7. Bölüm

1900 Words
Susmak acıyı hafifletmezmiş.. Öyle olsaydı Selvi sustukça canının acısı bir an hafifler, bir an nefes alabilirdi.. Yerde gözleri acıdan kapandı da, bir Allahın kulu elini uzatıp yardım etmedi.. Babası Hüseyin sinirle kapıyı kırarcasına çarparak evden çıktı.. Ferdi... belki yaşı küçüktü, ama vicdanı yoktu.. Yerde eli yüzü kan içinde yatan Selvi'nin üzerinden geçip odasına giderken tek derdi "Ana sabah beni okula kim götürecek?" olmuştu.. Cemile bir an.. Bir an acaba fazlamı oldu diye düşündü, yerde yatan Selvi'nin yüzüne bakınca.. Ama o an o kadar kısaydı ki anında vazgeçti.. Çünkü aynısını yaşamıştı.. Kimse onada yardım etmemişti.. Yaptığından zerre pişmanlık duymadan odasına geçip yatağına uzandı.. Evde bir sessizlik çöktü. Öyle huzurlu, insanın içini dinlendiren cinsten değildi bu sessizlik. Duvarların bile duyduklarını unutmak istediği, herkesin kendi günahını yorganın altına sakladığı türdendi. Selvi hâlâ yerde yatıyordu. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Dakikalar mı olmuştu, saatler mi? Başını kaldırmaya çalıştığında şakaklarına saplanan ağrı yüzünden yeniden gözlerini yumdu. Dudaklarının kenarındaki kan kurumuş, yanağındaki yaşlarla birbirine karışmıştı. Her nefes alışında göğsü sızlıyor, kollarını oynatmaya çalıştığında canı yanıyordu. Ama en çok da içi acıyordu. İnsan babasından korkar mıydı? Korkardı elbet. Ama Selvi'nin korktuğu yalnızca babasının yeniden gelip kendisini dövmesi değildi. Asıl korktuğu, bir gün gerçekten de babasının kendisini öldüreceği ve ardından herkesin hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edeceği düşüncesiydi. Bu hayatta hiç mutlu gün yüzü görmeden ölüp gitmekti.. Ferdi sabah okula gidecekti. Cemile yatağında rahatça uyuyacak Hüseyin belki kahvede çayını içecek, yada gidip bir yerde demlenip geri gelecekti.. Peki ya Selvi? O, yine bir köşede acısını saklayacak, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi kalkıp evin işlerini yapacaktı. Çünkü bu evde Selvi'nin canının yanması kimsenin umurunda değildi. Yavaşça parmaklarını yere bastırdı. Dirseklerinden destek alarak doğrulmaya çalıştı. Başaramayınca dişlerini sıktı, bu kez duvardan güç aldı. Birkaç kez sendeledi ama sonunda ayağa kalkabildi. Bir kez daha anlamıştı, düştüğünde yanında kimsenin olmayacağını.. Tutunacak bir el bulamayacağını.. Sendeleyerek odasına gidip kendini yatağın üzerine bıraktığını sanarak gözlerini kapattı.. Oysaki daha yatağa bir kaç adım kala bacakları yürümeyi bırakmıştı.. Kuru tahtanın üzerinde sabaha kadar uyudu.. Tabi bu uykuysa.. Pencerenin yırtık perdesinden sızan solgun ışık, odanın tahta zeminine düşüyor, duvarın dibine kıvrılmış bedenini aydınlatıyordu. Üzerindeki ince hırka bir yana kaymış, saçları yüzüne yapışmıştı. Gece boyunca kaç kez uyanmış, kaç kez acıdan inlemişti, kendisi bile bilmiyordu. Sabaha kadar 'ana' diye sayıklayıp durdu. Dili damağına yapışmıştı. Boğazından tek bir ses çıkarmak bile canını yakıyordu. Yine de dudakları aralandı. "Ana..." Sesi o kadar cılız çıkmıştı ki kendi kulağı bile duymadı. Gözlerini kapattı. Ne diye çağırıyordu ki? Sanki gelecekti.. Ne zaman gelmişti de şimdi gelecekti.. Daha beş yaşında bırakıp gitmişti Selvi'yi.. Ölüm Allahın emri olmasaydı hangi ana bırakıp giderdi.. Ama Selvi öyle bir haldeydi ki ölmüş anasını suçlamaktan başka bir şey yapamıyordu.. Sonra Cemile ana gelir mi diye düşündü.. Ah bu can, yandıkça yanıyordu.. Sonra aklına geldi.. Zaten herşey onun yüzünden olmamışmıydı? Dün gece yerde yatarken de oradaydı Cemile. Görmüştü