8-Kara Uyandı

1636 Words
Zümrüt ten Sanki gözlerimi kapattığım an, başka bir yere açılmıştı dünya. Bir kırdaydım. Çocukluğumun kırları… Otların dizlerime kadar uzandığı, rüzgârın toprakla konuştuğu o yer. Hava ne çok sıcak ne soğuktu; tam olması gerektiği gibiydi. Gökyüzü masmaviydi, insana içini açtıran bir mavilik. “Zümrüt…” Ses, kalbimin tam içinden geldi sanki. Arkamı döndüm. Annem oradaydı. Saçlarında en sevdiği yazması vardı; hani güneşte rengi biraz açılmış olan. Yüzü sakindi, gözleri gülüyordu. Yanında babam duruyordu; omuzları her zamanki gibi dik, bakışı güçlü ama yumuşak. İlk kez, onları kaybettiğim günden beri, gerçek gibi baktılar bana. Ayaklarım beni onlara doğru götürdü. Koşmak istedim ama dizlerim titredi. Annem bir adım attı, elini uzattı. “Yavaş,” dedi gülümseyerek. “Biz buradayız.” “Anne…” dedim. Sesim çocukluğumdaki gibi çıktı. “Baba…” Babam başımı okşadı. Eli sıcaktı. Gerçekti. “Çok yoruldun kızım,” dedi. “Omuzlarına senden büyük yükler aldın.” Gözlerim doldu, kelimeler döküldü: “Her şey üst üste geldi… Güçlü olmaya çalıştım ama bazen nefes alamıyorum. Sizi çok özledim.” Annem beni göğsüne bastırdı. Kokusu… Ev kokuyordu. Güven kokuyordu. “Ağladığında zayıf olmuyorsun,” dedi. “Sen çok güçlüsün güzel kızım yardıma ihtiyacı olan birine yardım ettin Allah ‘ta sana yardım edecek yakında yüklerinden kurtulacaksın güzel kızım sabırlı ol.” Babam gözlerimin içine baktı. “Yalnız değilsin,” dedi net bir sesle. “Hiç olmadın. Arkandan gelenleri gördük. Yanında duranları… Direnişini.” “Peki ya Kara?” dedim telaşla. “Yaşayacak mı? Baba o benim tek dostum onu da kaybetmek istemiyorum” Annem gülümsedi. “Onun da kalbi seninki gibi,” dedi. “Bırakmaz. Sen de bırakmadın.” Rüzgâr hafifçe esti. Otlar dalgalandı. Bir an her şey çok huzurluydu. “Elini tutanların elini sıkı sıkı tut kızım bırakma ,” dedi babam. “Biz gitmedik… Sadece başka bir yerden bakıyoruz.” “Ne zaman yorulursan,” dedi annem, “gözlerini kapat. Kalbinin sesini dinle. Biz oradayız.” Onlara sarıldım. Sıkı sıkı. Zaman dursun istedim. Sonra görüntü yavaş yavaş solmaya başladı. * * * Gözlerimi açtığımda yanaklarım ıslaktı. Bir süre öylece tavana baktım. Rüyanın sıcaklığı daha üzerimdeydi ama gerçek, soğuk bir dalga gibi geri geldi. Dün olanlar bir bir zihnime üşüştü. Gözyaşlarım bu kez sessizce aktı. Sürüm… gözümün önünde yandı. Kara… vuruldu. Önce annemle babam gitti. Sonra ninemle dedem . Şimdi de hayvanlarım… Ellerimi göğsümün üzerine bastırdım, nefesim daraldı. “Allah’ım…” diye fısıldadım. “Kara’yı alma benden. Ne olur yaşasın. Benim ondan başka kimsem kalmadı. Onu da alırsan ben neye tutunurum…” Bir süre sonra yataktan doğruldum. Ayaklarımı yere bastığımda tahta zemin serindi. Pencereye doğru yürüdüm, perdenin ucunu araladım. Gün daha yeni doğuyordu. Gökyüzü, gecenin koyuluğunu yavaş yavaş bırakıyor; açık maviyle pembenin arasına sıkışmış bir renge bürünüyordu. Avluda sessizlik vardı. Toprak gece çiği hâlâ üzerindeydi. Derin bir nefes aldım. Ciğerlerim serin sabah havasıyla doldu. Acım geçmedi ama o an. Pencerenin önünde dururken içimden geçirdim: Dayan Zümrüt… Kara da dayanıyor. Sen ayaktaysan, o da ayakta kalacak. Perdeyi usulca kapattım. Yeni bir sabah başlamıştı. Ve ben, acıyla birlikte, Kara,nın yaşama umuduna sarılmıştım. * * * Üzerime hırkamı alıp odadan çıkıp salona indim. “Uyandın mı kızım?” diye ses geldi arkamdan. Döndüm, Hatice teyzeydi; elinde süt kovasıyla duruyordu. “Nasılsın kuzum, biraz daha iyi misin?” “İyiyim,” dedim. Kötü olduğumu onlara daha fazla yansıtmak