Abimle konuştuktan sonra Emine teyzeye teşekkür edip evden çıkacaktım ki
"Bekle kızım ben de seninle çeşmeye kadar geleyim. Bi gören olduysa yanlış anlaşılma olmasın." diyerek eline bi tane su kovası alıp benimle birlikte çeşmeye kadar geldi.
Gözlerim hep etraftaydı. Sanki birisi çıkıp "Senin ne işin vardı Halil İbrahim'in evinde?" diyerek beni suçlayacakmış gibi.. Ama kimse yoktu etrafta, kimseyle karşılaşmadım. Çeşmenin başına gelince elimdekileri kovaları doldurup, bu kez evin yolunu tuttum.
Toplasan onbeş dakika geçmişti.. Ama bana sanki saatlerdir dışardaymışım gibi gelmişti.
Akşam yemeğini hazırlarken abimle konuştuklarım kafamın içinde dönüp durdu..
"Evde beş erkek kalıyoruz. Biraz para biriktirince Mahmut abimle ayrı eve geçeceğiz. O zaman seni de buraya getiririz. İster okursun, istersen de sende çalışırsın. Cemile'nin önünde daha fazla hizmetçi etmeye niyetim yok seni" demişti..
O an içimde tarifi imkansız bir duygu yerleşti.. İlk kez iyi şeylerin olacağını hissettim. Ben de İstanbul'a gidecektim. Abimlere yük olmamak için çalışırdım. Hem okul yaşım geçti. Dışarıdan okurdum belki..
Belki de bir gün elimde kitaplarla, kimsenin bana “şunu yap, bunu getir” demediği bir hayatın içinde bulurdum kendimi.
Düşündükçe yüzümde istemsiz bir gülümseme oluşuyordu.
Tam o sırada arkamdan Cemile ana'nın sesi geldi.
“Ne gülüyorsun öyle kendi kendine?”
Elimdeki kaşığı tencerenin içinde gezdirirken yüzümdeki gülümsemeyi hemen sakladım.
“Bir şey yok Cemile ana.”
“Bir şey yoksa niye sırıtıyorsun?”
“Öylesine…”
“Öylesineymiş… Kız yoksa sevdalandın mı?
Amanın.. Bi bu eksikti.. Baban duyarsa bacaklarını kırar yeminle.. ”
"Ne sevdalanması ana? Allah aşkına yüzüm azıcık güldü diye bunu mu anladın? Somurtup durayım mı sürekli?"
"Kız kısmı öyle durduk yere sırıtıyorsa kesin altından bir şey çıkar.. Benden söylemesi, hele öyle bir şey olsun baban gebertir.."
Burnundan soluyarak yanımdan geçti. Her zamanki gibi neşemi bile sorgulaması yetmişti içimdeki bütün güzel düşüncelerin üzerine gölge düşürmeye.
Başımı eğip yemeği karıştırmaya devam ettim. İki dakikada tüm güzel düşüncelerimin içine edip gitti.. Hem sevdalanmadım ben kimseye.. İnşallah babamın aklına da böyle saçma şeyler sokmaz..
O gece yatağıma uzandığımda gözlerimi kapattım.
İstanbul'u hiç görmemiştim.
Ama o gece ilk defa İstanbul'u hayal ettim.
Abimin anlattığı sokakları, kalabalığı, yüksek binaları…
Ve kendimi.
Elimde bir çanta, sırtımda birkaç parça eşya, ama içimde kocaman bir cesaretle o eve giriyordum.
Belki zor olacaktı.
Belki çalışacaktım.
Belki yine yorulacaktım.
Ama hiç değilse kendi hayatımı yaşayacaktım.
Tam uykuya dalacakken Cemile ana'nın sesi evin içinde yankılandı.
“Selvi! Sabah erkenden kalkacaksın ha! Ahıra da bakılacak, ekmek de yapılacak!”
Gözlerimi açıp tavana baktım.
“Tamam Cemile ana…”
Sesim çıkmasa da içimden başka bir şey söyledim.
