Ne diyordu Neşet Ertaş 'özü gülmeyenin yüzü güler mi hiç?'
Gülmezmiş..
Selvi'nin de yüzü gülmedi.. Ne zaman gülecek gibi olsa, karşısına bir engel çıktı..
Analığı bir gün olsun evlat yerine koyup başını okşamadı.. Küçüksün deyip bu işi yapamazsın demedi.. Eşekten tek farkı, insan olmasıydı.. Babası için ha vardı, ha yoktu.. Erkek milleti değil mi karıyı görünce çocuğu unuturmuş.. Cemile ne söylerse ona inandı..
Selvi’nin yüzüne bakıp da bir kere,
“Benim kızım ne çekiyor?” diye sormadı.
Özünde de sevgi yoktu zaten.
“Evladım,” diyemedi.
“Kızım,” diyemedi.
“Öksüzüm..” diyemedi.
Ama beddua etmeyi iyi biliyordu.
“Allah belanı versin Selvi!” derken hiç çekinmiyordu.. Oysaki eli bir kez saçını okşamaya kalkmıştı da, sanki ateşe değer gibi geri çekmişti..
Selvi kendi hayatı için ilk kez hayal kurmaya başlamıştı.. Abisi "Seni de İstanbul'a getireceğim" demişti.. O günden sonra bir gün İstanbul'a gideceğinin hayalini kurmaya başlamıştı.. Yetmezmiş gibi bir gün Halil İbrahim tüm cesaretini toplayıp karşısına çıkmış eline bir mektup sıkıştırmıştı..
"Ben askere gidiyorum Selvi.. Aslında dönünce konuşmak istiyordum seninle.. Ama gidip dönmemek var, Varıp görmemek var.. O yüzden bil istedim.. Eğer askerden gelene kadar beni beklersen, seni buradan alıp giderim.. O Cemile karısından da, babandan da uzak bir hayatımız olur," deyip mektubu Selvi'ye verip arkasına bile bakmadan uzaklaşmıştı..
Yaptığı şeyden utanıyor, kendine kızıyordu.. Selvi'nin hem yaşı küçüktü, hemde abisi ona emenat etmişti giderken.. Sanki emenate göz koymuş gibi hissediyordu.. Ama ne yapsındı, gönül bu.. Selvi'nin o yeşil gözlerini her gördüğünde "Ben bu kızla evleneceğim" derdi.. Beklerdi büyümesini beklerdi.. Aynı evin içinde dokunmadan büyümesini beklerdi. Yeter ki o Cemile karısından kurtarsındı.. "Askerden döner dönmez seni buralardan alıp gideceğim çimen gözlüm," diyerek hayallere dalmıştı.. Nerden bilsindi ki çimen gözlüsünü üç ay sonra başkasıyla evlendireceklerini... İzine geldiği gün Selvi'nin düğününe katılacağını..
Asker ocağına gittiği gün, aklında Selvi vardı.
Çimen gözlüsünü en son kalabalığın arasında görmüştü. Asker kınası yakmıştı anası eline.. Bir gün önce kapısının önünde davul zurna çaldırıp şenlik yapmıştı. Nasıl izin verdiyseler Selvi'de uzaktan izliyordu.. Bir ara göz göze geldiler o kalabalıkta.
İnsan sevdiğini mahşerde bile bulurmuş ya.. Halil İbrahim'in gözleri de uzaktan uzaktan bakan sevdiceğini bulmuştu.. O kısa bir kaç saniyelik bakışın içinde binlerce umut bulmuştu.. O an içinde umut tohumları boy vermişti.. Selvi'nin cevabını gözlerin de bulmuştu..
Mektubunu acaba kaç kere okumuştu? Selvi ne düşünmüştü? Bekleyecek miydi onu? Yoksa korkup mektubu yırtacak mıydı?
Her gece aynı sorular dönüp duruyordu kafasında.
Ama yine de umut ediyordu.
Çünkü insan sevdiğine dair bir umut taşıyorsa, dünyanın en ağır yükünü bile sırtında taşırmış. Hem Halil İbrahim, Selvi'nin bakışından anlamıştı, bekleyecekti..
Halil İbrahim de taşıyordu, sırtında o yükü
Selvi'yi düşünerek…
İzin gününü sayarak…
Döneceği günü bekleyerek…
Bir gün kendi evlerinin kapısını açacak, Selvi'yi karşısında bulacak ve ona:
“Geldim çimen gözlüm,” diyecekti.
