Kenan odadan hızla çıktı. Kapıyı öyle bir şekilde çarptı ki, eski taş duvarlardan yankılandı sesi.
Feride, odanın ortasında kala kalmıştı. Kırmızı tül hâlâ yerdeydi, lambanın titrek ışığı onun üstüne düşüyordu. Sırtı dik duruyordu ama içi darmadağındı. Kalbi, kenarları paslı bir bıçakla oyuluyor gibiydi.
Kenan merdivenleri hızlı adımlarla indi. Yumrukları sıkılıydı.
“Beni kandırdı… Halit denen o aşağılık adam! Nermin diye kızını verecekti. Bu ne? Bu bir oyun mu, alay mı?”
Sabah olduğunda öfkesinden bir şey kaybetmemişti. Hizmetçilere tek bir söz etmeden Feride’yi odasından aldırdı. Kadıncağız sessizce yürüdü, başı eğikti. Ne göz teması kuruyordu ne de umut taşıyordu.
Kenan kolundan tuttuğu gibi onu konağın bahçesinden çıkardı. Arabaya binerken bile tek kelime etmedi. Feride’yi iterek bindirdi.
Yol boyunca konuşmadılar.
Feride başını camdan dışarı çevirdi. Gözlerinde yaş yoktu ama boğazı düğüm düğümdü. İçinde, çocukluğundan beri alıştığı o “istenmeme” duygusu şimdi daha ağırdı.
Kendi evine dönüyordu… ama neden?
⸻
Halit Bey’in konağına vardıklarında Kenan arabadan indi. Feride’ye bir an bile bakmadı. Kızın kolunu tekrar yakaladı ve neredeyse sürüklercesine kapıya yürüdü. Kapıyı sertçe çaldı.
Ses yok.
Tekrar.
Yine cevap yok.
Kapı aralıktı. Kenan içeri itti. Girdiklerinde ev bomboştu. Salonda ne ayak sesi ne de bir nefes…
Feride etrafına bakındı.
“Kimse… yok,” diye fısıldadı. Ama bu fısıltı, Kenan’ın içinde bir kor gibi parladı.
Kolundan tuttuğu gibi Feride’yi dışarı çıkardı. Merdivenleri tek tek inerken artık öfkesini gizlemiyordu.
“Demek herkes kaçtı. Onlar da utanmış belli ki. Seni bana verirken bile ortalıkta duracak yüzleri yok!”
Feride yere takıldı, sendeledi.
Kenan onu merdivenlerin son basamağında bıraktı. Sonra öfkeyle iterek kenara fırlattı. Feride yere düştü, ince taşların üstünde elleri çizildi.
Bir an sessizlik oldu.
Feride başını kaldırdı. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. O ana kadar sabreden kalbi, bu darbeyle kırılmıştı.
Kenan bir an ona baktı.
O zavallı duruş, omuzlarındaki çöküntü, dizleri kanamış bir çocuğun bakışı gibi gözlerine saplandı. Birkaç adım geri gitti, ama sonra kendini toparladı.
“Bu kadar! Bitti. Bundan sonra herkes ne yapacağını düşünsün. Ben değil!”
Arkasını döndü. Arabaya binmek üzere yürümeye başladı.
O sırada yanında duran uşak, yıllardır Kenan’la birlikte olan Sadık, yutkundu. Sessizliğe daha fazla dayanamadı.
“Beyim… Bu kız artık sizin karınız. Burada böylece bırakacak mısınız?”
Kenan, arkasını dönmedi. Cevap vermedi.
Sadık, bu sessizliği onay gibi yorumladı. Ceketini çıkardı, Feride’nin yanına koştu.
“Hanımım, hadi. Hadi sizi eve götüreyim. Bu sokakta kalınmaz. Olmaz.”
Feride başını kaldırdı. Gözyaşları yanaklarını yakıyordu. Dudakları titriyordu ama konuşamadı. Sadık elini uzattı, kolundan nazikçe tuttu.
Yavaşça kalktı.
Kenan o sırada arabaya binmişti. Camdan dışarı bakıyordu. Gözleri Feride’ye takıldı. Uzaklaştıkça Feride’nin silueti küçülüyordu ama içinde büyüyen o garip sızı… bastırılacak gibi değildi.
Sadık, Feride’yi yavaşça arabaya bindirdi. Kimse konuşmadı. Sadece rüzgâr konuşuyordu, sadece taş yollar yorgundu.
Konağa vardıklarında Kenan çoktan odasına çekilmişti. Hizmetçilere tek kelime etmedi. O gece boyunca hiçbir ses çıkmadı.
Sadece bir kadın…
Kocaman bir odada…
Bir koltukta oturup, ellerini birbirine kavuşturmuş, hayatın kendisine çizdiği o yazgıyı çözmeye çalışıyordu.
O artık bir “gelin”di.
Ama ne duvak giymişti…
Ne bir tebessüm görmüştü.
Ne de adıyla çağrılmıştı.
Sadece birinin “karısı”ydı.
Sadece bir borcun karşılığıydı.
Sadece Halit’in kızıydı.