Alihan’dan
“Lan oğlum aç artık şu s*ktiğimin telefonu. İki dakika kafa dinleyeyim dedim, zır zır susmadı. Aç artık lan!” diye söylendi Çağrı.
Karakolun arkasındaki taş setin dibine çökmüştük. Elimizde birer bardak çay vardı, sözde kafa dinliyorduk. Munzur sessizdi ama benim içim öyle değildi.
Telefon cebimde titreşip durdukça sinirim katlanıyordu. Çayı elime aldım, daha ilk yudumda ağzımın tadı kaçtı.
“Oğlum,günlerdir arıyor. Açmayacağımı bile bile… Bugün attığı mesaj yüzünden sinirlerim tepeme çıktı. Veterinerden ayrılmak zorunda kaldım. Zümrüt kaldı öylece orada.”
Bir an sustum. Kelimeler boğazımda düğümlendi.
“Kıza nasıl yardım edeceğimi bilmiyorum Çağrı. O kadar masum, o kadar saf ki… Bunca yaşadığı şeye rağmen hâlâ karşısındaki insanı düşünüyor. Kendini hiç düşünmüyor. ‘Zarar görür müyüm, tehlikeli mi’ demiyor. Aldığım ceza yüzünden elim kolum bağlı. Ya yine bir delilik yaparsa diye aklım çıkıyor.”
Çağrı bardağı yere koydu, bana döndü.
“Bir dakika,” dedi. “Ne mesajı attı sana?”
Burnumdan soludum.
“Yazmış ki… Onun oğluymuşum, kıymetliymişim. Esir düşmüşüm, kurtarılmışım. Ama onun aramalarına cevap vermemişim. Buraya gelmek istemişler ama Albay izin vermemiş falan filan… Bildiğin vicdan kasıyor.”
Çağrı sinirle güldü.
“Lan biz seni mağara mağara ararken, o büyük oğluyla davetlerde boy gösteriyordu. Yeni mi kıymetlisi oldun? Deliricem oğlum ben.”
Başımı salladım.
“Neyse… Hiç umursayamam kardeşim. Şu an önceliğim Zümrüt.”
Taş sete yaslandım, gözüm karşıdaki dağlara takıldı.
“Beni tanımadığı hâlde, köylünün askere düşman olduğunu bildiği hâlde evine aldı. Benim için uğraştı. Kendini riske attı. Şimdi sıra bende. Onun iyiliği için elimden geleni yapmam lazım.”
***
Naz günlerdir veterinerde Kara’nın başında bekliyordu. Çağrı ile birlikte kliniğe geldiğimizde Naz’ın gözlerinin altı morarmış, yorgunluktan ayakta zor durur hâle gelmişti. Ne kadar dirense de dinlenmesi gerektiğini biliyordum; sonunda onu zor da olsa karakola gönderdim.
Timdeki herkes, Zümrüt’ün beni kurtardığı günü unutmamıştı. Ona karşı içlerinde tarifsiz bir minnet vardı. Her biri, Zümrüt için ellerinden geleni yapmaya çalışıyordu. Sessizce, gösterişsizce ama yürekten… Onların bu tavrı içimi her seferinde derinden sarsıyordu.
İnsan doğduğu aileyi seçemiyor. Ben de seçemedim. Kanımdan olan, canımdan bildiğim insanlar beni sırtımdan vurdu.
O gün anladım ki bağ bazen kanla değil, yürekle kuruluyormuş.
Dost dediğim insanlar ise benim canım söz konusu olduğunda kendilerini borçlu bildiler. Tek bir lafımla, tek bir bakışımla sorgulamadan ardımdan geldiler. Ateşin içine yürümek gerekse yürüdüler, karanlığa dalmak gerekse tereddüt etmediler. Ve biliyorum ki yarın yine dönüp “geliyoruz” diyecekler.
Belki aile insanın kaderidir…
ama dostluk, insanın kendi seçtiği kaderdir.
Kara uyanmıştı; durumu iyiye gidiyordu. Sabahın erken saatleriydi, dışarıdaki soğuk hava içeri sızıyor, kliniğin keskin ilaç kokusuna karışıyordu.
Telefonum çalmaya başladı.
Ekrana bakıp kaşlarımı çattım.
“Hayırdır kardeşim, arayan kim? Kaşlarını çattın.”
Telefonu Çağrı’ya çevirdim. Ekrandaki ismi görünce o da kaşlarını çattı.
“Hangi yüzle arıyor seni, aklım almıyor,” dedi sinirle.
Çenem kasıldı.
“Bilmiyorum kardeşim. Bilmek de istemiyorum. ‘Beni aramayın’ dedikçe şimdi de bu arıyor. Derdi ne? Gidip ağzını yüzünü kırmamı mı istiyor, anlamıyorum ki.”
Tam o sırada bir mesaj düştü.
Ekrana baktım.
“Babam kalp krizi geçirdi. Ameliyata aldılar, baypas olacak. Annem iyi değil, seni görmek istiyor. Sana ulaşmaya çalıştık, zahmet edip cevap vermedin. Ben üstüme düşeni yapıp haber verdim sana. Gelip gelmemek senin bileceğin iş.”
Telefonu tuttuğum elim yumruğa dönüştü. Parmaklarımın beyazladığını fark ettim.
“Kardeşim, ne oluyor? Mesajda ne yazıyor?”
Sesim dişlerimin arasından çıktı.
“Babam kalp krizi geçirmiş. Beyefendi üzerine düşen görevi yapıp haber vermiş bana. Gidip gitmemek benim bileceğim iş miş… Ulan anlamıyorum, delirtecekler beni. İhanet eden onlar değilmiş gibi rahat rahat konuşuyorlar.”
Çağrı derin bir nefes verdi ama bir şey söylemedi. Sessizlik, içimde büyüyen öfkeyi daha da ağırlaştırıyordu.
Telefonu hâlâ elimde sıkıyordum. Sinirle duvara yumruk atacakken arkamdan zarif, ince bir ses duyuldu.
Gözlerimi kapattım. Derin bir soluk aldım. Öfkenin göğsümde sıkışan ağırlığını yutmaya çalıştım.
Arkamı döndüğümde bir çift zümrüt yeşili gözle karşılaştım.
Sinirim, içimdeki fırtına, bir anda duruldu. Bu gözlere her baktığımda neden böyle olduğumu ben de bilmiyordum. Sanki içimdeki karanlık bir köşeye çekiliyor, yerini sessiz bir huzura bırakıyordu.
Daldığım bakışlardan beni yine o zarif ses çıkardı.
“Günaydın,” dedi yumuşak bir tonda.
Ferzan Amca da bastonuna dayanarak içeri doğru yürüyordu.
“Günaydın, Zümrüt,” dedim.
“Ben Kara’yı görmek için gelmiştim… görebilir miyim?” diye sordu.
Sesindeki endişe saklanamayacak kadar açıktı.
“Veterinere sordum, İçeri girebilirsin. Hareket etmemesi için uyutuluyor, korkma. Durumu gayet iyi. Sadece bir süre daha burada kontrol altında kalması gerekiyor.”
Zümrüt’ün gözlerinde beliren rahatlama, içimde kopan fırtınayı bir anlığına susturdu.
Telefon hâlâ avucumdaydı; geçmişim kapımı çalıyor, kalbim ise tam karşımda duran bu yeşil bakışlarda huzur buluyordu.
Zümrüt içeri doğru ilerlerken gözlerim bir an daha onun arkasından takılı kaldı. Kapı kapandığında klinik yeniden sessizliğe gömüldü.
Elimdeki telefonun ağırlığını yeniden hissettim.
Geçmişim, tek bir mesajla karşıma dikilmişti.
Çağrı yanıma yaklaştı.
“Ne yapacaksın?” diye sordu.
Cevap veremedim.
Bir yanda ihanetin bıraktığı kırıklar… diğer yanda kan bağıyla bağlı olduğum bir adamın ameliyat masasında oluşu.
Ve tam ortasında ben.
*
*
*
Zümrüt ten
Kara’nın yanına girdiğimde odanın içini cihazların ritmik sesleri dolduruyordu. Monitörden yükselen düzenli bipler, Kara’nın sakin nefesiyle birbirine karışıyor; sanki hayatın ince bir çizgide, sessizce devam ettiğini fısıldıyordu.
Klinik ışıkları solgun ve soğuktu, ama onun varlığı o odanın içini hâlâ sıcak tutuyordu.
Yavaşça yanına yaklaştım.
Elimi başına koydum. Tüylerini okşadım. Parmaklarımın altında tanıdık yumuşaklığı hissettiğim anda boğazım düğümlendi.
Kara… dedemi kaybettiğim gün girmişti hayatıma. O gün içimde kopan fırtınanın ortasında tutunduğum tek dal olmuştu.
Sessizliğiyle beni anlamış, başını dizlerime koyup hiçbir şey sormadan yanımda kalmıştı.
Eğer o da giderse… benden geriye ne kalırdı, bilmiyorum.
Sevdiğim her şeyi kaybettim. Kara’yı da kaybedemezdim.
Eğildim. Başına sayısız öpücük bıraktım.
“Oğlum… Karam… sen iyi olacaksın ki ben de iyi olayım,” diye fısıldadım.
Kirpikleri hafifçe titredi. Belki bir refleks, belki beni duydu… ama ben onu duyduğuna inanmak istedim.
Bir süre daha yanında kaldım. Nefesini dinledim. Yaşadığını hissettim. Sonra kendimi zorlayarak odadan çıktım.
Koridora adım attığımda yüzbaşının duvara dalmış bakışlarla düşüncelere gömüldüğünü gördüm. Gözleri bir noktaya sabitlenmişti ama aslında hiçbir şeye bakmıyordu. Omuzlarında görünmeyen bir yük vardı; insanın sadece içi ağırdığında taşıdığı türden bir yük.
Biraz ileride Çağrı Komutan, Ferzan dedemi sandalyeye oturtmuş, eline bir bardak çay tutuşturuyordu. Dedem bastonuna yaslanmıştı. Yaşlıydı… ve fazlasıyla yoruluyordu. Buna rağmen her gün benim için bu yolu geliyordu.
Ellerinin titremesi, nefesinin yavaşlaması, gözlerindeki yorgunluk… hepsi apaçık ortadaydı.
Kara’yı görmek istiyordum.
Ama dedemin bu hâlini gördükçe içimde bir suçluluk büyüyordu. Sanki onu bu yorgunluğa ben sürüklüyormuşum gibi… sanki sevdiklerimi ayakta tutmaya çalışırken onları da yavaş yavaş yoruyormuşum gibi.
Tam o sırada yüzbaşının bakışlarının üzerimde olduğunu fark ettim. Göz göze geldiğimiz an, onun bakışlarında garip bir yumuşama vardı. Az önceki sert ve düşünceli ifade yerini daha derin, daha sakin bir hâle bırakmıştı.
Sanki içindeki fırtına bir anlığına dinmişti.