13-Can bağı

1328 Words
Can Bağı Alihan dan Soğuk sabah ayazı, dağların arasından sızarak içime kadar işliyordu. Sessizlik dışarıda hüküm sürüyordu ama zihnimin içinde aynı sükûnetten eser yoktu. İnsan bazen kaçmak ister; geçmişinden, hatıralardan, yarım kalmış hesaplardan… fakat ne kadar uzağa gidersen git, geçmiş yolunu bulup seni yine yakalıyor. Elimdeki çayın dumanı havaya karışırken, cebimde titreşen telefon o kaçtığım hayatın hâlâ peşimde olduğunu hatırlatıyordu. Oysa ben bugün sadece susmak istemiştim. Sadece biraz huzur. Ama bazı hikâyelerde huzur, insanın kapısını çalmaya hiç niyetli olmuyor. * * * Israrla aramaya devam ediyorlardı. Açmayacağımı, umurumda olmadıklarını biliyorlardı. “Ailem” dediğim insanlardan hayatımın en büyük ihanetini görmüştüm. Yıllar önce… Okuldan yeni mezun olmuştum. Yirmili yaşlarımdaydım; kanım deli akıyordu, dünyayı karşıma alacak cesareti kendimde bulduğum zamanlardı. Babam zengin ve nüfuzlu bir iş adamıydı. Planı belliydi: Abimle beni şirketlerin başına geçirip elini ayağını çekecekti. Abim, babamın istediği gibi okumuş, takım elbisesiyle masaların başına yakışan bir yönetici olmuştu; kısa sürede CEO koltuğuna oturmuştu. Ben ise çocukluğumdan beri asker olmak istiyordum. Üniformanın ağırlığını omuzlarımda hissetmek, bayrağın altında görev yapmak, zor olanı seçmek… Babam buna uzun süre karşı çıktı. Şirketleri, rahat bir hayatı, hazır bir geleceği önüme serdi. Ama ben kendi yolumu seçtim. Ne olacağını bilmeden, sadece doğru olduğuna inandığım yöne yürüdüm ve asker oldum. Hayatımda bir de Aslı vardı. Lisede tanışmıştık. Son sınıfta sevgili olmuştuk. Sabırlıydı, sakindi, gözlerinin içi gülüyordu. Okulumun bitmesini beklemişti. En azından ben öyle sanıyordum. Mezun olur olmaz evlenecektik; hayalini kurduğum gelecek, onunla yan yana yaşlanmaktı. Aslı da işletme okumuştu. Mezun olunca bizim şirkette çalışmasını istedim. Babama günlerce dil döktüm. Sonunda abimin yanında sekreter olarak işe alınmasına razı oldu. Bunun bizim geleceğimiz için iyi bir başlangıç olacağını düşünmüştüm. Aynı çatı altında, aynı hayalin etrafında birleşecektik. Bir gün yüzüğü cebime koydum. Ona sürpriz yapmak istiyordum. Şirkete gittiğimde koridorda karşılaştığım birine Aslı yı sordum. Abim le Toplantıda olduğunu, odasında bulunduğunu söyledi. “İkisine de sürpriz olur,” diye düşündüm. Kapıyı çalmadan açtım. Kapı açıldığı anda gördüğüm manzara, kanımı çekti. Abim… ve Aslı… Abim koltukta oturuyordu, Aslı kucağındaydı. İkisi de yarı çıplaktı. Zaman durdu. Sesler kesildi. Nefes alamadım. Elimde hâlâ ona uzatmayı planladığım yüzük vardı. Parmaklarım istemsizce kapandı. Kadife kutu avucumun içine gömüldü. Canım acıyordu… ama içimde kopan şeyin yanında hiçbir anlamı yoktu. Aslı panikle ayağa fırladı, üzerini toparlamaya çalıştı. Abim de ayağa kalktı, yüzünde yakalanmış bir suçlunun telaşıyla, “Alihan, açıklayabiliriz,” dedi. Açıklayabiliriz… O an içimde bir şey koptu. Gözüm döndü. Ne söylediğimi, ne düşündüğümü hatırlamıyorum. Abime saldırdım. Yumruklarım durmadı. Bayılana kadar dövdüm. Aslı çığlık çığlığa aramıza girmeye çalışıyor, onu korumaya çalışıyordu. Kapı açıldı. Babam içeri girdi. Yüzündeki ifade ne şaşkınlıktı ne de öfke. Sadece yakalanmış bir sırrın huzursuzluğu vardı. Gerçek o anda ortaya çıktı. Meğer her şeyi biliyorlarmış. Babam da biliyormuş. Annem de… Büyük oğulları mutlu olsun diye susmuşlar. Benim ne hissettiğimin, ne yaşayacağımın hiçbir önemi yokmuş. O gün sadece sevdiğim kadını değil, ailemi de kaybettim. Abim günlerce hastanede kaldı. Onlara göre suçlu bendim. Oğullarını döven, aile düzenini bozan, kontrolsüz ve sorunlu bendim. Bana kinlendiler. Ben ise hepsini geride bırakıp gittim. Bir daha hiçbiriyle görüşmedim. Görev yerim sınırdaydı. Her şeyden uzaklaşmanın iyi geleceğini düşündüm. Uzaklaştım… ama geçmiş peşimi bırakmadı. O adamla Aslı evlendi. Magazin sayfaları onların düğününü konuştu. Işıklar, davetler, gülüşler… Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Benim yanımda ise tek bir kişi vardı: Kardeşim dediğim adam, Çağrı. Zaman geçti. Görevler zorlaştı. Rütbeler aldık. “TSK’nın en iyi askerleri” dediler. Kendi timlerimizi kurduk. Sırt sırta verdik. Birbirimize yaslanarak ayakta kaldık. Aile kan bağıydı. Ama Kardeşlik; güvenin terle, kanla, gözyaşıyla mühürlendiği bir bağdı. Birinin yarası diğerinin canını yakıyorsa, birinin düşmesi hepimizi yere seriyorsa… işte o zaman adı kardeşlik oluyordu. * * * Yazar anlatımı Çağrı’yı da göndermişti. Şimdi tek başına veteriner kliniğinin küçük bekleme odasında oturuyordu Alihan. Elindeki telefonu durmadan çeviriyor, parmakları Zümrüt’ün numarasının üzerinde gezinip duruyordu. Aramak istiyordu… ama arayıp ne diyecekti ki? Sabah Kara’yı kendi gözleriyle görmüştü. Telefonun ekranına uzun süre baktı. Tam ekranı kapatacakken gelen arama sesiyle bir anda ayağa fırladı. Gözleri yanılıyor olabilir miydi? Uzun süre aynı isme bakmaktan halüsinasyon görüyor da olabilirdi. Ekrana kilitlendi. Zümrüt Gözlü arıyordu. Gerçekti. Bir anlık şokla ne yapacağını şaşırdı. Kalbi beklenmedik bir ritimle hızlandı. Sonra refleksle telefonu açıp kulağına götürdü. Karşıdan gelen naif ses, göğsünün üzerinde beliren huzuru fark etmemeyi imkânsız kılıyordu. “İyi akşamlar…” Zümrüt’ün sesi yumuşak, çekingen ve titrek bir rüzgâr gibi ulaştı ona. Zümrüt telefonu açmadan önce defalarca düşünmüştü. Daha bu sabah Kara’yı görmüştü. Ne diye arayacaktı ki? Mantığı bunu gereksiz buluyordu. Ama içinden yükselen bir ses, onu araması gerektiğini fısıldıyordu. Mezarlıktan dönerken içine çöken huzursuzluk hâlâ geçmemişti. Sanki içindeki daralmayı sadece yüzbaşının sesini duymak dağıtabilirdi. Bunun sebebini kendine bile açıklayamıyordu. Yine de bunu dile getirmeyecekti; onun da huzursuz olmasına neden olmak istemiyordu. “İyi akşamlar, Zümrüt,” dedi Alihan. Sesini sakin tutmaya çalışıyordu. Oysa içi şaşkınlık ve tarif edemediği bir heyecanla doluydu. “Müsait misin? Rahatsız etmiyorum değil mi?” diye sordu Zümrüt. Sesinde hem tereddüt hem de geri çekilmeye hazır bir incelik vardı. “Yok, yok… ne rahatsızlığı Zümrüt. Ben sana her zaman, saat kaç olursa olsun müsaitim. İstediğin zaman arayabilirsin.” Bu sözler dudaklarından düşünmeden dökülmüştü. Ama Zümrüt, “Ben sana her zaman müsaitim” cümlesine takılıp kalmıştı. Kalbinin içinde ansızın beliren o sıcak dalga neydi? Neden heyecanlanmıştı? Telefonun diğer ucunda sessizlik birkaç saniye uzadı. İkisi de konuşmadan, birbirlerinin nefesini dinleyerek bekledi. Sanki kelimeler söylenmese de aralarında görünmeyen bir bağ kuruluyordu. Sessizliği bozan Zümrüt oldu. “Ben Kara’yı sormak için aramıştım,” dedi. Oysa Kara’nın iyi olduğunu sabah kendi gözleriyle görmüştü. Aramasının gerçek nedeni başkaydı; içindeki korkuyu, göğsüne çöken o tarifsiz ağırlığı onun sesiyle bastırmak istemişti. Alihan telefonda kısa bir nefes aldı. “Durumu stabil,” dedi yumuşak ama güven veren bir tonla. “Eskisi gibi iyi olacak, ayağa kalkacak. Merak etme… o çok güçlü. Tıpkı senin gibi.” Zümrüt’ün dudaklarından silik bir nefes döküldü. “Ben güçlü değilim ki…” dedi fısıltıya benzeyen sesiyle. “Koruyamadım hayvanlarımı. Dostumu koruyamadım ki.” Alihan bir an sustu. Sanki kelimeleri özenle seçmek istiyordu. “Öyle düşünme Zümrüt,” dedi sonunda. “Güçlü olmak, her şeyi kurtarabilmek değildir. Güçlü olmak… kaybettikten sonra bile sevmeye devam edebilmektir. Acıya rağmen ayağa kalkabilmektir. Sen hâlâ buradasın. Hâlâ mücadele ediyorsun. Bu, zayıf insanların yapabileceği bir şey değil.” Zümrüt gözlerini kapattı. Telefonun diğer ucundan gelen ses, içindeki fırtınayı biraz olsun dindiriyordu. “Bazen, yüreğim yoruluyor Sanki içimde bir şey sürekli eksiliyor… ve ben ne yaparsam yapayım tamamlayamıyorum.” Alihan’ın sesi bu kez daha yumuşaktı. “Eksilen şeyler bazen geri gelmez. Ama onların bıraktığı yer… sevgiyle dolar. Kara senin sevginle yaşıyor. O yüzden savaşmayı bırakmadı.” Zümrüt’ün gözlerinden bir damla yaş süzüldü, ama dudaklarının kenarında belirsiz bir sıcaklık belirdi. “İyi olacak değil mi?” diye sordu, bu kez çocukça bir umutla. “İyi olacak,” dedi Alihan kararlı bir sesle. “Çünkü onun bekleyecek biri var. Çünkü sen varsın.” Kısa bir sessizlik yayıldı. Bu kez sessizlik ağır değil, sakinleştiriciydi. Zümrüt derin bir nefes aldı. “Teşekkür ederim,” dedi. Hat kapandığında oda yeniden sessizliğe büründü. Fakat bu kez sessizlik, yalnızlığın değil; kalbin derinliklerine yerleşen huzurun sessizliğiydi. Zümrüt gözlerini kapattı. İçinde hâlâ acı vardı, ama o acının yanında filizlenen bir umut da büyümeye başlamıştı. Ve o umut, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yeniden ayağa kalkacağına dair sessiz bir söz veriyordu. *** Alihan telefonu kapattıktan sonra bir süre avucunun içinde tuttu. Ekran kararmıştı ama düşünceleri hâlâ Zümrüt’ün sesinde asılı kalmıştı. Veteriner kliniğinin loş ışıkları altında başını duvara yasladı, derin bir nefes aldı. Gün boyu güçlü durmaya alışkın bir adamdı; yaraları sarmaya, sakin kalmaya, çözüm üretmeye… ama Zümrüt’ün kırılgan sesi, içindeki en korumacı yanını sessizce uyandırıyordu. Odanın içindeki Kara’ya baktı. Göğsü yavaşça inip kalkıyordu. “Dayan oğlum,” diye mırıldandı. “Seni bekleyen biri var.” Pencereye yöneldi. Gece ayazı camın ardından içeri sızıyordu. Ufuk karanlıktı ama sabahın geleceğini bilen bir dinginlik vardı havada. Alihan içinden sessiz bir söz verdi: Zümrüt bir daha kendini yalnız hissetmeyecekti. Bu söz, dudaklarından dökülmese de kalbinin en derin yerine mühürlendi. Onu yalnız bırakmamaya dair ettiği bu yemin, aslında kendi içindeki karanlığa karşı verilmişti. Ve uzun zamandır ilk kez, içindeki sessizlik karanlık değil… huzur taşıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD