Zümrüt'den
Tüm dünya yıkılmış ve ben enkazın altında kalmış gibiyim ağıl gözümün önünde içinde sürü yle yandı kara vuruldu önce annem babam sonra dedem ve ninem gitti benden şimdi de hayvanlarım o şerefsiz rıza söyledi biliyorum ama şuan elimden birşey gelmiyor asker den beni kara ya götürmesini istedim veteriner e geldik karayı getiren asker oradaydı bizi görünce ayağa kalktı ona doğru yürüdük
Kara iyi mi diye sordum
Ameliyat a aldılar veterinerin yardımcısı burada olmadığı için naz da girdi ameliyata henüz çıkmadılar dedi
Gözlerimi diktim ameliyathane nin kapısına karanın çıkmasını bekledim
Kapı açıldı adının naz olduğunu öğrendiğim asker çıktı içerden yüzüme baktı sonra veteriner de çıktı üstü kan içinde kara nın kanı
Kara nasıl diye sordum sesim titrek bi şekilde çıkmış tı
Veteriner
İki kurşun biri bağırsaklara çok yakın diğeri karın bölgesinde ikisini de çıkardık çok kan kaybetmiş şuan uyutuluyor makineye bağlı ilk birkaç saat kritik
Göğsümden kesik bir nefes kaçtı. “Ya… yaşayacak mı?”
Veteriner bir an duraksadı, gözlerime baktı.
“Yaşama isteği çok güçlü. Mücadele ediyor. “
“Yanına girebilir miyim beni hissederse iyileşir “dedim
Veteriner olur anlamında başını salladı
Ameliyathanenin kapısı yavaşça açıldı. İçeride beyaz ışıkların altında, üzeri ince bir örtü duran karayı görünce dizlerim titredi. Makine her nefesinde “bip” diyordu, ritmi düzensiz ama var.
Yavaş adımlarla yanına gittim. Elimi dikkatlice başına koydum.
“Ben geldim… buradayım,” dedim kısık bir sesle.
Sanki duymuş gibi kulağı titredi, çok hafif.
Veteriner
“Bu iyi işaret,” diye fısıldadı. “Seni tanıyor.”
Bir süre başında bekledim. Hava ilaç kokuyordu, makinelerin sesleri her şeyi bastırıyordu. Ama benim duyduğum tek şey onun zayıf nefesiydi.
Başını okşarken fısıldadım:
“Hiçbir yere gitmiyorum. Beni yalnız bırakmadığın gibi… ben de seni bırakmam.”
Ve o anda, cihazın ekranındaki çizgi bir anlığına toparlanıp daha düzenli atmaya başladı.
“Bak!” dedi veteriner. “Vücudu cevap veriyor. İyiye gidiyor.”
Yüreğimde ilk kez umut kıpırdadı.
Onunla birlikte
***
Veteriner, enfeksiyon kapmaması için beni dışarı çıkardı. Olsun, yeter ki iyileşsin; ben kapının önünde beklerim. Kapıyı açıp çıktığımda üç asker sessizce kapıda duruyordu. Gözlerim dolu dolu onlara doğru birkaç adım attım. Ne diyeceğimi bilmiyordum, boğazım düğümlenmişti, konuşmaya mecalim yoktu ama Kara’yı kurtaran onlardı.
“Teşekkür ederim… Siz olmasaydınız köpeğim ölebilirdi. Şimdi yaşamak için bir şansı var,” dedim titreyen bir sesle.
Kadın asker yanıma gelip beni sımsıkı sardı. Onun sarılmasıyla hıçkırarak ağlamaya başladım; sanki gözyaşlarım bu anı bekliyormuş gibi durmadan akıyordu. Sakinleşene kadar beni kollarında tuttu, hiçbir şey söylemeden.
Yaklaşık 170 boylarında, esmer, kara kaşlı, kara gözlü, çok güzel bir kadındı. Sonra beni kendinden ayırdı, ellerimi tuttu.
“Benim adım Naz. Alihan Komutanımın timindeyim. Komutanımızı, başına gelecek tehlikeyi bile bile evine alıp iyileştirmeye çalıştın. Sana minnettarız. Bundan sonra asla yalnız değilsin. Geç kaldığımız için özür dileriz ama söz veriyorum, seni koruyup kollamak için her şeyi yapacağız. Sana yapılan kötülük yanlarına kalmayacak, intikamını alacağız,” dedi.
