha zor. Kurtuluşun uykusu ağır, o olmasın."
O: "Tamam o zaman Kaya, biz Nurseli ablanla gezelim, siz bagajı boşaltın."
Diğer cezayı merak etmiştim. Okan abi bana yolu gösterirken, "Akşam olunca sırt sırta bir birine bantlanır ve aynı yatakta sabahlatılır." dedi.
"E ne var bunda o kadar zor değil?" deyip yan yana yürümeye devam ettik.
"Evet ama bi saate kadar, kollar uyuşunca diğer tarafa dönmeleri lazım. Kurtuluşun da uykusu ağırmış, zor uyanıyormuş baksana."
"Bu ceza kimden peki?"
"Burada cezalar dilsizin yöntemiyle olur, bende sıfır ceza, yanıkta beş kardeş."
"Dilsiz daha iyi desene, ne zorba ne gevşek."
"Aynen öyle."
"Pekii Aabii!.. Seni buraya bırakan kadın nasıl biriydi, annen olduğuna emin misin?"
"Nurseli, gerçekten ben Selim değilim ama bana onunla ilgili hatırladıklarını söylersen yardımcı olabilirim, yada onunla ilgili bir şey verirsen."
"Abi, onun kardeşi polis, o bulamadıysa?"
"Ben hiç bulamam değil mi? İnşaallah o Selim'i bulur ve geçmişte nasılsanız yine öyle olursunuz."
"Aaaamiiiinnn... aaaamiiiinnn..."
İlk olarak müdürün yanına gidip oturduk. Müdür yeni tayin olmuştu ama oraya ait gibiydi.
O: "Selamün aleyküm abi?"
"Aleyküm selam Okan, hoşgeldin."
O: "Hoş bulduk abi, bu Nurseli."
"Hoşgeldiniz Nurseli hanım."
"Hoşbulduk."
"Buyrun oturun lütfen."
O: "Ne var ne yok abi, bir sıkıntı yok değil mi?"
"Arkamızda sapa sağlam duran iki kale var Okan, sıkıntı olur mu hiç?"
O: "Batak bulaşmıyordur inşaallah."
"Yok merak etme, onun adını bilip yüzünü gören tek kişi ben kaldım. Ama geçen sene Cingöz gelmiş, ben yokken, benim çıkışımı beklemiş galiba. Çocuklar bilmediği için bir şey söylememişler, tarif ettiler bende çıkıp geldim gönderdim"
O: "Neden gelmiş, bir şey söyledi mi?"
"İkizin yatağında yatmış ağlıyordu. İkiz ölmüş galiba?"
O: "Ben onu biliyorum sonra konuşuruz."
"Tamam."
Sonra üçümüz birlikte yemekhaneye gittik. Duvarda bazı yerleri buruşuk çizilmiş, yumruğunu sıkmış göz kırpan bir erkek resmi vardı. Yerde de yüzü şaşkın bakan birinin resmi. İki masa ortasında ise yerde fayanslara çizilmiş yer sofrası vardı.
Müdür resimleri gösterip gülerek, "Okan, ne yalan söyleyeyim o gün burada olmayı isterdim." deyince Okan abinin gözleri dolarak, "iyi ki yoktun abi." demişti.
Müdür, Okan abinin omuzunu tutarak, "Batağın öyle biri olacağını bilmezdik Okan, Basri ile ben burada en küçük o diye fazla yüz vermişiz herhalde."
O: "Ben ileride mutlu olacakmışım ya, Rabb'im kiymetini bileyim diye batakla imtihan etti diyelim."
"Buraları Zafer çizdirdi. Güzel olmuş mu?"
O: "Ben yokum ama abi?"
"Bende sordum, 'Burada sadece iyi ve kötünün resmi olsun. Bu sofra da, ikisinden de bir parça yiyenlerin yeri olsun. O kişinin yeri de böyle ayak altı olsun' dedi."
"Zeki çocuk her zaman ince düşünür."
"Geçen Basri ile konuştum, Zaferi gönderiyor muşsun?"
"Objektiflere yakalanmış abi ya, o yüzden gidiyor maalesef."
"O dilsizi nasıl bırakıp gidecek?"
"İnanmayacaksın ama dilsizden kaçıyor."
"Aaa neden?"
"İntikamını aldığını düşünüyorum."