Sonra da onu alıp gidecekti buralardan..
Acemi askerliği Manisa'ya çıkmıştı.. Üç ay dediğin nedir ki göz açıp kapatıncaya kadar geçerdi.. Halil İbrahim'in içindeki o kocaman umut varken üç ay ona üç gün gibi gelmişti.. Sırtına taşı diye verdikleri kırk kilo çanta kuş tüyü kadar hafifti..
Halil İbrahim'in verdiği umut ise Selvi'nin boynuna urgan olup dolanmıştı..
Mektubu alıp okuduğunda yazanların gerçek olup olmadığını anlamak için en az beş kez okumuştu.
İlkinde kalbi yerinden çıkacak gibi olmuştu.
İkincisinde elleri titremişti.
Üçüncüsünde gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı.
Dördüncüsünde mektubu göğsüne bastırmış, kimse görmesin diye başını yorganın altına sokmuştu.
Beşincisinde ise bir tek cümleye takılıp kalmıştı.
"Seni seviyorum" demişti..
Halil İbrahim, Selvi'nin yüzüne söyleyemediği o iki kelimeyi mektuba büyük harflerle yazmıştı..
Mektubu katlayıp göğsünün içine sakladı.. Kimse görmesin, kimse bilmesin istedi.. Ama hayat bizim istediklerimize bazen kulaklarını tıkıyor..
Selvi heyecandan, mutluluktan en çokta korkudan uyuyamamıştı o gece.. Nerden bilsin, o gece en huzurlu uykusunu uyuduğunu..
Çok bekledi, çok istedi.. Halil İbrahim askere gitmeden önce bir kez daha karşısına çıksın diye. "Seni beklerim.. Askerden dönene kadar beklerim.." yüzüne karşı söylemek istedi.. Ama olmadı Halil İbrahim bir kez daha cesaret edip karşısına çıkmadı.. Eğer reddederse Selvi, içindeki umut ölürdü Halil İbrahim'in.. Bu yüzden çıkmamıştı karşısına..
Ferdi şu hayatta ilk kez bir ile yaramışda Selvi'nin son kez Halil İbrahim'i görmesine vesile olmuştu..
"Ben de gidecem.. Herkes orada eğleniyor," diye tutturunca anası da
"Kız Selvi!! Al şunu götür uzaktan izleyin gelin eve.. Bunu tek gönderirsem herkes evine gidene kadar bekler" demişti..
Selvi, Ferdi'nin ilk kez işe yarayışına o kadar çok sevinmişti ki o heyecanla yaptığının farkında bile değildi.. Günlerce sakladığı mektubun yere düştüğünü fark etmemişti bile..
Selvi uzaktan uzaktan Halil İbrahim'in asker kınasını izleye dursun..
Cemile çoktan Selvi'nin kefenini piçmişti..
Normalde oturduğu yerden üç gün kalkmayan Cemile.. Selvi evden çıkınca kalkıp onun odasına girdi..
Bir kaç gündür Selvi'nin yüzündeki manasız tebessüm sinirini bozuyordu..
Aradığı şeyin ne olduğunu kendisi de bilmiyordu.
Belki bir suç arıyordu. Belki Selvi’nin yüzündeki o gülümsemenin sebebini. Belki de kendi içinde büyüyen huzursuzluğa bir bahane.
Ama bulacaktı.
Bulamazsa da yaratacaktı.
Çünkü Cemile’nin Selvi’ye karşı vicdanı yoktu. Kızın yüzünde gördüğü küçücük bir mutluluk bile kendisine hakaret gibi geliyordu.
“Ne gülüyorsun sen öyle?” diye söylendi kendi kendine.
Selvi'nin yatağının başucunda duran eski kumaş parçasını kaldırdı.
Sonra gözüne bir şey ilişti.
Yere düşmüş, yarısı yatağın altına girmiş bir kâğıt...
Cemile eğilip aldı.
Kâğıdı çevirdi.
Üzerinde isim yoktu.
Ama daha ilk satırını okuduğunda yüzündeki ifade değişti.
“Ben gidiyorum… Ama Allah nasip ederse geri döneceğim.. Geri döndüğümde..”
Cemile’nin gözleri büyüdü.
Kâğıdı biraz daha açtı.
Okudukça dudaklarının kenarında tuhaf bir gülümseme belirdi. Aslında mektubun hiç bir yerinde ne Selvi'nin ismi, nede Halil İbrahim'in ismi geçiyordu.. Halil İbrahim mektubu yazarken her ihtimali düşünmüştü, düşünmesine de.. Cemile'nin ne kadar şeytan olduğunu bilmiyordu..