istemiyorum, yaşlı başlı insanlar benim yüzümden üzülmesinler. “Beni niye uyandırmadın Hatice teyze, yardım ederdim,” dedim. Elini şefkatle saçlarıma uzattı, okşadı. “Güzel yavrum, sen iyi ol da ben hallediyorum,” dedi. Beraber mutfağa geçtik. Kahvaltı için sütü ocağa koydu Hatice teyze. Dolaptan peynir, zeytin çıkardım, tepsiye yerleştirdim. Bardakları alırken biri elimden düşüp kırıldı, hızla oturup toplamaya başladım. “Dur kızım, eline batacak.” “Özür dilerim Hatice teyze, elimden kaydı, şimdi temizlerim,” dedim panikle. Cam parçası parmağımı kesti, önemsemedim. “Bak kestin elini, bırak kızım ben hallederim. Sakin ol, alt tarafı bardak; canından önemli mi?” Elimden tutup kaldırdı. Gözyaşlarımı tutamadım, akmaya başladılar. “Ağlama kuzum. Allah dert verir ama dermanını da verir. Sabret, sabrın sonu selamettir,” dedi. Tıpkı bir anne şefkatiyle sarıldı bana. Ben de ona sarıldım, omzunda ağladım. Müdahale etmeden ağlamamı bekledi. Sakinleşip ayrıldım Hatice teyzeden. O da başındaki yazmanın ucuyla göz pınarlarını kuruttu. Kahvaltı sofrasını hazırladık. Ferzan dedem ve Rıfat amca da geldiklerinde sofraya oturduk. Bir şey yiyesim yoktu, Ferzan dedenin kahvaltı yapmasını bekledim; ondan beni Kara’ya götürmesini isteyecektim. “Torunum, el gibi uzak durma öyle, kahvaltını yap,” dedi Ferzan dede. “Dede, canım bir şey yemek istemiyor,” dedim. “Olmaz öyle. Haydi kırma şu yaşlı adamı, ye bir şeyler. Bak sonra Osman olacak deden rüyama gelir, ‘Torunumu sana emanet ettim, emanete böyle mi bakıyorsun?’ der. Hem seni orada yalnız bıraktım diye vicdanım sızlıyor.” “Tamam dede, sen üzülme bak ben yiyorum,” dedim, bir parça ekmek koparıp ağzıma attım. “Hah, şöyle güzelce yap kahvaltını,” dedi. “Şey… dede, ben senden bir şey isteyecektim,” dedim utana sıkıla. “İste Zümrüt’üm, başım üstüne.” “Dede beni Kara’ya götürür müsün? Nasıl olduğunu görmek istiyorum. Yanında olursam hem daha hızlı iyileşir.” “Gidelim tabii,” dedi. Rıfat amcaya döndü. “Arabayı hazırlat.” “Hadi kızım, sen de iyice doyur kendini, hazırlan çıkalım.” Hızlıca birkaç parça ekmek peynir yedim, odadan ayakkabılarımı alıp çıktım. Ferzan dede beni arabanın yanında bekliyordu. Rıfat amcaya dönüp, “Sen burada kal, adamlardan biri gelsin, ben dönene kadar göz kulak ol,” dedi. Arabaya bindik, ilçenin yolunu tuttuk. Köy çıkışında jandarma kontrolü vardı. Aracı durdurdular. Ferzan dede indi arabadan. “Komutan, hayır olsun?” dedi. “Gece burada komutanımız pusu ya düştü, çevre güvenliğini sağlıyoruz,” dedi askerlerden biri. Gece Yüzbaşı beni bırakıp döndü… Ona mı kurdular pusuyu? Hayır, hayır… Göğsüm daraldı, nefesim kesildi. Benim yüzümden ona bir şey yaptılarsa kendimi affedemem. Arabadan inip Ferzan dedenin yanına gittim, askere baktım. “Bir şey oldu mu, iyi mi? Lütfen bir şey söyleyin.” Ferzan dede de anlamış olmalı ki sessizdi. Az ileride duran bir asker bize doğru geldi. Bu, dün veterinerdeki komutandı. Adını söylemişti… Neydi… Çağrı. Evet, adı Çağrı’ydı. “Merhaba Zümrüt,” dedi. “Merhaba. Dün pusu kurulan komutan Yüzbaşı değil mi? Gece beni bırakıp dönecekti. İyi mi? Bir şey olmadı değil mi? Benim yüzümden geldi köye, kendi acıma düşüp düşünemedim.” “Sakin ol, bir şey olmadı. Yetiştik, durumu gayet iyi,” dedi. Derin bir nefes aldım. “Veterinere mi gideceksiniz?” diye sordu. O esnada Ferzan dedeyle tanıştı. “Evet, Kara’yı görmeye gideceğim,” dedim. “İyi o halde, sizi daha fazla tutmayalım. Görüşmek üzere.” Ferzan dedeyle tokalaştı, bana baş selamı verdi. Arabaya bindik. Veteriner kliniğin önünde durduk. İndim