Sonra yumuşak bir sesle,
“Peki senin adın ne?” diye sordu.
“Zümrüt,” dedim.
“Adın çok güzelmiş, tıpkı gözlerin gibi,” dedi gülümseyerek.
Ardından diğer asker yanımıza geldi.
“Ben de Çağrı, Alihan’ın devresiyim,” dedi. “Kardeşimi ölümden kurtardın. Bundan sonra sen de benim kız kardeşimsin. Naz’ın dediği gibi, yalnız değilsin. O şerefsizlere gereken cezayı vereceğiz. Yaşananlar için çok üzgünüm ama bundan sonrası için elimizden gelen her şeyi yapmaya hazırız.”
Teşekkür ettim ve ameliyathane kapısına diktim gözlerimi. Gözyaşlarım kendiliğinden akıyordu. Bir süre öylece durdum.
Naz yanıma geldi, elinde tost ve çay vardı.
“Hadi Zümrüt, bir şeyler ye. Yüzün solmuş, birkaç lokma da olsa midene girsin,” dedi.
“Teşekkür ederim ama canım istemiyor,” dedim.
O sırada asker yanımıza geldi.
“Naz, ver onu bana. Ben hallederim,” dedi. Naz kalktı, o oturdu.
“Şimdi, Zümrüt gözlü kız,” dedi, “bundan bir lokma ısırıyorsun. İtiraz etme hakkın da yok.”
“Ama—” diye ağzımı açtım, o sırada tostu ağzıma doğru yaklaştırdı. Bir parça ısırdım, geri çekti.
Bu kez çayı uzattı. Gözlerim, parmaklarındaki sargılara kaydı. Zaten dolu olan gözlerim yeniden ağlamaya başladı.
“Ne oldu? Çay mı sıcak? Ağzın mı yandı?” diye peş peşe sorular sordu, panikle.
Ağlamam hıçkırıklara dönüştü.
“Şerefsizler… Yaralı bir askeri korudum diye hayvanlarımı öldürdüler,” dedim içimden.
“Yok, yanmadım. Ama yeter… Canım istemiyor, lütfen zorlama,” diye ekledim.
Elindekileri yan taraftaki sehpanın üzerine bıraktı. Sessizce öylece durduk. O sırada telefonu çaldı, açtı.
“Tamam Ferzan amca,” dedi ve telefonu bana uzattı.
“Ferzan amca seninle konuşmak istiyor.”
Telefonu aldım.
“Zümrüt kızım,” dedi.
“Dede…” dedim ve ağladım.
“Kızım, köpeğin durumunu yüzbaşıdan öğrendim. Senin orada durman bir şeyi değiştirmeyecek. Geç oldu, eve gel. Yarın seni kendim götürürüm. Kendini çok harap ettin. Gel, bak seni böyle üzgün görmek beni çok üzüyor. Bu yaşlı kalbimi kırma, ha kızım.”
Ferzan Dedemi kıramazdım.
“Tamam dede, geliyorum,” dedim. Telefonu kapatıp askere uzattım.
“Dedem beni çağırıyor… Beni köye götürür müsün?” diye sordum.
“Tabii, hadi gidelim,” dedi.
Klinikten çıktık. Kapının önünde Çağrı ve Naz duruyordu.
“Zümrüt’ü köye bırakmam lazım. Siz buradan ayrılmayın, ben geri döneceğim,” dedi.
Araca doğru yürüdük. Bu, az önceki büyük araç değildi; yine askerîydi ama daha küçüktü. En azından tek başıma rahatça binebilirdim. Ön kapıyı açıp bindim, o da sürücü koltuğuna geçti. Arabayı çalıştırdı ve köye doğru yola koyulduk.
Yol boyunca sessizdik. Motorun sesi ve karanlığın içinden akan yol, düşüncelerimi daha da ağırlaştırıyordu. Köyün girişine vardığımızda sessizliği o bozdu.
“Dedenin evini tarif eder misin?” diye sordu.
Yolu tarif ettim. Kısa sürede evin önünde durduk. Ferzan Dede’nin evi, köydeki en güzel evlerden biriydi; iki katlı, eski ama çok güzel bir konaktı. Bir oğlu vardı, o da batıya taşınmıştı. İki torunu vardı ama pek uğramazlardı. Eşi vefat ettiği için Ferzan Dede tek başına yaşıyordu. Yanında yalnızca Rıfat amca ve eşi Hatice teyze vardı.