"Deme yaa, yazık olmuş... Abisine sürpriz yapacaktı. Özellikle dilsizin yerini." derken ayağımın altını işaret ediyordu.
Okan abi, "Nurseli, oraya otursana fotoğrafını çekeyim." deyince bir adım geriye çekilip bağdaş kurarak yere oturdum.
"Okan, sende otur ben çekeyim."
Okan abi, beni çektikten sonra, "Olur abi, şöyle abi kardeş bi yer sofrasında oturmadık demem." deyip yanıma oturdu.
Gülerek, "Ben bi dua ettim amin de kız." derken kameraya bakıyordu.
Bende tebessümle kameraya bakıp, "Okumadan imzalamam." dedim.
Ne demek istediğimi anladığı için bana bakıp, "Bir gün buraya bu sofrayı dolduracak kadar kalabalık geliriz inşaallah, dedim." diyerek duasını söyleyince, "Aaamiiiinnn." dedim, Bu sefer içinde ben olmadığım için.
Sonra yatakhaneleri dolaştık, Dilsizin soğukta kaldığı odaya gelince Okan abi yine durgunlaşmıştı. Bu oda şuan boks ve spor odası olarak kullanılıyordu.
O: "Bunu da ilk defa görüyorum."
"Beş maymun hesabı, burada kimse kalmak istemedi, bende bu şekilde değerlendirdim."
O: "Eline sağlık güzel olmuş. Çocuklar kendini savunmayı öğreniyor değil mi?"
"Tâbi tâbi."
O: "Ali zayıflamış gibi?"
"Sıpa yemiyor. Sizi isteyip duruyor, kendince açlık grevi yapıyormuş ama çocuklar gizliden yiyo diyorlar bende o yüzden önemsemedim."
O: "Söyleseydin abi, gelirdik."
"Sizin de orada işiniz gücünüz var, ha deyince gelemezsiniz öyle değil mi?"
O: "Abi bakacak biri olsa hemen alıp giderdim ama biliyorsun, bakıcı bulduk çocuğu hırpaladı. Kimlik yok, yaşı tutmuyor. Bi kız var, yanık bey isterse evlenecek, bende amca olacağım amaa..."
"Yanık isterse derken, kız istiyor yanık mı istemiyor."
"Aynen öyle, ilk tanıştıkları zaman kız bir şey yapmış."
"Oda gurur mu yapıyor?"
"Evet abi, kız pişman ama her seferinde kızı tersliyor. Bakma, o da aşık evlenmek istiyor ama..."
"Kız sabretsin bir şey olmaz, tanıdığım kadarıyla yanık mantıklı ve sabırlı biri."
"Benim aksime! Bende ne olacaksa hemen olsun istiyorum."
Onlar konuşurken bende camın önüne geldim.
Müdür, Okan abiye görüşürüz diyerek oradan ayrılınca Okan abi yanıma geldi.
"Sen anlatırken, dilsizin camdan girebileceğini düşünmüştüm ama değilmiş. Burası çok yüksek."
"Dilsiz, Cingözün ikili oynadığını anlayınca takip etmiş, boğazında ki anahtar bu odanın anahtarıymış. Gece bakmış deliksiz uyuyor, babama söylemiş. Babamda anahtarı çıkartması için bir kalıp getirip nasıl yapacağını tarif etmiş. Kendinde anahtar olduğunu kimse bilmiyordu."
"Pekii, Zafer'e ne yaptı."
"Her yıl buradan sünnet olmamış çocuklar alınıp sünnet edilir. Zafer de sürekli kaçıyor, ikinci günün sabahı yatağında uyanıyordu... Yurttan nasıl kaçıp nereye gidiyor ve nasıl geliyor bilmiyorduk. Biz dilsize onu da anlatmıştık, gün gelecek yine kaçacaktı biliyorduk ama o Zaferi gözlem altına almış. Bir gün önce herkes yattıktan sonra yerlere un döküp yatmış... Sabah bi baktık minik minik parmaklar... Bak gel göstereyim şurada ufak bir havalandırma boşluğu var iki günlük yiyecekle oraya saklanıyormuş, yiyip içip orada iki gün kaldıktan sonra yatağına yatıyormuş. Dilsiz yüzünden sünnet oldu ama burnundan da getirdi. Onların yatakları yan yanaydı. Akşama kadar, abi üflee abi üflee. Kimi görürse... Dahası da var ama söylemeye utanıyorum... Bir hafta sinir etmişti bizi."