Biraz daha sabret Selvi…
Biraz daha.
Abin sözünü tutarsa, buradan gideceksin.
İlk defa kaçmayı değil…
Kurtulmayı hayal ederek uykuya daldım.
Ama sabah uyandığımda hayaller değil gerçekler vardı. Ben de gözlerimi gerçeklere açtım. Önce hamuru yoğurdum, mayalanana kadar ahıra gidip ineklerin altını temizleyip samanlarını önlerine serdim. Sarı kızın sütünü de sağıp ağırdan çıktım.
Üzerimi değiştirip bu kezde hamuru elime aldım. Ben bunları yaparken ev ahalisi hâlâ uyuyor. Bi ara babam yarı açık gözlerle kalkıp tuvalete gidip geri yattı. Asla söylemeyeceğini biliyorum ama insan yine de bekliyor. Bir kez olsun
"Sen bunları tek başına nasıl yapacaksın? Ananı uyandır, gelsin yardım etsin," demesini.. Ama demez ki.. Oysa ki onaltı yaşındakilere bir çok yerde çocuk deniyor. Ama bizim evde 'Koca kız oldun, her işi yaparsın'
Her işi yapıyorum yapmasına da.. Yine de bazen istiyorum ki dışarı çıkıp ip atlayıp, sek sek oynayım. Oyuncak bebeklere kıyafet giydirip çıkartayım.. Ama onları yaptığımı Cemile ana görse hemen "Kendin doğurda onlara bak" der.. Oysa ki ben onun doğurduğuna da bakıyorum...
Bir gün kendi çocuğum olduğunda onu kimseye muhtaç etmeyeceğim.. Çocukluğunu yaşayacak. Gülecek, oynayacak.. Kimse de hiç bir şey diyemicek..
Benim yaşadığım hiç bir şeyi onlar yaşamayacak...
* * * * *
Yazar Anlatımı..
Selvi gün boyunca oradan oraya koşuşturmayla yine günü akşam etti.. Ne zaman uyanıyordu? Ne zaman uyuyordu? Bazen farkında bile olmuyordu.. Vücudu kurulu saat gibi işliyordu. Biliyordu neyi ne zaman yapması gerektiğini.. Ama ne kadar yaparsa yapsın Cemile hiç bir şekilde memnun olmuyordu.. Kendi hayatında ki mutsuzluğun acısını Selvi'den çıkartıyordu..
Sanki geçmiş Selvi'nin suçuymuş gibi hınçını ondan alıyordu..
Selvi, Ferdi'yi okula bırakıp eve dönerken yolda Halil İbrahim'le karşılaştı.
Onu görünce istemsizce yavaşladı. Son zamanlarda Halil İbrahim'le karşılaşmak, Selvi için hem huzur verici hem de tedirgin edici bir hâl almıştı. Çünkü genç adamın kendisine diğer insanlardan farklı baktığını hissediyordu. Onu sadece evin işlerini yapan, söyleneni yerine getiren bir kız olarak görmüyordu.
Halil İbrahim, Selvi'nin yüzüne birkaç saniye baktıktan sonra hafifçe gülümsedi.
“Çimen gözlerin yine sabah çisesini almış gibi... Ne oldu yine?”
Selvi, duyduğu sözlerle bir an duraksadı.
Ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştı. Daha önce hiç kimse gözlerine böyle dikkatli bakmamıştı. Hele ki gözlerindeki hüznü fark edip bunu dile getiren hiç olmamıştı.
Selvi, şaşkınlıkla Halil İbrahim'in yüzüne baktı.
“Ne oldu?” diye tekrar sordu Halil İbrahim.
Selvi hemen bakışlarını kaçırdı.
“Bir şey yok.”
Halil İbrahim onun bu cevabına inanmadı.
“Bir şey yoksa niye gözlerin böyle?”
Selvi, birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra her zamanki gibi konuyu kapatmaya çalıştı.
“Uykusuzum sadece.”
Halil İbrahim'in yüzündeki ifade değişti.
Selvi'nin uykusuzluğunun sebebini aslında tahmin ediyordu. Sabahın köründe herkes uyurken kalkıyor, evin tüm işleri onun omuzlarında oluyordu.. Halil İbrahim her gördüğünde Selvi'nin babasına kafa göz dalmak istiyordu..
"Ulan hiç utanmıyor musun o kıza her işi yaptırmaya?" diyerek.. Ama yapamıyordu.. Selvi'nin bir şeyi değildi ki.. Onu nasıl savunsundu.. Daha Selvi'ye bile söylememişti onu sevdiğini.. Babasına nasıl ne diyecekti...
“Çok mu çalıştırıyorlar seni?” diye sordu Halil İbrahim. Cevabını bildiği halde.. Sadece bir kaç dakika sevdiğinin sesini beynine kazımak ister gibi..
Selvi cevap vermedi.
Bu sessizlik, söyleyebileceği bütün kelimelerden daha anlamlıydı.
Selvi elini gösterek
"Elime sıcak su döküldü yandı.. Onun acısından," derken yanağından bir damla yaş düştü..
Halil İbrahim'in bakışları hemen Selvi'nin eline kaydı.. O an Selvi söylediğine çoktan pişman olmuştu bile..
Selvi elini arkasına saklamaya çalıştı.
"Aslında çok acımıyor, geçti ki.."
“Selvi.”
Sesindeki ciddiyet, Selvi'nin başını kaldırmasına neden oldu.
Halil İbrahim bir adım yaklaştı.
“Göster şu elini.”
Selvi istemeye istemeye elini uzattı. Avucunun kenarında kızarmış, yer yer kabarmış olan deriyi görünce Halil İbrahim'in çenesi gerildi.
“Bu mu yok bir şey?”
Selvi omuzlarını silkti.
“Geçer.”
“Ne zaman oldu? Kim yaptı?”
“Sabah,” deyip sustu..
Nasıl derdi 'Cemile ana çay suyunu elime bile isteye döktü.. Sırf menemene tuzu birazcık çok atmışım diye'
"Yanlışlıkla oldu.. Çayı demlerken.. Valla kendim döktüm.."
Halil İbrahim başını iki yana salladı.
" Ah Selvi ahh.. Ne diyeyim ben sana.. Şu elinin haline bak.. Buna rağmen yine de yalan söylüyorsun.. Cemile karısı yaptı değil mi?"
Selvi'nin gözleri bir anda yere indi.
Halil İbrahim'in bunu anlamaması mümkün değildi artık. Selvi ne zaman başını eğse, ne zaman gözlerini kaçırsa, aslında söylemek istemediği bir şeyi sakladığını belli ediyordu.
“Cemile anan yaptı, değil mi?” diye tekrar sordu.
Selvi'nin dudakları aralandı ama sesi çıkmadı.
Halil İbrahim derin bir nefes aldı. İçinde yükselen öfkeyi bastırmaya çalışıyordu.
Halil İbrahim eline tekrar baktı.
“Bunu böyle bırakmayalım.”
“Ne yapacağız ki?” dedi masumca..
“Eczaneye gidip bir merhem alacağım.”
Selvi hemen başını iki yana salladı.
“Olmaz.”
“Niye?”
“Param yok ki benim.”
Halil İbrahim şaşkınlıkla yüzüne baktı.
“Ben senden para mı istedim?”
Selvi sustu.
“Selvi, sana bir şey almak için senden para istemem gerekmiyor.”
“Sonra insanlar konuşursa? Hem Cemile ana nerden aldın derse ben ne derim.. Yok olmaz abi.. Hem valla geçti acımıyor..”
Halil İbrahim cebinden temiz bir mendil çıkardı.
“Şimdilik bunu saralım.”
Selvi elini geri çekti.
“Gerek yok.”
“Var.”
“Halil İbrahim abi...”
“Selvi.”
Bu kez sesi öyle sakindi ki Selvi itiraz edemedi.
Halil İbrahim mendili dikkatlice Selvi'nin eline sardı. Parmaklarının ona değmemesine özellikle dikkat ediyordu. Selvi ise başını eğmiş, ne yapacağını bilemez hâlde ona bakıyordu.
Kimse şimdiye kadar onun canı yandığında böyle davranmamıştı.
Kimse “Geçer.” deyip geçmemişti.
Selvi eline baktı.
“Teşekkür ederim,” deyip gülümsedi..
Halil İbrahim o gülümsemeyi görünce birkaç saniye konuşamadı.
Sabah çisesine benzettiği gözlerinin içinde ilk defa küçücük de olsa bir huzur görmüştü. Bu gözlere bir ömür bakabilirdi..
“Selvi.”
“Efendim
"Bir saat sonra sizin ahırın arkasına gel.. Ben eczaneden krem alıp geleceğim.."
Selvi şaşkınlıkla baktı. Halil İbrahim'in yüzüne baktığında gözlerinde ki itiraz kabul etmeyen bakışı gördükten sonra kafasını eğerek sadece "Tamam" diyebildi..
Halil İbrahim birkaç saniye daha ona baktı. Sonra bakışlarını Selvi'nin sarılı elinden çekip yüzüne çevirdi.
“Bir de…”
Selvi merakla başını kaldırdı.
“Efendim?”
“Bir daha canın yandığında ‘bir şey yok’ deme.”
Selvi'nin yüzündeki gülümseme yavaşça silindi.
“Alışmışım ben…”
Halil İbrahim'in kaşları çatıldı.
“Neye?”
“Bir şeyim olduğunda söylememeye.”
Bu cümle Halil İbrahim'in içine ağır bir taş gibi oturdu.
Selvi bunu söylerken öylesine, sanki çok sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi konuşmuştu. Oysa Halil İbrahim onun birkaç kelimesinin arkasında koskoca bir hayat olduğunu biliyordu. Bir kaç ay sonra askere gidecek olmasa bir dakika bile o evde kalmasına müsade vermezdi.. Ama askerlik elini kolunu bağlıyordu.. Az değildiki onsekiz ay koskoca onsekiz ay vardı önünde.. Askerden geldiği ilk gün anasını gönderecekti Cemile karısının yanına.. İstedecekti çimen gözlüsünü..
Halil İbrahim bir adım geri çekildi.
“Ben gideyim. Bir saate ahırın arkasında ol.”
Selvi başını salladı.
Halil İbrahim yoluna devam etti.
Selvi ise olduğu yerde birkaç saniye onu izledi.
İçinde tuhaf bir sıcaklık vardı.
Elinin acısı hâlâ geçmemişti.
Ama nedense artık eskisi kadar canını yakmıyordu..
Halil İbrahim köşeyi döner dönmez yüzündeki gülümseme kayboldu.
Adımları hızlandı.
Dişlerini sıktı.
“Allah kahretsin…”
Selvi'nin elindeki yanığı düşünüyordu.
Cemile karısının yaptığına emindi. Ama Allah kahretmesin ki hiç bir şey yapamıyordu..
İçinden saydırarak yürümeye devam etti. Kasabaya giden minibüse yetişmesi lazımdı. Selvi'ye bir saat sonra gel demişti.. Bir saate gidip gelmesi lazımdı..
Aradan yaklaşık bir saat geçti.
Selvi, evde yapması gereken birkaç işi daha bitirdikten sonra ahırın arkasına çıktı.
Etrafına baktı.
Kimse görünmüyordu.
Yüreği hızlı hızlı çarpıyordu.
Halil İbrahim'in onu oraya çağırması bile başlı başına heyecanlandırmıştı.
Ama bir yandan da korkuyordu.
Ya biri görürse?
Ya Cemile ana sorarsa?
Ya babası duyarsa?
Tam geri dönmeyi düşünürken arkasından ayak sesleri geldi.
Selvi irkilip döndü.
Halil İbrahim elinde küçük bir poşetle karşısında duruyordu.
“Ben geldim.”
Selvi derin bir nefes aldı.
“Kimse görmedi değil mi?”
Halil İbrahim gülümsedi.
“Merak etme. Kimse görmedi.”
Poşeti ona uzattı.
“Al.”
Selvi poşete baktı ama elini uzatmadı.
“Ne kadar?”
Halil İbrahim kaşlarını kaldırdı.
"Sana ne parasından Selvi.. Hem sen düşünme ben abinlerden alırım.. Sen elinin iyileşmesine bak bir an önce.."
Selvi ne diyeceğini bilemedi.
Halil İbrahim poşeti onun sağlam eline bıraktı.
“Şimdi elindeki mendili çıkar.”
Selvi şaşkınlıkla ona baktı.
“Niye?”
“Yanık yerini göreyim. Nasıl olmuş..”
Selvi yavaşça mendili çözdü.
Halil İbrahim'in yüzündeki ifade yeniden değişti.
Yanık düşündüğünden biraz daha kötü görünüyordu.
Selvi'nin elindeki poşeti tekrar alıp içinden kremi çıkartıp dikkatlice her yerine sürdü..
Hayatında ilk kez bugün ki kadar şaşırıyordu Selvi.. Halil İbrahim'in her yaptığı hareket onu şaşırtıyortu. Gözleri istemsizce Halil İbrahim'in yüzüne kaydı..
Halil İbrahim'in parmakları elinin üzerinde dikkatle hareket ederken Selvi nefesini tutmuştu. Yanık yeri hâlâ sızlıyordu ama artık acıyı düşünemiyordu.
Aklı, eline dokunan o dikkatli parmaklardaydı.
Halil İbrahim ise başını eğmiş, bütün dikkatini Selvi'nin eline vermişti. Sanki elinde küçücük bir yanık değil de dünyadaki en önemli şey varmış gibi davranıyordu.
“Canın acıyor mu?”
Selvi birkaç saniye cevap veremedi.
“Biraz…”
Halil İbrahim başını kaldırıp yüzüne baktı.
“Biraz mı?”
Selvi mahcup bir şekilde gülümsedi.
“Şimdi daha az.”
“İyi.”
Kremi elinin her yerine sürdükten sonra cebinden temiz bir mendil daha çıkardı.
“Bunu da saracağız. Ama çok sıkı olmayacak.”
Selvi şaşkın şaşkın onu izliyordu.
“Sen nereden biliyorsun bunları?”
Halil İbrahim hafifçe gülümsedi.
“İnsan biraz hayat görmüşse bazı şeyleri öğreniyor.”
Selvi'nin bakışları ellerine kaydı.
“Sen hiç böyle yanmış mıydın?”
Halil İbrahim 'ben de yandım.. Hem de sana yandım' demek istedi bir an.. Ama diyemezdi..
“Çocukken bir kez elimi sobaya değtirmiştim. O zaman yanmıştı”
“Annen bakmıştır, ama sana...”
Halil İbrahim'in yüzündeki gülümseme bir anlığına kayboldu.
“Bakmıştır, herhalde küçüktüm hatırlamıyorum” diyerek konuyu kapattı.. Ama Selvi'nin 'annen bakmıştır' lafı bir kez daha canını yaktı.. Bu küçük kıza sıkıca sarılıp 'Bundan sonra ben hep yanında olacağım korkma.. Ben tüm yaralarına bakıp sararım' demek vardı..
Halil İbrahim derin bir nefes aldı.
“Selvi!! Ben askere gideceğim bir kaç ay sonra.. Ama askerden geldikten sonra..”
Selvi'nin kaşları hafifçe çatıldı.
“Ne olacak sen askerden gelince?”
Halil İbrahim gözlerini ondan ayırmadan konuştu.
“Çok şey olur eğer sen de istersen.. Ben askerden dönene kadar beni bekler misin?”
Selvi tam cevap verecekken uzaktan bir köpek havladı. İkisi de aynı anda sesin geldiği tarafa baktı.
Selvi'nin yüreği ağzına geldi.
“Biri mi geliyor?”