İnmek için elimi kapı koluna attım, sonra ona döndüm. Nasıl hitap edeceğimi bilemedim. Ferzan Dede ona “yüzbaşı” demişti; ben de öyle desem sorun olmaz diye düşündüm.
“Teşekkür ederim, yüzbaşı,” dedim.
Derin bir nefes aldı.
“Her şey benim yüzümden oldu. O gün beni evine almasaydın bunları yaşamazdın. Özür dilerim, Zümrüt,” dedi.
Elimi kapı kolundan çektim, ona döndüm.
“Rıza denen şerefsizin bir şey yapacağı belliydi zaten. Seni bahane ettiler sadece. Hem ben seni yaralı hâlinle o dağın başında bırakamazdım. Yine olsa yine yapardım. O kansızlara boyun eğmeyeceğim, bize yakışmaz. Sen de kendini suçlama. Olması gerekeni yaptım,” dedim.
Arabadan indim, eve doğru yürüdüm. Yüzbaşı da araçtan indi.
Ferzan Dede, bastonuna dayanarak kapıya çıkmıştı. Koşup sarıldım.
Hatice teyze de yanıma geldi.
“Oyy kuzum benim,” diyerek beni kucakladı.
Ferzan Dede, yüzbaşının yanına gitti. Bir şeyler konuştular; aramızda mesafe vardı, duyamadım. Bir süre sonra yüzbaşı ayrıldı, biz de içeri girdik.
Ferzan Dede,
“Hatice, torunuma sofrayı aç, yemek getir,” dedi.
“Dede, aç değilim, hiç canım istemiyor,” desem de sofrayı kurdurdu. Başımda bekledi, birkaç lokma yedim. Neyse ki fazla zorlamadı.
Hatice teyze bana bir oda hazırlamıştı. Kıyafetlerimi de toplayıp buraya getirmiş. Anlaşılan Ferzan Dede beni artık kolay kolay evime göndermeyecekti.
Odaya geçtiğimde eski ahşap kokusu karşıladı beni. Perdeler tertemizdi, pencere hafif aralıktı. Köy gecesinin serinliği içeri doluyordu. Yatağın kenarına oturdum, ayakkabılarımı çıkardım. Günün ağırlığı bir anda omuzlarıma çöktü. Başımı ellerimin arasına aldım, gözlerim yine doldu.
Kara gözümün önünden gitmiyordu. Ameliyathanenin kapısı, askerlerin sessizliği, yüzbaşının gözlerindeki suçluluk… Hepsi üst üste binmişti. Derin bir nefes aldım ama yetmedi.
Kapı hafifçe tıklandı.
“Zümrüt,” dedi Ferzan Dede’nin yumuşak sesi. “Girebilir miyim kızım?”
“Gel dede,” dedim.
Elinde bastonuyla içeri girdi, yatağın kenarına oturdu. Uzun uzun yüzüme baktı, hiçbir şey sormadı. O bakış bile içimi çözmeye yetti.
“Çok yoruldun,” dedi sonunda. “Belli etmesen de yüreğin paramparça.”
Gözyaşlarım sessizce aktı.
“Ben güçlü olmaya çalışıyorum dede,” dedim. “Ama bazen yetmiyor.”
Elini uzatıp başımı okşadı.
“Kimse her zaman güçlü olmak zorunda değil,” dedi. “İnsan bazen yorulur, ağlar, sonra yeniden ayağa kalkar. Sen zaten elinden geleni yaptın.”
Bir süre sessiz kaldık. O sessizlik, günlerdir hissetmediğim kadar huzurluydu.
“Bu ev senin evin,” dedi sonra. “Ne kadar kalmak istersen kalırsın. Ben buradayım.”
Başımı salladım.
“İyi ki varsın dede,” dedim fısıltıyla.
Gülümsedi, ayağa kalktı.
“Uyu artık.” dedi.
Kapıyı kapattığında yatağa uzandım. Gözlerimi tavana diktim. İlk kez, her şeye rağmen, yalnız olmadığımı hissettim. Gözlerim yavaş yavaş kapandı.