"Çok zeki bir çocukmuş."
"Aynen öyle. Mesela biz dilsiz sayıklayınca konuştuğunu öğrendik, Zafer de takip ede ede. Kimse anlamasın diye dilsizin anatomi kitaplarını ben okurdum. O dinlerdi."
"Doktor olmaya lisede mi karar vermiş."
"Hayır, buraya gelme sebepleri yüzünden mecbur kalmış."
"Doğru ya, sen istemiyordu demiştin."
"O mecburiyeti başka bir gün anlatayım olur mu?.. Sünnetten sonra Zafer altına kaçırmaya başlamıştı. Bizde de uykusu en hafif ve az uyuyan dilsiz olduğu için ona dedik geceleri kaldır tuvalete götür. Yine bir gün ders çalışıyoruz, ben de bu dersler sayesinde tıp okudum bu arada... Zafer geldi 'sesini çok merak ediyorum abi' dedi, biz şok olduk... Dilsiz geceleri az uyurdu onuda dalamaz sürekli kâbus görür. 'Yine sayıkladım mı acaba' diye düşünmüş, şaşkın şaşkın bakarken, 'korkma kimseye söylemem sen beni yakalattın ama ben seni seviyorum, sadece bunu sesinden duymayı çok istiyorum' dedi. Dilsiz gülümseyince 'gözlerinden görmekte güzel, bende seni' diyerek yanımızdan gitti. O gece yine Zafer'i tuvalete kaldırırken kulağına adını fısıldamış. Oda gözünü açıp, 'Benim uykum ağır değil ve ben altıma kaçırmıyorum, sesini duymak için yaptım.' demiş. Dilsizin albümü çeken o, 'Bana ninni gibi geliyor.' diyor."
"Zafer ne oldu peki?"
"Zafer avukat."
"O yüzden üçe iki dedi!.."
"Evet, Basri abi, yanık ve Zafer avukat."
"Basri abi nerede? Benim de Basri isminde bi avukat tanıdığım var."
"Basri abim dört beş yıldır Almanya'da."
"Hıııığmm, o değil o zaman."
"Yine Selim abin olamadım yaanii değil mi, tüüüühhh."
"İsterdim ama biliyor musun?"
"Neden?"
"Çünkü onu çok özledim."
"Biliyor musun, biz burayı özlediğimizde bir birimizin gözlerine bakarak sadece özledim deriz. Kimse, kimi nereyi diye sormaz, o yer bellidir. Seninki de Selim'le burası olsun mu?"
"Olsun. Buraya tekrar gelebilir miyiz?"
"Özledim demen yeterli?"
"Tamam."
...Orada gün içinde neler yapılırsa hepsini yapıp akşam yemeğini de yiyip oradan ayrıldık. Geç olduğu için Engin'e değil doğruca eve geldim. Okan abi benimle inip kat kapısına kadar getirdi.
"Abi, Doğan abinin yattığı kanepe müsait."
"Ben arabamda sabahlasam daha iyi olur."
"Abii, Ayşe seninle kalmıyor mu?"
"Ayşe, benim evde kalıyor ama kardeşleriyle."
"Anladım. İyi geceler."
"Sanada." deyip aşağıya inerken arkasından dolanarak bir basamak önüne inip kolumla önüne set çektim.
"Ne oldu?"
"H.Hiiç. H.Hiç b.bir ş.şey."
"Sen benimle alay mı ediyorsun?"
"Sen ne olunca kekeliyorsun?"
"Değişiyor, bazen korkup panik olunca bazende heyecandan."
"B.Ben s.seni h.hatırladım, kim olduğunu biliyorum."
"Ö.öyle m.mi? Ç.çok k.korktum ama beceremiyorsun yapma... Nerede gördün?"
"Hastanede gördüm... Gülsüm teyzenin ameliyat olduğu yerde."
"Aaa, evet bende seni hatırladım."
"Dünya ne kadar küçük değil mi? Orada doktorken karşılaştık sonra olay yerinde."
"Ooo!.. o zaman bu bir tesadüf olamaz!"
"Tek kelimeyle tevafuk abi gerçekten. Öyle şeyler yaşadım ki inanamazsın."
"İyi geceler Nurseli?"
"Sanada."