onu. Kanını, gözyaşlarını, titreyen ellerini görmüştü de dönüp gitmişti. Şimdi mi gelip saçını okşayacaktı? Güldü. Daha doğrusu gülmeye çalıştı. Dudaklarının kenarındaki yara sızlayınca yüzü buruştu. "Ulan Selvi," diye fısıldadı kendi kendine. "Senin de aklın hiç başına gelmiyor ha... İnsan bir kere anlar. Bir kere!" Bir damla yaş kulağının dibine doğru süzüldü. "Ne diye hâlâ ana diyorsun? Ne diye hâlâ baba diyorsun?" Soruların cevabını biliyordu. Ama insanın canını en çok da bildiği şeyler yakıyordu. Çünkü Selvi, ne kadar kötü davranırlarsa davransınlar, içinde küçücük bir umut taşımıştı hep. Belki bir gün Cemile'nin yüreği yumuşardı. Belki Hüseyin, kızının yüzüne bakıp yaptığına utanırdı. Belki bir gün sofraya oturduğunda biri ona da, "Kızım, sen de yoruldun mu?" diye sorardı. Meğer insanın umudu da kendisi gibi garibanmış. Kime elini uzatsa eli boş kalıyordu. Bu haldeyken bile yerinden kalkabilse kalkıp da iş yapacaktı.. Sanki bunca yapmasına rağmen kime yarandıysa.. Gözlerini açtığında yatağın üzerinde olduğunu düşünürken, kuru tahtanın üzerinde olduğunu fark etti.. Keşke sadece bunu fark etseydi iyiydi.. Belinden aşağısı ıslaktı.. Yediği darbelerden hiç bir şey hissetmemiş gece altına işemişti. Belinden aşağısına yayılan ıslaklığı hissedince önce ne olduğunu anlayamadı. Sonra başını güçlükle çevirip altına baktı. Anladı. Yüzündeki ifade bir anda değişti. İnsan bazen öyle bir utanırdı ki, yer yarılsa da içine girse isterdi. Selvi'nin de o an istediği buydu işte. Yer yarılsın, kendisini yutsun, bir daha da kimse onu bulamasın. Dün gece yediği dayak yetmemiş gibi bir de bu vardı başına gelen. Dudaklarını birbirine bastırdı. Ağlamamak için direndi. Zaten gözlerinden yaş akıtacak hâli kalmamıştı ki insanın... Ama gözyaşı dediğin de söz dinler miydi? İnsanın en güçsüz anını kollardı sanki. "Allah'ım, sen beni neyle sınıyorsun?" Sesi odanın içinde kayboldu. "Ben ne yaptım sana? Ne yaptım da şu dünyada bir gün yüzü görmedim?" Cevap gelmedi. Duvarlar susuyordu. Tavan susuyordu. Herkes susuyordu da Selvi'nin içindeki o küçücük kız çocuğu bir türlü susmuyordu. O kız hâlâ annesinin gelip kendisini kucağına almasını istiyordu. Hâlâ babasının başını okşamasını bekliyordu. Hâlâ birinin, herhangi birinin, "Korkma kızım, ben buradayım," demesini istiyordu. Ama kim gelecekti? Kimin umurundaydı Selvi? Dişlerini sıkarak dirseklerinin üzerinde doğrulmaya çalıştı. Kolları titredi. Bir kez daha denedi. Bu kez duvarın dibindeki eski sandıktan destek aldı. Ayağa kalkar kalkmaz başı döndü, gözlerinin önü karardı. Elini duvara dayayıp bekledi. Birazdan geçerdi. Her şey geçerdi zaten. Açlık geçerdi, dayak geçerdi, aşağılanmak geçerdi. Geçmeyen tek şey insanın içinde birikenlerdi. O da kime anlatacaktı? Kime anlatınca "Üzülme buda geçer" diyecekti.. Ölmüş anası mı? Babası zaten anlatacaklarını daha ağzından çıkmadan yumruğuyla susturuyordu. Cemile'ye mi? O, Selvi'nin gözyaşlarını görünce mendil uzatacak bir kadın değildi. Ağladığı için bir de tokat atacak kadındı. Abileri uzaktaydı.. Belki onlar burada olsaydı dün gece bu dayağı yemezdi.. Cemile bu kadar kolay babasını kandıramazdı.. Ama onlara söyleyemezdi ki, telefonu kullanması bile yasaktı.. En son Halil İbrahim'in evinde konuşmuştu.. O günden sonrada bir kez olsun seslerini duymamıştı.. Yavaşça sandığın kapağını açtı. İçinden eski, solmuş bir elbise çıkardı. Bir de yırtık, eski havlu... Duş almak istedi.. Ama banyonun sobasını yakıp su ısıtacak hali yoktu ki.. Titreyen elleriyle üzerindekileri değiştirmeye çalıştı. Belindeki ağrı yüzünden her hareketinde dişlerini sıktı. Bir ara canı öyle yandı ki istemsizce ses çıkardı. Hemen sustu sonra.. Sanki biri duyarsa yeniden dövecekmiş gibi... İnsan kendi evinde bile acısını gizler miydi? Gizlerdi. Selvi gizliyordu işte. Üzerini değiştirdikten sonra ıslak kıyafetlerini bir kenara koydu. Yerdeki izleri temizlemek için odanın köşesindeki bezi aldı. Dizlerinin üzerine çöktüğünde gözleri doldu. Belini doğrultamıyor, kollarını rahatça hareket ettiremiyordu. Ama temizleyecekti. Temizlemesi lazımdı.. Cemile görürse altına kaçırdığını tüm köye rezil ederdi.. Sidikli Selvi diye milletin ağzına laf verirdi.. Oğlunun yaptıklarını gizlerken, Selvi'nin yaptıklarını tefe koyup çalardı.. Selvi zorla yeri silmeye çalışırken dışarıdan gelen gök kürültüsüyle bir anda korkudan sıçradı.. Gök gürültüsüyle irkilen Selvi, elindeki bezi öyle bir sıktı ki parmaklarının arasındaki eklemler bembeyaz kesildi. Başını kaldırıp küçücük pencereye baktı. Gökyüzü kapkara olmuş, rüzgâr pencerenin eski tahtalarını zangırdatmaya başlamıştı. Birazdan yağmur yağacaktı. Hem de öyle böyle değil, bardaktan boşalırcasına... Selvi'nin aklına ilk gelen şey, dışarıda asılı duran çamaşırlar oldu. Ulan kızım, senin derdin de hiç bitmiyor ha! İnsan bu hâliyle bile çamaşır düşünüp durur muydu? Düşünürdü. Çünkü Selvi'nin sırtına öyle bir hayat yüklemişlerdi ki, kendi canının yanmasını düşünmeye bile hakkı yoktu. Yerdeki son ıslaklığı da silip bezi kenara bıraktı. Doğrulmak istedi ama beline saplanan ağrı yüzünden olduğu yerde kaldı. "Ah anam..." Dudaklarından istemsizce dökülen kelimeyle gözleri doldu. "Senin kızın çok yoruldu be ana..." Bir an sustu. Sonra burnunu çekip kendi kendine söylendi. "Ne diye söylüyorsam sanki duyacak! Ölüye seslenmekten başka işim kalmadı zaten." Kendi kendine kızdı. Ağlamasına kızdı. Acımasına kızdı. Hatta annesini özlediği için bile kendine kızdı. Sanki bütün bunların suçlusu kendisiymiş gibi.. Çok geçmeden bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başladı. Selvi karşısında duran küçük kırık aynadan yüzünü gördü bir an.. Ah görmeseydi daha iyiydi sanki.. Yüzüne bakılacak hal kalmamıştı.. O çimen gözleri kıpkırmızı olmuş, şişkinlikten zor görüyordu. Dudağının kenarından akıp giden kan kurumuş, yüzünde ki morluklar bir bir ortaya çıkmıştı.. Sanki gördüğü kendi sıfatı değildi.. Gece karşısına çıksa korkardı valla.. Gözlerini kaçırıp dışarı baktı.. Yağmuru sevmiyordu, korkuyordu.. Ama sanki çıkıp ıslansa iyi gelecekti.. Hem ıslanırsa kimse anlamazdı da gece altına işediğini.. Zorlanarak ayağa kalktı.. Belindeki ağrıya rağmen kapıya yöneldi. Her adımda yüzü buruşuyor, sanki beline görünmez bir bıçak saplanıyordu. Kapıyı açtığında yağmur yüzüne çarptı. Bir an öylece kaldı. Gökyüzü sabah olmadan geceye dönmüştü. Rüzgâr ağaçları sağa sola savuruyor, bahçedeki toprak çamura dönüşüyordu. Çamaşırlar ipte çırpınıyor, bazıları çoktan yere düşmüş duruyordu. Selvi'nin aklına kendisi gelmedi. Yine gelmedi. Hırkasını başına çekip dışarı fırladı. Yağmur saçlarını bir anda ıslattı. İnce elbisesi bedenine yapışırken ayaklarının altındaki çamur kayıyordu. Yine de koşmaya çalıştı. İlk çamaşırı yerden aldı, ardından ikincisini... Belindeki sancı her hareketinde biraz daha artıyordu. Elindeki çamaşırlar çamura bulandı. Avuçları ıslak toprağa gömüldü. Belindeki ağrı öyle bir saplandı ki ağzından boğuk bir çığlık çıktı. "Ah!" Bir eliyle belini tutup diğer eliyle yerden destek almaya çalıştı. Ama kollarında kuvvet kalmamıştı. Birkaç kez denedi, her defasında yeniden çöktü. Dişlerini sıkarak yeniden eğildi. Belinden yükselen sancı öyle şiddetliydi ki gözlerinin önünde beyaz ışıklar uçuştu. Bir eliyle dizine tutunup diğer eliyle çamura gömülmüş gömleği çekti. "Allah'ım, şu gömleğin de canı çıksın!" Sinirle çektiği gömleğin kolu elinde kaldı. Selvi bir an öylece baktı. Sonra, hâline bakmadan güldü. "Ha! Güzel! Tamam, senin de benden aşağı kalır yanın yokmuş. Sen de parçalandın sonunda!" Gülüşü yarım kaldı. Yağmur hızlanıyordu. Selvi başını kaldırıp gökyüzüne baktı. "Tamam be Allah'ım!" diye bağırdı birden. "Tamam! Daha ne istiyorsun benden?" Sesi rüzgârın içinde kayboldu. "Al işte! Yerdeyim! Kalkamıyorum! Şimdi mutlu musun?" Dudakları titredi. Başını öne eğdi. "Ben yoruldum be..." Bu kez sesi çıkmamıştı bile.. Sonra söylediği her söz için pişmanlıkla "Affet Allahım.. N'olur affet.." diye hayıflandı.. Amacı isyan etmek değildi.. Ama kaldıramıyordu.. Yada o öyle sanıyordu.. Başına gelen en ağır yükün bu olduğunu sanıyordu.. Nerden bilsin hayat onu daha nelerle sınayacaktı.. Dizlerinin üzerindeki çamura baktı. Ellerini kaldırıp avuçlarına bulaşan toprağı gördü. Çocukluğundan beri elleri böyleydi onun. Ya çamaşır yıkamaktan buruşurdu parmakları ya hamur yoğurmaktan unlanırdı. Ya da yer silmekten kızarırdı avuç içleri. Bir gün olsun bu eller birinin başını okşamış mıydı? Bir gün olsun birisi onun ellerini tutup, "Sen otur kızım, ben yaparım," demiş miydi? Hatırlamıyordu. Belki de hiç olmamıştı böyle bir şey. Selvi, çamura bulanmış çamaşırları göğsüne bastırdı. Sonra birden aklına kesik kesik anılar geldi.. Annesinin yağmur altında ıslanırken söylediği o kelime.. "Yağmur kimine rahmet, kimine felekat olur.. Ama toprağın altından neyi çıkartacağını kimse bilemez" demişti.. O gün anlamamıştı.. Şimdide anlamadı aslında.. Ama toprağın altından anasını çıkartsa kendi elleriyle geri gömerdi.. "Şimdiye kadar niye gelmedin" diye.. Selvi kafasını gökyüzüne doğrultup baktı.. Gökyüzü sanki birine öfkelenmiş gibiydi.. Gözü kararmış, ışıklar saçıyor gibiydi.. Her yağmur damlası toprağı döver gibi düşüyordu.. "Sende mi bana kızdın? Sen de vur, valla kaçmıyorum vur vurabildiğin kadar.." Korkmasa çamurun üzerine uzanıp öylece kalacaktı.. Ama biliyordu ki onu bu çamurun içinden gelip kimse çıkartmazdı.. "Kalk kızım kalk.." Acıdan gözleri kararsa da kendini doğrultabildi. "Yürü Selvi," dedi kendi kendine. "Yürü kızım. Bir de burada kalıp geberme başımıza! Bu yağmurda geberip gidersen valla arkandan küfrederler.. Mezarını kazmaya gelen de olmaz.. İtler yer ölünü.." Çamaşırları kucağına doldurdu. Yağmur yüzüne vuruyor, saçlarından süzülen sular gözlerine doluyordu. Islak hırkası omuzlarına ağır gelmeye başlamıştı. Kapıya kadar yürümek için bütün gücünü topladı. Tam bahçenin ortasına geldiğinde gök gürledi. Selvi'nin bütün bedeni irkildi korkuyla.. Selvi istemsizce gözlerini kapattı, elleriyle başını korudu. O an yine çocukluğuna gitti. Anasının sağ olduğu zamanlara... Yağmur yağdığında anası onu kapının önünden içeri çağırırdı. Selvi de ıslanmak için inadına kaçardı. Anası arkasından seslenirdi. "Selvi! Gel içeri kızım, hasta olacaksın!" O da dönüp gülerdi. "Olmam ana!" Sonra anası yakalardı onu. Islak saçlarını havluyla ovalar, üşümesin diye kendi yeleğini üzerine geçirirdi. Ne güzelmiş insanın bir zamanlar çocuk olması. Ne kötüymüş büyümek. Çünkü büyüyünce insan anlıyordu ki, bazı sesler bir daha hiç duyulmuyordu. Bazı eller bir daha saçını okşamıyordu. Bazı kapılar, insan ne kadar beklerse beklesin açılmıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD