Sabırlı Ol Kızım
Alihan’dan
Gözlerimi açtığımda gün çoktan doğmuştu. Etrafa baktım, kız ortalıkta yoktu. Üzerime ilişen havluyu görünce yine ateşlendiğimi anladım. Omzumdaki yara berbattı; enfeksiyon yüzünden kolumu hareket ettirmek bile zordu. Ayağa kalkıp pencereye yöneldim. Dışarıda biri köpeği uzaklaştırmaya çalışıyordu, ardından bir adamın ağıla girdiğini gördüm. Tipinden bile şerefsizlik akıyordu. Bakıp bakmam arasında kaldım ama tam o sırada bir bağırışma duydum.
Koltukta duran parçalanmış kamuflaj üstümü elime aldım. Çıplak kalmaktan iyidir diye üzerime geçirip çıktım. Ağıla vardığımda gördüğüm manzara kanımı beynime sıçrattı: O herif kızı köşeye sıkıştırmıştı. Gözüm döndü. Küfrü bastım, yumruğu suratına geçirdim. Bayılana kadar vurdum. Kız koluma dokunup beni durdurmasa kim bilir daha ne yapardım.
Eve birlikte döndük. Çok telaşlanmıştı.
“Seni gördü asker olduğunu anlamış olmalı… Dağa haber verir,” dedi. Hâlâ beni düşünüyordu. Az önce yetişmeseydim ona ne yapacaktı o adam… Düşündükçe sinirim yeniden kabardı.
“Seni buradan çıkarmam lazım,” dedi. “Ferzan dede var, o jandarmaya haber verir. Bir saate gidip gelirim.”
Sonra aceleyle çıktı evden. İçim içimi yiyordu. “İnşallah başına bir şey gelmez benim yüzümden,” dedim kendi kendime.
Az önceki kavga omzumu zorlamıştı. Yara yine kanamaya başlamıştı. Yapacak bir şey yoktu; kanepeye oturup bekledim. Bir yandan da düşünmeden edemiyordum: Keşke onu dinlemeyip gitseydim… Kızın da başını belaya soktuk. Bu halde nereye kadar kaçacağım?
Bir süre sonra gözlerim karardı. Sesler duyuyordum ama karşılık veremiyordum. Sanki bedenim bana ait değildi. Sonra her şey hafifledi… Kendimi boşluğa bıraktım.
*
*
*
Gözlerimi zorlukla açtım. Beyaz bir ışık gözlerimi kamaştırıyordu; ilaçların keskin kokusu beynimdeki ağrıya karışıyor, uzaktan gelen sesleri seçemiyordum. Ne olduğunu anlamaya çalışırken başımda bir hemşire belirdi.
“Doktor bey, hasta kendine geliyor,” dedi.
Gözlerime ışık tuttular.
“Alihan bey, beni duyuyor musunuz?”
Zar zor bir ses çıktı boğazımdan. “Evet…” dedim. Hemen ardından su istedim; boğazım kurumuştu, dudaklarım bile birbirine yapışıyordu. Birkaç yudum su içirdiler. Tam o sırada kapı açıldı, komutanım içeri girdi.
“Nihayet uyandın, Alihan. Geçmiş olsun, çok korkuttun bizi. O kızın sayesinde bulduk seni.”
“Komutanım… ne zamandır buradayım?”
“İki gün oldu aslanım. Enfeksiyon kapmışsın, ateşin yükseliyordu. Omzundaki yarayı temizleyip diktiler. Vücudunda da başka yaralar vardı, zor toparlandın.” Bir an durdu. “Komutanım… kız köyde mi kaldı?” diye sordum hemen.
“Evet, köyde kaldı. Seni alıp çıktık.”
Komutanın cevabı içime oturdu. Bir anda doğrulmaya çalıştım.
“Komutanım o kız tehlikede! Nasıl yalnız bırakırsınız? Hemen gitmemiz lazım!”
“Dur Alihan! Sen iyileşmeden hiçbir yere çıkamazsın.”
“Komutanım o kız beni kurtarmak için kendi canını riske attı. Ben burada yatamam! Başına bir şey gelmeden gitmeliyiz!”
Komutan kaşlarını çattı. “Sen dur, ben çağrıyı gönderirim.”
“Olmaz komutanım! Ben de gidicem. Beni durdurmayın. Kaçarım, ki biliyorsunuz—yapmadığım şey değil.”
“Ulan baş belası! Hiç dur durak bilmez misin?”
“Komutanım gidicem. O kız benim için hayatını ortaya koydu. Onu öylece bırakamayız.”
Derin bir nefes aldı, eliyle yüzünü sıvazladı.
“Tamam. Çağrı’ya haber veriyorum. Timini toplasın, gelip seni alsınlar. Ama sanma ki bu yaptığın cezasız kalacak. O kızın güvenliğinden emin olduktan sonra seni kimse elimden alamaz.”
“Emredersiniz, komutanım.”
“Zevzek herif… nasıl da işini bilirsin.”
“Sizin öğrencinizim komutanım.”
Sabır çekerek çıktı odadan. Hemşire kolumdaki damar yolunu çıkarıp odadan ayrıldı. Dolabı açtım; benim için kıyafet bırakmışlardı. Giyindim. Çağrı’yı beklerken kapı açıldı. Karşımda çocukluk kardeşim Çağrı duruyordu. İkimiz de asker olmak için çok çalışmıştık. Şimdi ikimiz de yüzbaşı, ikimiz de kendi kurduğumuz timlerin komutanıyız.
“Alihan… ömrümüzden ömür gitti be kardeşim,” dedi.
Sarıldım ona.
“Lan çok özledim sizi.”
“Timini zor durdurdum,” diye güldü. “İlk ben görecem dedim. Kapıya boncuk gibi dizildiler. Az daha çağırmazsam komutan demeyip dalacaklar içeri.”
Güldüm. Kapıda duranlara seslendim.
“İnsan bir ‘komutanım nasılsınız’ demeye gelmez mi?”
Kapı açıldı. Naz başta olmak üzere Ayaz, Göktuğ ve Poyraz içeri daldı. Dördü birden üstüme atlayınca doğrulamadım bile.
“Ulan yavaş! Naz hariç üç dana çöktünüz üzerime!”
Göktuğ, ciddi bakışıyla eğildi.
“Komutanım geçmiş olsun. Çok korktuk.”
— Her türlü iletişim ağı Göktuğ’da. Her zaman ciddi, soğukkanlı.
Poyraz hemen ardından konuştu.
“Geçmiş olsun komutanım. Her yerde sizi aradık!”
— Yön bulma, canlı konum gibi işler Poyraz’dan sorulur. Asla ciddi duramaz, konuyu dağıtmak onun işi.
Naz bana yaklaşarak konuştu.
“Komutanım, geçmiş olsun. Sizi öyle görünce çok korktum.”
— Timin sağlıkçısı. Hem kardeş hem can yoldaşı gibi.
Son olarak Ayaz:
“Geçmiş olsun komutanım. Bizi bırakmazsınız biliyordum.”
- şahin gözlü kitlendiği hedefi on ikiden vuran.Timin duygusalı. Küçük kardeş gibi.
Hepsine tek tek sarıldım. O an anladım… gerçekten çok özlemişim.
“Hadi toparlanın,” dedim. “Çıkıyoruz.”
Hastaneden çıktık. Araçlara binip köy yoluna doğru yola koyulduk.
*
*
*
Zümrüt’ten
Askerin gidişinin üzerinden bir gün geçti…
İçimdeki boşluk hissi hâlâ geçmedi, sanki evin duvarları bile sessizliğin ağırlığıyla eziliyordu.
Acaba durumu nasıl? İyileşti mi?
Düşünceler zihnimde dönüp dururken birden kapı öyle bir çalındı ki, sanki alacaklı basmış gibi.
Gece vakti kim gelir diye şaşırdım, kapıyı açtım.
Şerife karşımda dikilmiş, gözleri alev alev.
“Hayırdır Şerife abla? Bu ne hâl?” dedim.
Diyeceğini hiç uzatmadı:
“Eve asker atmışsın! Rıza görmüş. Kocamı iftirayla dövdürmüşsün! Ne istedin adamımdan? Yüzü gözü dağılmış! Oruspu luğun ortaya çıktı! Bütün köy biliyor ne mal olduğunu! Eve erkek attığını herkes duydu! Seni bu köyde barındırmayız!”
Kelime kelime üstüme tükürdü adeta.
Bir an nefesim kesildi. Sanki evimin içine çamur attı.
“Sen ne diyorsun be?” dedim, sesim titremedi bile.
“O şerefsiz kocan saldırdı bana! O dayağı da hak ettiği için yedi! Asıl oruspu senin kocan! Önce bir git onun ne haltlar yediğini öğren! Namusuma uzattığın o dilini kesmeden defol git!”
Kapıyı yüzüne öyle sert kapattım ki ev titredi.
Ardından hâlâ konuşuyordu, kapının arkasında kuduz gibi havlıyordu.
Bir bu eksikti.
O şerefsizin başıma iş açacağını biliyordum.
Neyse… En azından asker kurtuldu.
Bunlara pabuç bırakacak değilim.O Şerife de onu yolmadığıma şükür etsin. Gece gece sinirlerimi tepeme çıkardı .
*
*
*
Zar zor uykuya daldığım gecenin karanlığında kendimi bir anda bambaşka bir yerde buldum.
Köy değildi…
Toprak değildi…
Hava sanki sisle karışık bir ışıkla doluydu.
Ne sıcak, ne soğuktu; sadece ağırdı.
Bir adım attım.
Ayaklarım toprağı hissetti ama baktığımda hiçbir iz bırakmıyordu.
Sonra uzaktan iki siluet belirdi.
İlk başta tanıyamadım.
Ama yaklaştıkça nefesim kesildi…
Annemin o yumuşak bakışları…
Babamın dik duruşu…
Yıllar sonra ilk kez rüyamda değil de gerçekten görüyormuşum gibi hissettim.
“Anne?” dedim fısıltıyla.
Annem elini yüzüme uzattı, sanki tenime dokundu.
“Ağlama kızım,” dedi.
Sesi eskisi gibiydi… Huzurlu, sıcak.
Babam ise bir adım geride duruyor, gözlerini gözlerimden ayırmıyordu.
“Zümrüt…” dedi.
“Yakında zor bir sınavdan geçeceksin.”
Kalbim bir anda sıkıştı.
“Nolacak? Bir şey mi var?” diye soracaktım ki sesim titredi.
Annem başını yana eğdi.
“Kötü bir şey yaklaşıyor kızım… ama korkma,” dedi.
“Biz yanındayız.”
Babam yavaşça yanıma geldi.
“Güçlü duracaksın. Sana kötülük etmek isteyenler olacak… ama sen dimdik duracaksın.”
Gözlerim doldu, ikisini de yeniden kaybetmekten korkar gibi oldum.
“Gitmeyin,” dedim.
“Ne olur gitmeyin.”
Tam o sırada arkamdan biri elimi tuttu.
Isıtan bir dokunuştu…
Sert değil ama güçlü.
Birinin varlığını hissettim—kim olduğunu göremedim ama sesi karanlığın içinden geldi:
“Sabırlı ol, Zümrüt… Her şey geçecek.”
Annem ve babam geri çekilmeye başladı.
Sis onları yavaş yavaş yuttu.
Son anda annem gülümsedi:
“Uyandığında anlayacaksın kızım.”
Ve hepsi bir anda kayboldu.
Elimi tutan sıcaklık da…
Nefes nefese uyandım.
Sanki rüya değilmiş de gerçekten oradaymışım gibi.
İçimde ağır bir his…
Yaklaşan bir şey var.
Ve anne-babamın sözleri kulaklarımda yankılanıyordu:
“Sabırlı ol.”
Rüyada annemin titrek sesi hâlâ kulağımda çınlıyordu. Göğsüm sıkışmıştı sanki… Odanın karanlığı yavaş yavaş sabahın soluk ışığıyla dolarken bir süre öylece tavana baktım. Rüyadaki o loş ışıkla birbirine karışmış gibiydi.
Sanki biri az önce omzuma dokunmuş gibi tuhaf bir ürperti geçti içimden. Yatakta doğrulup etrafıma baktım, kimse yoktu ama içimde garip bir ağırlık… bir huzursuzluk vardı.
Kara’nın kulübesinden gelen hafif hırlama sesini duyunca derin bir nefes aldım.
Annemi… babamı o hâlde görmek… söyledikleri sözler… İçime kötü bir şeyin yaklaşmakta olduğunu fısıldıyordu sanki.
Ayağımı yere uzatınca toprağın sabah soğuğu bir anda tenimi ürpertti.
“Sabırlı ol…”
O kelime, rüyadan çıkıp gerçekliğe yapışmış gibiydi, kulağımda hâlâ dönüp duruyordu.
Yorganı kenara ittim, başımı iki yana sallayıp kendime gelmeye çalıştım. Kapıdan dışarı baktığımda sabahın ilk ışıkları dağın yamacına yeni yeni vuruyordu. Kara, kulübesinin önünde kuyruğunu ağır ağır sallayıp bana bakıyordu.
Derin bir nefes daha aldım.
Bugün bir şey olacaktı…
Bunu iliklerimde hissediyordum ama ne olduğunu bilmiyordum.
Tek bildiğim şu ki:
Bu rüya boşuna değildi.
Rüyanın ağırlığı hâlâ omuzlarımdaydı ama kendimi toparlayıp kalktım. Saçlarımı ördüm , hırkamı omuzlarıma aldım. Kapıyı açar açmaz yüzüme çarpan sabah ayazı içimi titretti. Hava tuhaftı… Fazla sessiz. Sanki kuşlar bile ötmemeye yemin etmişti.
Kara kulübesinden çıkıp yanıma geldi. Başını dizime dayadı.
Elimi onun kalın tüylerinde gezdirdim.
“Ne oldu oğlum? Sen de tedirginsin bugün…” dedim fısıldayarak.
Kara bir anda başını kaldırdı, uzaktaki bir noktaya bakıp hırladı.
Sebebini ben de hissediyordum ama adını koyamıyordum.
Su bidonunu çekip yüzümü yıkadım. Soğuk suyun keskinliği biraz ayılmama yardım etti ama rüyadaki ses… “Sabırlı ol kızım…” O fısıltı zihnimden gitmiyordu.
İçeri girip biraz peynir, ekmek aldım, çay koydum ama hiçbir şey boğazımdan geçmedi. Sanki midem taşla dolmuş gibiydi.
Sakinleşmeye çalıştım ama her şey bir gölgenin altında kalmıştı sanki.
Bastonumu aldım, çantamı omzuma astım, kapıyı kilitleyip ağıla doğru yürüdüm. Her adımımda rüzgâr kuru otları hafifçe savuruyor ama bilmiyorum… havanın içinde bir şey vardı. İyi bir şey değil.
Ağıla yaklaştığımda Kara bir anda ileri atıldı. Dişlerini gösterip sertçe havlamaya başladı.
Olduğum yerde durdum.
Kalbim boğazıma kadar çıktı sanki.
İçimde bir kuşku… bir ses… bir his.
Bir şey olacaktı.
Bunu çok net hissediyordum.
Ama ne?
Neyle yüzleşeceğimi hâlâ bilmiyordum.