“Beni beklersen…”
Cemile'nin gözleri parladı.
“Bekleyecekmiş…”
Mektubu avucunun içinde buruşturdu.
"Kahbenin kızı... Yok öyle.. Ben sevdiğimle evlenemedim, sen kim oluyorsun da sevdiğinle evleneceksin.. Benim adımda Cemileyse senin o hayallerini başına yakmasını bilirim.."
Bilirdi en iyi bildiği şeylerden biriydi zaten..
Camın kenarına geçip bekledi.. Önce kocasının önüne koyacaktı mektubu.. Önce onu salacaktı üstüne.. Sonrası zaten kolaydı.. Kör topal, yaşlı demeden verirdi birine.. Görsündü o zaman sevdalanmak neymiş...
Kocasının eve geldiğini gördüğü anda perdeyi kapatıp evin içinde dönmeye başladı..
Cemile, kocasının kapıdan içeri girdiğini görünce yüzüne sahte bir telaş yerleştirdi. Mektubu avucunun içinde sımsıkı tutuyor, sanki elindeki kâğıt değil de büyük bir suçun deliliymiş gibi davranıyordu.
Kapı açıldı.
Hüseyin içeri girer girmez Cemile'nin karşısına dikildi.
“Ne oldu yine? Niye böyle dönüp duruyorsun?”
Cemile hemen ellerini göğsünde birleştirip iç çekti.
“Ne olacak…”
Adam kaşlarını çattı.
" Vay başımıza gelenler... Ben nasıl söyleyeyim şimdi sana.. Kızının odasında mektup buldum. Kaçıp gidecekmiş buralardan.." Birin yanına bin katıp konuşmaya başladı..
Adamın yüzü sertleşti.
“Cemile, ne diyon sen? Ne mektubu? Kim kime kaçıyormuş?.”
Cemile, tam istediği cümleyi duyunca başını öne eğdi.
“Ben de kızımızın böyle bir şey yapacağına inanmak istemedim. Ama al bak işte odasında mektup buldum.. Allah bilir kaç zamandır konuşuyorda bizim haberimiz yok..”
Cahillik her zaman başa beladır diye boşa dememişler.. Hüseyin'in okuma yazması yoktu.. Cemile’nin uzattığı kağıt parçasını eline alıp sanki okuyormuş gibi sağa sola çevirip sinirle duvara fırlattı..
Karısının yalan söyleyecek hali yoktuya.. Ne söylediyse o yazıyordur..
"Selvi!! Gel kız buraya çabuk.. Senin ananın.." diyerek ölmüş anasına küfür savurdu..
"Evde değil.. Ferdi'yi peşine takıp gitti.. Asker kınası varmış.. Baban kızar gitme dedim ama, beni dinleyen mi var.. Görüyon işte bak evlat diye büyüt besle arkamızdan iş çevirsin.. Seni köyün diline düşürsün.. Millet duyarsa ne dicek? Hüseyin'in kızı kaçmış, babasını atasını yok sayıp gitmiş.."
Yılan diliyle kocasını bir güzel zehirledikten sonra köşesine geçip oturdu.. Bundan sonra olacakları keyifle izleyecekti..
Hüseyin'in öfkesi büyüdükçe Cemile'nin yüzündeki memnuniyet de büyüyordu.
Selvi ise hiçbir şeyden habersiz, Ferdi'nin elinden tutmuş, evin biraz ilerisindeki kalabalığın arasında durmuştu.
Davulun sesi uzaktan uzaktan geliyordu.
Halil İbrahim'in asker kınası yakılıyordu.
Selvi'nin gözleri onu arıyordu.
Bir ara buldu da...
Kalabalığın arasından Halil İbrahim'in yüzüne baktı.
Halil İbrahim de onu gördü.
İkisi de konuşmadı.
Ama Selvi'nin dudakları sessizce kıpırdadı.
"Bekleyeceğim."
Halil İbrahim duymadı.
Ama anladı.
En azından öyle sandı.
O sırada evin içinde kopan fırtınadan ikisinin de haberi yoktu..
Hüseyin, yerdeki mektuba bakıp tekrar karısına döndü.
"Sen ne diyorsun Cemile? Kız kiminle konuşmuş?"
Cemile başını iki yana salladı.
"Ben nereden bileyim? Mektupta isim yok. Ama belli değil mi? Birileriyle anlaşmış. Kaçıp gidecek. Ben senin yerinde olsam o kaçıp gitmeden bağlarım başını.. El kapısına bi gitsin de görsün babayı rezil etmeyi.."
Ağzından ne zaman hayırlı bir laf çıkmıştı ki zaten? Zehrini akıttıkça akıttı..
"Doğru söylüyon.. Rahatlık batmış.."
Ahh Selvi ahh.. Ne zaman rahat yüzü görmüştü ki batsın?
Ama babası öyle diyordu işte.. Adı baba sadece..
Cemile'nin sesinde öyle bir sakinlik vardı ki...
Sanki birazdan yaşanacakların sorumlusu kendisi değilmiş gibi.
Hüseyin'in eli titredi.
"Benim kızım..."
diye mırıldandı.
Sonra birden kapıya yöneldi.
Selvi'yi beklemeye başladı.
Dakikalar geçmek bilmiyordu.
Cemile ise sessizce oturmuş, kocasının öfkesini beslemek için doğru zamanı kolluyordu.
Sonunda kapı açıldı.
Ferdi içeri girdi. Ardından Selvi.
Selvi'nin yüzünde hâlâ o küçücük mutluluk vardı.
Ama babasının yüzünü görünce tebessümü yavaş yavaş kayboldu.
"Baba?"
Hüseyin cevap vermedi.
Selvi birkaç adım daha attı.
"Ne oldu?"
Hüseyin yerde duran mektubu gösterdi.
"Bu ne?"
Selvi'nin gözleri kâğıda kaydı.
Bir anda yüzündeki bütün renk çekildi.
Mektubuydu.
Halil İbrahim'in mektubu.
Selvi'nin günlerdir göğsünün içinde sakladığı, geceleri yorganın altında defalarca okuduğu mektup...
Yere düşmüştü. Bulunmuştu.
"Ben..."
Cümlesi yarım kaldı.
Hüseyin bir anda öfkeyle üzerine yürüdü.
"Sen ne?"
Selvi geri çekildi. Ama bundan sonra olacakları çok iyi biliyordu.. Aynı sahneleri kaç kez yaşamıştı.. Kaç kez 'benim bir suçum yok' demişti de duyan olmamıştı..
İlk kez kendini savunmak istemedi.. Ne olacaksa olsun diye geçirdi içinden.. Yerdi dayağını geçerdi odasına, sessiz sessiz ağlardı.. Hep öyle yapmıyor muydu zaten?
Hem Halil İbrahim dönünce kurtulacaktı tüm bunlardan..
Hüseyin'in sesi evin içinde yankılandı.
Ferdi anasının güvenli kollarına kendini bıraktı.. Selvi'nin yiyeceği dayağı izleyecekti..
Cemile ise tek kelime etmeden izliyordu.
Selvi'nin gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Ama tek kelime etmedi..
Hüseyin'in eli havaya kalktı.
Selvi gözlerini kapattı.
Ama beklediği tokat gelmedi.
Hüseyin bir an durdu.
“Sen...”
Sesi öfkeyle titriyordu.
“Sen kiminle konuşuyorsun?”
Selvi başını kaldırdı.
“Kimseyle...”
“Yalan söyleme!”
“Yalan söylemiyorum baba.”
“Baba deme bana lan!”
Selvi'nin dudakları titredi.
İşte o iki kelime...
Baba deme bana.
Oysa Selvi'nin hayatında söylemek istediği en güzel kelimeydi baba.
Bir kere olsun sarılıp “Babam,” demek istemişti.
Bir kere başını göğsüne yaslayıp çocuk gibi ağlamak istemişti.
Ama şimdi o kelime bile suç olmuştu.
Babasının Selvi'ye attığı tokadın sesi, evin içinde yankılandı..
Selvi sendeleyip duvara çarptı.
Hüseyin onu kolundan çekip ortaya getirdi.
“Ben seni bunun için mi büyüttüm? Elin adamlarıyla mektuplaş diye mi? Orospumu olacan başımıza?”
Bir babanın evlada söylemeyeceği ne kadar kötü kelime varsa Hüseyin'in ağzından bir bir dökülüyordu.. Selvi sustukça cezası daha da ağırdı.. Yerde acıyla kıvranırken babası belinden çıkarttığı kemerle dövmüştü.. Nerden bilsin ki bundan sonra bu acıya da alışacağını..