... Tek kişilik hücreme girip yatağa uzandım. Günümün nasıl geçtiğini anlamamıştım. Bir anda eski boyutuma geri dönüp "Selim ne yapıyordur acaba" diye düşündüm. Telefonu alıp aramak istedim. Sesini çok özlemiştim.
Karşıma çıkan sesin, aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor demesiyle ağlamaya başladım... Doğan abinin kaçacak, naz yapacak demesi aklıma gelince toparlandım. Yedi yaşındaki çocuğu düşündüm. Doğru dürüst konuşup derdini bile anlatamayan çocuğun derdiyle benim ki yarışamazdı. Mutfağa gidip Doğan abim için aldığım ama içemediğimiz üçü bir aradayı yapıp abimin yanına indim.
Cama vurarak uyandırdığım Okan abi kapıyı açıp fincana uzandı. "Koyunlara matematiğin yetmedi galiba?"
"Haaağ?!"
"a-ahahahahahhaahah... Nurseli, bir şey söylediğimde anlamayıp "haaağ" diyorsun ya o kadar hoşuma gidiyor ki."
"Aşk olsun abi yaa."
"Dilsizin lafıdır, biz uyuyamayınca, 'koyunları saymaya matematiğin mi yetmedi' der."
"Şimdi anladım. Bu dilsiz baya konuşkan biri galiba, sizden çok onun lafını duyuyorum."
"Aslında çok konuşmaz."
"Bu günlük bu kadar kulaklarını çınlattığımız yeter o zaman. Eee ne dinliyoruz."
"Sen aç, ne istersen."
Teybi açıp arkama yaslandığımda koltuğunu yatırdı, "Uykun geldiyse kapatayım."
"Ben müzik dinleyerek uyumayı severim."
"Sesi çok mu? Kısayım mı?"
"İyi böyle." deyip gözlerini yumdu. Belli ki çok yorulmuştu... Benim de gözlerim kapanmaya başlamıştı ama ben koltuğu yatırmayıp içine gömüldüm... •~~~~~~•
... Okan, Nurseli'nin uyuyup uyumadığına bakmak için bir gözünü açıp kontrol ettikten sonra Selim'in albümden bir şarkı açtı
Sevdan ile düştüm yaban ellere
Dalıp çıktım ateşlere küllere
Giyin demir çarık düş ardım sıra
Dağlara yollara çöllere
Diyardan diyara bir yol
Sor beni yârim yârim
Bul beni yârim yârim
Gör beni yârim yârim
Âh beni beni
Gönülden gönüle bir yol
Sor beni yârim yârim
Bul beni yârim yârim
Gör beni yârim yârim
Âh beni beni
Âşık olup mızrap tutan ellere
Dertli dertli nağme çalan tellere
Yanık yanık türkü diyen dillere
Dağlara yollara çöllere
Diyardan diyara bir yol
Sor beni yârim yârim
Bul beni yârim yârim
Gör beni yârim yârim
Âh beni beni
Gönülden gönüle bir yol
Sor beni yârim yârim
Bul beni yârim yârim
Gör beni yârim yârim
Âh beni beni
Kısık sesle konuştu.
"Hatırla Selin, Selim'i hatırla, birlikte yemek yediğiniz sofrayı hatırla, seni elinden tutup gezdirdiğini hatırla, kulağına kirazdan küpe takıp saçlarına böyle yaptığını hatırla... Saçlarını taradığını örüp kirazlı toka taktığını hatırla, seni salıncakta salladığını hatırla... Mısır tarlasında saklambaç oynarken: kaybolduğunu zannedip ağladığında, koşup sana sarıldığını hatırla... Çilek yerken, yeşilini ısırma diye tutarken parmaklarını ısırdığını hatırla... Nohut tarlasında nohutu yedikten sonra Selim'in parmaklarını yaladığını hatırla... Hani: kabuğunun, ekşi maya hoş tadını beğendiğin için yalamıştın. Hatırla Selin, Kezban teyzenin size verdiği elmaları hatırla, bir Selim bir sen ısırırdın... Okuldan gelince yakalığını sana taktığını hatırla, elini tutup adınızı yazmayı öğrettiği günü hatırla, hani sen Selin-" derken Nurseli, "Selim gitme" diye sayıklamıştı... •~~~~~~•
... Alo Doğan."
"Alp!.. Neredesin ya, çatladım burada. Ne oldu Nurseli geldi mi?"
"Gelmişler gelmişler."
"Bu Okan'da bir şey var dedim sana. Araştır takip et."
"Ben ne olduğunu biliyorum desem."
"Selimle ilgili değil mi, anlamıştım."
"Hayır kardeşim, Selim'le ilgili değil. Aşık olduğu için."
"Ne diyorsun Alp."
"Kardeşim şuan arabada oturuyorlar, Nurseli uyuyor ve Okan beyimizde saçlarını okşuyor."
"Emin misin? Yanlış anlaşılma olmasın."
"İstersen açayım görüntülü konuşalım. Hem belki ne söylüyor anlarsın."
"Saçmalama Alp yaa, o kadar da değil. Sen doğru gördüğüne emin misin?"
"Lan evet, hem sırıtıyor hem saçlarını okşuyor."
"Ooofff yaa, ne yapcaz şimdi, kendi elimle kızı gönderdim, emanet ettim bir de ya."
"Selim seni ne yapacak bi düşün bence?"
"Hangisi kardeşim."
"Diğeri de vardı değil mi? Bir daha on kere düşünüp bir kere hareket edersin."
"Ben gönderdim ama sen iş kitle, uzaklaştır."
•~~~~~~•
Nurseli, "Selim" diye sayıklayınca Okan çok sevinmişti. "Yeess bee yeeesss işte buuu, şimdi sırada isteme ve düğün var. Ben hemen takımı mı diktireyim ancak yetişir. Aaa bir dakika. Kızı kim isteyecek... Annem olur mu, yok yaa biz varken annem olmaz... Yanık ister mi kii, yada ben isterim, evet evet ben isterim...
öhhö öhhö, nasılsın Yakup amca... Yok lan hâl hatırla olmaz, "gençler bir birbirini görmüş beğenmiş..." E yuh daha neler adam kendi vermiş ne görüp beğenmesi...
Yavuz amca ister mi acaba, yok bee oda olmaz, yok yok Fatih Selim yıkılır, o olmaz... Selin, onları ayırma olur mu, Fatih'le Selim'i ayırma..."
... Kulağıma gelen sesi duyup, saçımda dolaşan parmakları hissederek gözümü açtığımda okan abi panikle elini çekip kekelemeye başladı.
"Iııı... şş.şeeeyyy...bbb.ben."
"Abi, bende Selim'den ayrılmak istemiyorum ama o."
"E.ee.efendim a.aa.anlamadım."
"Sen dedin ya, Fatih Selim'le ayrılma diye. Onu söylüyorum... Bana bu zor günlerimde destek olduğun için teşekkür ederim."
Anladığım kadarıyla Okan abi bu süreçte beni yalnız bırakmayıp Selim'in nazı geçince de bizi barıştıracaktı. Ona biraz daha güvendikten sonra Selin olduğumu söyleyip DNA testi yapmasını rica edecektim, benim kıl tüy kovalamamdansa Okan abi bunu içeride rahatlıkla yapabilirdi.
"Abii, kahvaltıda ne istersin."
"Evde kahvaltıya bayılırım ama iznimi son gününe kadar kullandım, sabah emniyete gitmem lazım ama şöyle yapabiliriz, erken uyanırsan dışarıda yeriz seni istediğin yere bırakırım akşamda alırım."
"Abii, o kadar da abartmasan mı?"
"Yoo, abartmıyorum... Unutma! Emanetin..." deyip, elini bana yaklaştırdığında başımı eğip eline baktım, "Canı burnundadır." deyip, parmağıyla burnuma dokunarak başımı yukarı
kaldırdı.
Beni kandırdığı için trip attım. "Ya aabii..."
•~~~~~~•
...Alo Alp, ne oluyor neden sustun."
"Nurseli uyandı."
"Ne yaptı, saçlarını okşuyor diye tokat attı mı?"
"Ne tokatı oğlum, neredeyse ağlayıp boynuna sarılacak."
"Ne diyorsun sen yaa."
"Şimdi de burnuna dokundu. Hadi geçmiş olsun kardeşim. Sen tayinini oraya iste..."
•~~~~~~•
Okan abiye, "iyi geceler " deyip kapıyı açtım.
"Sana da canım." deyince kapıyı kapatıp binaya girdim...
•~~~~~~•
Alp, "Canın haa canın? Bittin oğlum sen..." deyip oradan uzaklaştı.