arabadan, hızla içeri girdim. Ferzan dede de bastonuna dayana dayana geldi ardımdan. Naz oradaydı, beni görünce ayağa kalktı. “Zümrüt…” dedi. “Naz, sen burada mı kaldın?” “Evet. Kara’yı iyi etmek için elimizden geleni yaptık. Çok güçlü, o da hayata tutundu… sana tutundu.” Dudaklarım titredi, gözlerim doldu. “Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim,” dedim. “Peki görsem, dokunsam beni hisseder mi?” “Olur tabii, görebilirsin,” dedi. Kapıyı işaret edip köşeye çekildi. Usulca kapıyı açtım. Kalbimin hızını kontrol edemiyordum. Benim tek dostum içeride yaşam mücadelesi veriyordu. Onun için ayakta durmam gerekiyordu. Kapıyı açtığımda gördüğüm görüntüyle olduğum yerde durdum. Yüzbaşı, Kara’nın yanı başındaydı; başını okşuyordu. “Sahibin gibi güçlüsün sen. O seni bırakmadı, sen de onu bırakma. Sana bir şey olursa kahrolur. Ne olduysa benim yüzümden oldu, çektiğim vicdan azabı bana yetiyor. Sen iyi ol… İyi ol ki o da iyi olsun,” dedi Kara’ya. Ayağa kalkıp arkasını döndüğünde beni görmeyi beklemediği için bayağı şaşırdı. “Sen ne zaman geldin?” diye sordu. “Yeni geldim.” “Tamam, ben çıkayım o zaman,” dedi. Elini kapı koluna attı. Elimi koluna atıp durdurdum. Sonra ikimiz de eğilip elime baktık, hızla geri çektim. “Dün beni bıraktıktan sonra dönerken pusuya düşmüş sün. Özür dilerim… aklıma gelmedi, kendi acıma düşüp unuttum. Köye tek girdin, uyarmalıydım seni,” dedim. “Her şey zaten benim yüzümden oldu. Ona rağmen beni mi düşünüyorsun sen?” “Yani… köyü bildiğim hâlde seni uyarmayı unuttum, ” dedim. “Sen beni uyardın, o benim sorumsuzluğum. Sen iyisin, gerisi önemli değil. Hadi ben çıkayım, sen Kara’nın yanında ol. Seni hisseder, uyanır,” dedi. Çıktı, ardından kapıyı kapattı. Kara’nın başucuna geldim, başını okşadım. Patilerini tuttum, tüylerini sevdim. “Karam oğlum, ben geldim. Bak yanındayım, her zamanki gibi yine birlikteyiz. Ama eksik olan tek şey senin ayağa kalkman. Aç gözlerini, yanımda dur. Ben seni çok özledim oğlum.” Gözyaşım, avucumun içine aldığım patisinin üzerine düştü. Patisini oynattı. Nefesimi tuttum, hareket etmeden bekledim. “Hadi oğlum, yine yap… yine oynat patini. Hayal görmüş olamam, lütfen yine yap,” diye ağladım. Yine oynattı patisini. İşte bu… biliyordum. Oğlum beni bırakmazdı, biliyordum. Kapıyı açtığımda Yüzbaşı, Ferzan dedemle oturmuş bir şey konuşuyorlardı. Naz da ayakta, gözlerini kapıya dikmiş bakıyordu. “Hareket etti,” dedim sevinçle. Naz hemen odaya girdi, cihazları kontrol etti. “Durumu iyiye gidiyor. Hareket etmesi iyi, uyansa daha da iyi olacak,” dedi. Küçük bir inilti sesi geldi Kara’dan. Nefeslerimizi tuttuk, ona döndük. “Gözlerini açtı… Naz, uyandı! Gözlerini açtı,” dedim heyecanla. Naz kontrol ederken ben de tam görüş açısında durdum. Bana baktığında ağlamaya başladım. Uyanmıştı… iyiydi… iyi olacaktı. Ona çok iyi bakacaktım. “Oğlum,” dedim. Yine küçük bir inilti çıktı ağzından. Her “oğlum” dediğimde bana havlayarak cevap verirdi. Yine canı yansa da bana cevap vermişti. Başından öptüm. “Zümrüt, sen artık çık. Bak uyandı, iyi olacak. Enfeksiyon kapmasın, hızlıca iyileşsin,” dedi Naz. Hızlı hızlı başımı salladım, çıktım odadan. Ferzan dede ve Yüzbaşı ayakta kapının önünde duruyorlardı. “Uyandı dede,” deyip dedeme sarıldım. “Bak gördün mü, ben sana ne dedim… iyi olacak. Senin gibi güçlü o,” dedi. “Gözün aydın Zümrüt, çok sevindim uyanmasına,” dedi Yüzbaşı. “Teşekkür ederim,” dedim. Başka ne denir bilmiyordum. O yüzden sustuk, Naz’ın odadan çıkmasını bekledik.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD