Alihan dan
Gözlerimi her kapattığımda o zümrüt yeşili gözler beliriyordu karanlığın içinde.
Uykusuz geçen gecenin ağırlığı omuzlarıma çökmüş olsa da yerimden kalkmaya niyetim yoktu. Bütün gece, Kara’nın yatırıldığı odanın tam karşısındaki sandalyede oturdum. Veteriner, burada beklememize gerek olmadığını, bir süre uyutulacağını ve durumunda değişiklik olursa haber vereceğini söylemişti.
Ama ben gitmedim.
Zümrüt’e söz vermiştim. Kara’nın başından ayrılmayacaktım. İyileşmesi için elimden gelen her şeyi yapacaktım.
Bir söz daha vermiştim…
İntikamını alacaktım.
Fakat yaptığım sorumsuzluktan sonra sahadan çekilmiş, kendi ellerimle kendimi oyun dışına itmiştim. Şimdi yapabileceğim tek şey verilen cezanın bitmesini beklemek…
Çünkü biliyordum — en ufak bir hatamda Turgut Albay beni karakolun sınırlarına bile yaklaştırmazdı.
Soğuk duvara yaslanmış halde otururken gözlerim kapıya takıldı.
Kapı açıldı.
Elinde bir zarfla içeri giren Çağrı’ya baktım.
Adımları telaşlıydı. Nefesi düzensizdi. Yüzünde alışık olmadığım bir endişe vardı.
“Kardeşim…” dedi, derin bir soluk alarak.
Kaşlarımı çattım.
“Lan ne bu hal? Karakoldan buraya koşarak mı geldin?”
Başını iki yana salladı, hâlâ nefesini toparlamaya çalışıyordu.
“Onun gibi bir şey kardeşim… Gördüğüm şeyden sonra sana en hızlı nasıl ulaşırım diye düşündüm. Arabaya koştum. Burada park yeri yoktu, az ileriye bıraktım. Oradan da koşa koşa geldim…”
Sözleri aceleyle dökülüyordu.
Elindeki zarfa baktım. Parmakları hâlâ sıkıca tutuyordu.
İçimde sebebini bilmediğim bir sıkıntı yükseldi.
“Hayırdır?” dedim yavaşça. “Ne gördün? Elindeki zarf ne?”
Çağrı bir an tereddüt etti. Gözleri benimkilerle buluştuğunda yüzündeki gerginlik daha da belirginleşti.
“Bunu karakola bıraktılar,” dedi.
Sustu.
Sonra zarfı bana doğru uzattı.
“Üzerinde sadece senin adın yazıyor. Zarfı alırken ağzı açıktı içindekiler yere döküldü. Gördüklerim le hızlıca buraya geldim. “
Zarfı elinden aldım.
Kâğıdın sertliği avucumun içinde hissediliyordu. Üzerinde gerçekten sadece adım vardı. Ne gönderici, ne açıklama… Hiçbir şey.
“Ne var içinde. Kim bırakmış?” diye sordum gözümü zarftan ayırmadan.
“kurye getirmiş. girşte ki nöbetçiye bırakıp gitmiş. “
Zarfı yavaşça açtım. İçinden birkaç fotoğraf ve bi not çıktı.
İlk fotoğrafı elime aldığım an zaman yavaşladı.
Zümrüt.
Köy yolunda, arkasına tedirgin bakışlar atarken çekinmiş.
Birkaç fotoğraf daha vardı ama sinirden gözlerim görecek gibi değil di.
Zümrüt Yalnızdı. O lanet köyde onca tehlikenin içinde yapayalnız dı.
Nefesim göğsümde düğümlendi. Parmaklarım fotoğrafın kenarını öyle sert sıkıyordu ki buruşacak sandım.
Bu kareler uzaktan çekilmişti. Gizlice. Haberi olmadan.
Üstündeki giysileri dün ki kıyafetleri ydi.
Demek ki dün geceki huzursuzluğu sesinde ki endişesi boşuna hissetmemişti.
Zarfın içinden katlanmış bir not daha çıktı. Açtım.
“Komutan…
Herkesi koruyamazsın.
Kız hep yalnız yürüyor.
Bu sefer yetişemezsen ne olacak? ”
Altında isim yoktu.
Gerek de yoktu.
Kızı akbabaların içinde yalnız bırakmıştım burada kara nın başında beklerken kız orda yalnız. Ferzan amca “kimse dokunamaz” demişti ama içim deki huzursuz luk büyüyordu. Bişey yapmam lazım ama önce komutanla konuşup durumu anlatmam lazım.
Boğazımdan yavaş bir nefes çıktı ama bu sakinlik değildi. Bu, öfkenin sessiz haliydi.
Çağrı sessizce beni izliyordu. Yüzümdeki değişimi fark etmişti.
“Alihan…” dedi temkinli bir sesle. “Bu iş ciddi. Kızı takip ediyor lar bişey yapmamız lazım.”
Başımı kaldırıp ona baktım. Gözlerimin içindeki karanlığı ben bile hissediyordum.
“Ben karakola gidiyorum komutan la konuşmam lazım. Sen buradan ayrılma. “Dedim
Ayağa kalktım. Sandalye arkamda hafifçe sürtündü; çıkan o cılız ses bile içimdeki gürültünün yanında sönük kalıyordu.
İçimde kaynayan öfke, göğsümün tam ortasında sıkışmış bir kor gibi yanıyordu. Nefes aldıkça büyüyor, sustukça ağırlaşıyordu.
Ellerimi sandalyenin kenarına dayadım. Parmaklarımın beyazlayana kadar sıktığımı o an fark ettim.
Kontrolü kaybetmemeliydim… ama içimdeki fırtına artık susmak istemiyordu.
Çağrı bir şeyler söylüyordu; dudakları hareket ediyordu ama kelimeler kulağıma ulaşmıyordu. Sert adımlarla klinikten çıktım. Kapı arkamdan çarpar gibi kapandı. Soğuk hava yüzüme vurduğunda bile içimdeki ateşi söndüremedi.
Arabaya atladığım gibi kontağı çevirdim. Direksiyonu gereğinden sert kavradığımı fark ettim. Elimdeki fotoğraflar buruşmuştu; kağıdın kenarları avucumda kıvrılmıştı.
Bakışlarım tekrar o kareye kaydı. Zümrüt’ün tedirgin ifadesi… gözlerindeki korku.
Bu korkuyu benim yüzümden yaşıyordu.
Ve ben… elim kolum bağlı, karakolda bekliyordum.
Motorun sesi, içimdeki uğultuya karıştı. Munzur Vadisi’nin sessiz, serin yollarından geçerek karakola doğru sürdüm. Dağların arasındaki o tanıdık yol bugün daha dar, daha boğucuydu sanki.
Nizamiyeye yaklaştığımda nöbetçi asker beni görür görmez toparlandı. Selam verdi. Bariyer ağır ağır kalktı. Aracı bahçeye park edip indim. Botlarım beton zemine sertçe vurdu.
Gözüm hemen eğitim alanına kaydı.
Erler parkur hattında sürünüyor, kimi dizlerinin üzerinde nefes nefese kalmıştı. Ellerini arkasında kenetlemiş, dimdik duran Göktuğ’u gördüm. Yüzündeki ifadeden belliydi; can sıkıntısını disiplin adı altında eritiyordu.
İleriden bir erin homurtusu duyuldu:
“Komutanım bittik artık, Allah rızası için acıyın bize…”
Göktuğ’un sert sesi rüzgârı yararak geldi:
“Bitmek yok! Devam!”
Tam o sırada içeriden üç siluet çıktı. Naz, Poyraz ve Ayaz… Ellerinde çay bardakları, kendi aralarında gülüşüyorlardı. Bu karakolda şu an memnun görünen tek kişi Göktuğ değildi belki ama en memnuniyetsiz olanın o olduğu kesindi.
Naz beni fark edince gülüşü soldu. Üçü de toparlanıp yanıma geldi.
Poyraz dimdik durdu.
“Komutan hoş geldiniz.”
“Hoş geldiniz komutanım,” dedi Naz. “Ben sizi arayacaktım. Siz biraz dinlenin, kliniğe ben gideyim diye…”
“Sorun yok Naz,” dedim kısa bir tonla. “Çağrı orada. Sen biraz daha dinlen.”
Ayaz’ın bakışları elimdeki kâğıtlara kaydı.
“Komutanım… elinizdeki ne?”
Fotoğrafları farkında olmadan biraz daha sıktım.
“Komutanın yanına uğramam lazım. Sonra anlatırım.”
Poyraz başını Göktuğ’a doğru salladı.
“Göktuğ komutanım erlerin canına okuyor. Kendisi iri yarı heybetli diye herkes onun gibi olacak değil ya… yarım saat daha sürerse erleri yerden kazıyarak çıkaracağız.”
Naz kaşlarını çattı.
“Katılıyorum. komutanım Bütün sinirini erlerden çıkarıyor.”
Ayaz omuz silkti.
“Kolay değil. Baba parasını bırak, şirketleri bırak, bordo bereli ol… gel Tunceli’ye, Munzur karakolunda er eğit. Az bile yapıyor olabilir. Sinirini böyle atıyor artık. Erler de katlanacak üç beş gün.”
Poyraz kahkahayı bastı.
“Üç beş gün mü? Daha otuz günün ilk haftasını bile bitirmedik sence bu erler bir aya çıkar mı? Yalnız şu an erler içlerinden ne methiyeler diziyorlardır komutanıma…”
Onları dinliyordum ama aklım hâlâ fotoğraflardaydı.
Naz dikkatle yüzüme baktı.
“Komutanım dalgın duruyorsunuz… hayırdır, bir sorun mu var?”
“Ben bir komutana gideyim. Gelince konuşuruz.”
Göktuğ’a doğru birkaç adım attım. Sesi
hâlâ sertti.
“Göktuğ!” diye seslendim.
Anında toparlandı.
“Komutanım!”
“Eğitim bitti. Herkes dağılsın. Mühür sizde. Beni dinlenme odasında bekleyin.”
Bir anlık sessizlik oldu. Sonra erlerin derin bir nefes alışını duydum. Sanki üzerlerinden tonlarca yük kalkmıştı. Kimi dizlerini silkti, kimi başını gökyüzüne kaldırdı.
Hızlı adımlarla içeri girdim. Dar koridorun loşluğu beni karşıladı.
Komutanın kapısının önünde durdum. Derin bir nefes aldım.
Elimi kaldırıp kapıyı iki kez tıklattım.
İçeriden tok bir ses geldi:
“Gel.”
Kapıyı açtım. İçeri girdim.
Toparlandım.
“Komutanım,” diyerek selam verdim.
Komutan masasının arkasında oturuyordu. Odaya girer girmez insanın omuzlarına çöken o ağır resmiyet yine yerli yerindeydi.
Duvardaki bayrak, köşedeki silah askılığı, masanın üzerindeki kusursuz hizalanmış dosyalar… her şey disiplinin somut bir hali gibi duruyordu. Odaya sinmiş düzen, insanın omurgasını kendiliğinden dikleştiriyordu.
Bakışlarını doğrudan yüzüme dikti.
“Rahat,” dedi kısa ve sakin bir tonla.
Selamı bozup bir adım yaklaştım.
Fotoğrafları masanın üzerine bıraktım.
Kağıtların ahşap yüzeyde kayarken çıkardığı o ince ses, odadaki sessizliği keser gibi oldu.
Komutan gözlerini indirdi. Fotoğrafları tek tek çevirdi. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti ama yüz ifadesi değişmedi.
Yılların verdiği o kontrol… en sert haber bile yüzünde dalga oluşturmazdı.
O birkaç saniyelik sessizlik bana saatler gibi geldi.
“Bunlar ne?” diye sordu.
“Zümrüt takip ediliyor komutanım,” dedim.
Cebimden tehdit notunu çıkarıp uzattım. Kağıdı aldı. Açtı. Okudukça çenesinin sertleştiğini, bakışlarının koyulaştığını görebiliyordum. Öfkesini bastırıyordu ama o kısa anlık sessizlikte odanın havası ağırlaşmıştı.
Yutkundum.
“Komutanım…” dedim, sesimi mümkün olduğunca kontrollü tutarak. “Bugüne kadar birçok emre uymadım. Bazen sorumsuz davrandım. Şu an cezamı çekiyorum, farkındayım. Ama kız benim yüzümden tehlikede. Korkuyorum ki yine zarar verirler.”
Sözler ağzımdan çıkarken göğsümdeki ağırlık büyüyordu.
“Görev emri verin komutanım,” dedim. “Dikkatli olup görevimi emrettiğiniz gibi yerine getireceğim. O kıza bunu borçluyum. Her gün bu tehlike içinde yaşamasına izin veremem.”
Komutan başını kaldırmadan fotoğraflara bakmaya devam etti.
Sessizlik uzadı.
Sonunda konuştu:
“Çağrı ve timi gitsin. Sen ve timin cezalısınız.”
Sözleri düz ve tartışmaya kapalıydı.
Bir adım öne çıktım.
“Komutanım, bu görevi bana verin. Döndüğümüzde cezamıza kaldığımız yerden devam ederiz. Ama Çağrı ve timi olmaz.”
Komutan fotoğrafları incelemeyi
bırakmadan konuştu:
“Oldu paşam… başka emrin de var mı?”
Sözleri yüzüme tokat gibi çarptı. Hemen toparlandım.
“Estağfurullah komutanım… öyle demek istememiştim.”
Başını hafifçe salladı. Fotoğrafları yeniden üst üste dizdi.
“Tamam. Çık şimdi. Düşünmem lazım. Gereken cevabı size veririm.”
Ses tonu sakindi ama kararın ağırlığı odada asılı kaldı.
“Emredersiniz komutanım.”
Selam verdim. Geriye doğru bir adım attım, kapıya yöneldim. Kapıyı açmadan önce bir an duraksadım ama söyleyecek başka söz yoktu.
Koridora çıktığımda içerideki resmiyet kapının ardında kaldı; yerini tanıdık karakol sessizliği aldı.
Haklıydı.
Her gün bir vukuatla karşısına dikilirsem güven sarsılırdı.
Disiplin, niyetle değil davranışla ölçülürdü.
Bu mesele sadece bir görev değildi artık.
Bir borçtu.
Ve ödenmeden kapanmayacaktı.