11- yarım kalan vedalar

1057 Words
Alihan’dan Zümrüt’le göz göze geldiğimiz an, daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Onun o masum bakışları, içimde kopan bütün fırtınaları dindirebilecek güçteydi. Ne oluyordu bana? Neden böyle hissediyordum? Gözlerinin içinde tuhaf bir huzur vardı; sanki bakmaya devam edersem içimdeki bütün yaralar kabuk bağlayacaktı. “Şey… Naz yok mu?” diye sordu ince sesiyle. “Dinlenmesi için karakola gönderdim ama merak etme, biz buradayız.” “Anladım… tamam,” dedi. İleriye doğru bir adım atacakken duraksadı. “Neden Naz’ı sordun? Merak ettiğin bir şey varsa bana söyle, veterinere ben sorarım,” dedim. Cebinden telefonunu çıkardı. Yeni olduğu her hâlinden belliydi. İnce parmakları arasında zarifçe tutuyordu. “Şey… Naz dün dedi ki, telefon numaranı ver, Kara’yla ilgili haber veririm sana. Ben de dedemden istedim telefonu, dün akşam getirdi. Dedem çok yoruluyor… köy yolu uzun olduğu için. Gelmek isterim hep ama dedemi düşünmem gerek. O yüzden Naz bana telefondan haber verecekti…” dedi utana sıkıla. Aklıma gelen fikirle hemen atıldım. “Şöyle yapalım istersen numaranı ver bana, ben Naz’a veririm. Hem bugün ben buradayım. Bir gelişme olursa sana haber veririm.” Bir an gözlerimin içine baktı. O bakışta çekingenlik vardı, ama aynı zamanda güvenmeye çalışan bir kalp. Sonra telefonu bana uzattı. “Şey… bu telefon yeni olduğu için hâlâ tam öğrenemedim kullanmayı. Daha önce akıllı telefonum vardı ama uzun zaman geçtiği için unuttum. Bir de numaramı ezberlemedim daha… sen baksan olur mu?” dedi. Telefonu elinden aldım. Kendi numaramı kaydedip kendimi çaldırdım. Onu telefonuma “Zümrüt Gözlü” diye kaydettim. Kendimi de onun telefonuna Alihan olarak kaydedip telefonu geri uzattım. “Kendimi kaydettim. Bugün ben buradayım. Kara’yı merak ettiğin zaman, saat kaç olursa olsun ara. Numaranı Naz’a da veririm.” “Tamam… teşekkür ederim,” dedi. Telefonu cebine koyduktan sonra bir şey hatırlamış gibi duraksadı. Bir an sonra elini tekrar cebine attı. Avucunun içinde bir şey tutuyordu. Elini açtığında künyemi gördüm. “Seni almaya geldikleri gün evimde buldum. Dedeme verecektim sana ulaştırması için ama olaylardan sonra unuttum,” dedi. Künyemi avucundan alırken parmaklarım avuç içine değdi. Sıcak ve narin eli içimi kıpırdattı. Zümrüt yeşili gözleri gözlerimin içine bakıyordu. Bu bakışlarda masumluk vardı… her kötülüğe rağmen iyilik vardı… omuzlarındaki yüklere rağmen dimdik duran bir ruh vardı. “Teşekkür ederim, Zümrüt… her şey için,” dememe kalmadan Ferzan Amca seslendi. “Geliyorum dede,” deyip bana döndü. “Gitmem gerek.” “Zümrüt, bir şey merak ediyorum.” “Ne?” “Daha önce telefon kullandığını söyledin. Kimsen olmadığı için kullanmuyorum demiştin… ama Ferzan Amca var. Onun için kullanabilirdin,” dedim. Merak etmiştim. Evindeyken “kimsem yok” demişti. Oysa Ferzan Amca vardı ve gördüğüm kadarıyla onu öz torunu gibi seviyordu. “Uzun hikâye, yüzbaşı,” dedi. “Şu an gitmem lazım… belki başka bir gün anlatırım.” Zümrüt yeşili gözlerinde bir anlığına hüzün belirdi. Üstelemedim. Belli ki büyük bir yarası vardı. Sessizce Ferzan Amca’nın yanına doğru yürüdü. Ben ise arkasından bakakaldım. Rüzgâr hafifçe saçlarını savururken içimde tuhaf bir his büyüyordu. Sanki o uzaklaştıkça içimde bir boşluk oluşuyordu. Ve ben ilk defa, birinin gidişini bu kadar ağır hissediyordum. * * * Zümrüt’ten Bana neden telefon kullanmadığımı sorduğunda, geçmişim yeniden canımı yaktı. Gözlerim doldu. İnsan bazen yaşadığı ağır acıları geride bıraksa bile, o acılar kapanmayan bir yara gibi içinde durur. Ve bazı sözler, bazı sorular… o yarayı yeniden kanatır. Onun suçu değildi. Sadece merak etmişti. Evet, Ferzan Dede var… Onun için bile olsa telefon kullanmam gerekirdi belki. Ama cesaret edemedim. O telefonu elime almak istemedim. Yaralarımın yeniden kanamasını istemedim. Yıllar önce… Ailemi çok küçükken kaybettim. Sonra ninem de gitti. Geriye bir tek dedem kaldı. Var gücüyle beni büyüttü. Hiçbir şeyimi eksik etmedi. Okumamı çok istedi. Liseyi ilçede okudum. Her gün servisle gidip geliyordum. Son sınıftaydım. Mezuniyetimizi kutladık. Bir sürü fotoğraf çekildik. O anların hatıra olarak kalmasını istemiştim. Ama o günün, hayatımın en acı günü olarak kalacağını nereden bilebilirdim… Telefonumun şarjı bitmişti. Servisle köye döndük. Arabadan indiğimde, yol kenarından gelen yavru bir köpeğin inleme sesini duydum. Sese doğru yürüdüm. Yaralı bir yavru köpek gördüm. Hemen yanına koştum. Bütün vücudu yara içindeydi. Gözleri dolu dolu bana bakıyordu. Çantamdan su çıkarıp içirdim. Sonra onu kucağıma alıp eve doğru yürüdüm. Evin önünde kalabalık vardı. Kalbim sıkıştı. Koşarak bahçeden içeri girdim. Ne olduğunu sorduğumda kimse cevap vermedi. Kucağımdaki yavruyla eve doğru koştum. Ferzan dede de gelmişti. “Kızım… başın sağ olsun.” dedi. Dizlerimin bağı çözüldü. Yere çöktüm. İnanmak istemedim. Tek varlığım dedem beni bırakıp gitmezdi… gidemezdi. Ama gitmişti. Yavruyu sedirin üstüne bıraktım. Üstü örtülü olan dedemin yanına gittim. Gözlerimden akan yaşlar yüzünden net göremiyordum. “Dede…” diye hıçkırdım. “Bak dede… mezun oldum… üniversiteye gidecektim… beni nasıl bırakırsın? Kalk hadi… terk etme beni…” Ama gitmişti. Beni bırakıp gitmişti. Ferzan dede yavaşça: “Seni aradık ama telefonun kapalıydı… Deden son bir kez sesini duymak istedi.” dedi. Yıkıldım. Fotoğraf çekmek için… hatıra kalsın diye… şarjı bitmişti. Dizlerimin üzerine çöktüm. Dedem son bir kez olsun sesimi duyamamıştı. Ambulans gelip dedemi aldı. Cenaze işleri tamamlandı. Mezarlıktan eve döndüğümüzde insanlar baş sağlığı dileyip gittiler. Ferzan dede onunla gitmemi istedi ama kabul etmedim. Yalnız kalmak istediğimi söyledim. Bir süre sonra ikna olup gittiler. Yerde duran çantamı aldım. İçinden telefonu çıkardım. Hâlâ kapalıydı. Ne anlamı vardı artık? Dedem sesimi bile duyamamıştı. Ne için? Fotoğraf çekmek için mi? “Çektin işte fotoğraf Zümrüt… başın göğe erdi mi? Deden sesini duyamadan gitti…” Telefonu var gücümle duvara fırlattım. Paramparça olup yere düştü. Ben de paramparçaydım. Hayatımda olan tek kişi de beni bırakıp gitmişti. Ben ne için vardım? Niye yaşıyordum? Dedemin tek isteği bile yerine gelmemişti. Duvar dibine çöküp ağlamaya başladım. Tam o sırada küçük bir inleme sesi duydum. Başımı kaldırdım. Getirdiğim yavru köpek başını dizime sürtüyordu. Rıfat amca onu doyurmuş, yaralarına bakmıştı. Yaraları hâlâ açıktı ama yürüyebiliyordu. Elimi başına koyduğumda sesi kesildi. Derin derin gözlerimin içine baktı. Hayatımdaki tek can… o yavru köpekti. Günlerce bakıp iyileştirmeye çalıştım. Bir dakika bile peşimi bırakmazdı. Nereye gitsem paytak paytak arkamdan gelirdi. Kangal yavrusuydu. Gözü karaydı. Bir yere gittiğimde benden önce gider, tehlike sezdiğinde bana engel olurdu. Üniversiteye gitmedim. İmkânım vardı ama benimle gururlanacak kimsem yoktu. Dedemden kalanlara sahip çıkmaya çalıştım. Bir gün sürüyü otlatmaya çıkaracaktım. Yavru köpek önüme geçti. Çekilmedi. Gitmeme izin vermedi. O gün dağa çıkmadık. Sonradan öğrendim ki o gün bölgede kurt sürüsü dolaşıyormuş. Bizi korumuştu. O gün adını Kara koydum. Çünkü akıllıydı. Ve gözü karaydı. Yıllardır tek dostum oldu. Bana yoldaşlık etti. Ve o kapanmayan yaramı… Bugün, Kara için yeniden kanattım. Onun için… Telefon kullanmaya başladım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD