Ahh bu kız akıllanmaz.. Vallahi de, billahi de akıllanmaz..
Günlerce gözünü açamadan yatakta yattı.. Babası Hüseyin'in vicdan kırıntısı varmış da onbeş gün sonra hastaneye götürmeyi akıl etti..
"Ölmesini mi beklediniz hastaneye getirmek için?" diye soran doktora hiç utanmadan yalan konuştu..
"Doktor bey ben memlekette değildim.. Anası da yol bilmez iz bilmez getirememiş.."
Doktor yalan söylediğini biliyordu bilmesine ama Selvi konuşmuyordu ki. Vücudundaki izleri sorduğunda düştüm demişti.. Zaten Hüseyin'in meymenetsiz yüzüne görünce insanlar bir şüphelenmiyor değildi..
On gün Selvi hastanede kaldı..
Kızcağızın bedenindeki yaralar yavaş yavaş iyileşmeye başlamıştı da ya ruhundakiler? Onları hangi doktor saracaktı? Hangi ilaç dindirecekti, babasının ellerinden kalan acıyı? İnsan, kendisini koruması gereken adamdan böyle bir yara alınca, bir daha kime güvenirdi ki?
Selvi, hastane odasının beyaz tavanına bakıp duruyordu. Ne ağlıyordu ne konuşuyordu. Hemşireler bir şey sorduğunda başını sallıyor, doktorlar yanına geldiğinde gözlerini kaçırıyordu. Sanki konuşursa başına gelenleri anlatmak zorunda kalacak, anlatırsa da bütün o acıları yeniden yaşayacaktı. O yüzden susuyordu. Zaten susmaya alışkındı bu kız. Evde de susmuştu, babasının karşısında da susmuştu. Belki bir gün susarsa herkesin öfkesi diner, herkes onu rahat bırakır sanmıştı. Meğer insan sustukça bazıları daha da cesaretlenirmiş.
Hüseyin ise hastaneye geldiğinde babalığını hatırlıyor, evin kapısından içeri girince unutuyordu. Doktorun yanında Selvi'nin hâlini soruyor, başkalarının gözü önünde kızına üzülüyormuş gibi yapıyordu. Hatta bir keresinde yatağının başına oturup elini tuttu.
"Nasıl oldun kızım?"
Selvi, babasının eline baktı. O elleri tanıyordu. Saçını okşaması gereken, düştüğünde kaldırması gereken, korktuğunda arkasında durması gereken ellerdi bunlar. Ama aynı eller yüzünden günlerce gözünü açamamıştı.
Elini yavaşça çekti.
Hüseyin'in yüzü asıldı. Kızının kendisinden korktuğunu anlamıştı belki ama anlamak işine gelmiyordu.
"Bir de elimi mi itiyorsun? Bunca masraf ediyoruz, bir hâlini hatırını soruyoruz, yaptığın işe bak!"
Selvi başını çevirdi. Babası, kızının kendisinden korktuğu için elini çektiğini bile anlayamayacak kadar kendi öfkesine esirdi. Ona göre suç her zaman Selvi'nindi. Kız nefes alsa bir kusur bulur, sussa başka bir kabahat çıkarırdı. Çünkü bazı babalar evlat yetiştirmezdi; kendi öfkelerini boşaltacak birini büyütürlerdi.
Neyse ki o sırada hemşire içeri girdi de Hüseyin daha fazla konuşamadı. Yoksa Selvi'nin hastane yatağında bile huzur bulmasına izin vermeyecekti.
Onuncu günün sabahında doktor, Selvi'nin taburcu olabileceğini söyledi. Yaraları biraz olsun toparlanmış, ciğerleri nefes almayı tekrar hatırlamıştı.. Eve döndüğünde dinlenmesi, ilaçlarını düzenli kullanması ve bir süre ağır iş yapmaması gerekiyordu.
Doktor bunları Hüseyin'e tek tek anlattı.
"Özellikle dikkat edin. Kızınızın ciğerleri tam iyileşmedi.. Öksürük krizleri uzun sürerse bir sıkıntı olursa beklemeden getirin."
Hüseyin başını salladı.
"Merak etmeyin doktor bey, gözüm gibi bakarım."
Ahh, şu yalanlar yok muydu? İnsan bazen bir yalanın içine bu kadar rahat nasıl sığardı, aklı almıyordu. Gözün gibi bakacak olsaydın Hüseyin, kızın on beş gün boyunca yatakta canıyla uğraşırken neredeydin? Gözün gibi bakacak olsaydın, hastaneye getirirken neden kendi evladının hâlini değil de başkalarının ne düşüneceğini hesapladın?
Ama işte, insanın yüzü kızarmayınca dili de pek güzel dönüyordu.
Hele bi gitsinler di eve, valla ölse getirmezdi.. Daha hastaneden çıkmadan
"Altı aylık paramı senin yüzünden hastaneye verdim.. Keşke geberseydin.." demişti..
Selvi'nin bu lafa canı yanmadı bile.. Zaten kendisi de Allahtan sürekli aynı şeyi diliyordu..
Evin kapısından içeri girdiğinde Cemile mutfaktaydı. Başını uzatıp Selvi'ye şöyle bir baktı.
"Oo kimler gelmiş... Hastanede de oynaş buldun sandım.. Bi gittin maşallah, gelmeyi unuttun.. Hiç düşünme evdekiler ne yapıyor? Ne ediyor?"
İnsan duyduklarına inanmakta güçlük çekiyordu. Daha on gün önce hastane yatağında yatan, bedenindeki yaralar yüzünden doğru dürüst hareket edemeyen bir kızdı karşısındaki. Cemile'nin aklına gelen ilk şey, Selvi'nin sağlığı değil, evin işiydi. Sanki tatile gitmiş gibi konuşuyordu..
Selvi cevap vermedi.
"Duymuyor musun beni?" dedi Cemile. "Sana söylüyorum!"
Hüseyin de kapının yanında dikilmiş, olan biteni izliyordu. Bir kere olsun karısına dönüp, Kız daha yeni hastaneden çıktı, bırak dinlensin, demedi. Kızının yanında durmak aklının ucundan bile geçmedi.
Selvi odasına doğru yürüdü. Her adımı canını yakıyordu. Yatağına ulaşıp kendini üzerine bıraktığında gözlerini kapattı.
Ah be Selvi...
Senin suçun neydi de bu dünyaya geldiğinde kimse sana sahip çıkmadı? Bir çocuğun başını okşamak bu kadar mı zordu? Bir babanın, kızının yüzüne bakıp da kendinden utanması için daha ne olması gerekiyordu?
* * * * *
Hüseyin kahveye gittiğinde asker arkadaşı onu bekliyordu.. Haftalar önce Hüseyin'le konuşmuş ama Hüseyin kabul etmemişti.. Şimdi ise Yalçın'ı konuşmak için o çağırmıştı. Bundan yaklaşık bir ay önce Yalçın köye gelmiş, o gün görmüştüler birbirlerini.. Yıllar sonra iki arkadaş sohbet ederken konu çocuklara gelmişti.. Yalçın'ın bir oğlu vardı Murat... Murat öğretmendi.. Zaten oğlunun görevi bu köye çıktığı için gelmişti Yalçın da.. Murat evlenip boşanmış, yirmiyedi yaşındaydı.. Ama biraz hayırsızdı.. Yalçın oğlu tekrar evlenirse, düzeleceğini düşünüyordu.. Daha doğrusu evlendirip karısınıda alıp kendi evine gitmek istiyordu. Karısı 'oğlumu yalnız bırakmam' dediği için peşinde sürükleniyorlardı.. Hüseyin'in kızı olduğunu öğrenincede hemen dünür olmuştu.. O gün Hüseyin kabul etmemişti..
Çünkü oğulları giderken 'sakın biz gidiyoruz diye Selvi'yi evlendirmeye kalkma yaşı küçük.. Valla senden şikayetçi oluruz" demişlerdi.. Oğlullarının korkusuna o gün 'yaşı küçük kızımın' diyerek kabul etmemişti.. Ama şimdi kendince işler değişmişti.. Selvi kaçmayı düşünmüştü.. Oğulları sorarsa "Bacınız kaçıp sizi rezil edecekti." diyecekti.. Hüseyin, Yalçın'ın karşısına geçip oturdu. Bir süre lafı geveleyip durdu.. Tabi adama bir anda 'gel kızımı alın' diyemezdi ya.. Selvi'nin hastalandığından konuyu açıp, üstüne bir de
Cemile'yi üstü kapalı kötülemeye başladı..
"Üvey ana işte hiç kendi evladı gibi bakar mı? Kız hastalandı, elinde avucumda ne varsa gitti.." diyerek bir sonraki adımının hamlesini şimdiden yapmıştı.. Bir süre laf ortada dönüp dolaşsada Yalçın "Bak Hüseyin, ben sana kötü bir şey teklif etmiyorum. Oğlanın yaşı yirmi yedi. Öğretmen, işi gücü var. Bir evliliği oldu, yürümedi. Olur böyle şeyler. Herkesin başına gelebilir. Şimdi yeniden yuva kursun, karısıyla kendi düzenini kursun, biz de memlekete dönelim istiyoruz. Vallahi bizim de yaşımız ilerledi. İnsan bir yerde rahat etmek istiyor.”
Hüseyin, önüne bırakılan çaydan bir yudum aldı. Asıl söylemek istediğini dile getirmeden önce etrafına göz gezdirdi. Kahvede birkaç adam tavla oynuyor, iki kişi de pencerenin önünde memleket meselelerini tartışıyordu. Kimsenin kendilerini dinlemediğinden emin olunca sesini alçalttı.
"Bende isterim evladımın evlenip kendi yuvasını kurmasını.. Ama düğünde kolay olmuyor. Kızın çeyizi yok. Benim de düğün yapacak gücüm yok. Bırak düğünü kışı nasıl geçireceğim diye kara kara düşünüyorum. Odun yok, kömür yok.."
Yalçın, Hüseyin'in ne demek istediğini anlamıştı. Yıllardır tanıdığı adamın huyunu suyunu bilirdi. Hüseyin durduk yere çeyizden, düğünden, kışın soğuğundan bahsetmiyordu. Bir kapı aralıyordu kendince. Yalçın'ın o kapıdan içeri girip girmeyeceğini görmek istiyordu.
“Sen onları dert etme Hüseyin,” dedi çayından bir yudum alıp. “Biz öyle büyük düğün dernek peşinde değiliz. Oğlanın ilk evliliğinde de dünya kadar masraf ettik, sonu ne oldu? İnsan bazen ne kadar uğraşırsa uğraşsın nasibini bulamıyor. Bu sefer sade bir nikâh yaparız, iki aile arasında bir yemek veririz, olur biter. Çeyizmiş, altınmış, bunları da mesele değil. Alırız ne isterseniz.. Yeter ki evlatlarımız mutlu olsun..”
Hüseyin yalandan mahcup olmuş gibi yapsada istediğini almadan Selvi'yi vermeye niyeti yoktu. Yalçın'ın hemen kabul etmesi hoşuna giderken daha fazlasını neden koparmasındı?
Peki,” dedi sonunda, sanki büyük bir fedakârlık yapıyormuş gibi iç çekerek. “Madem sen de böyle uygun görüyorsun, biz de bir düşünelim. Ama kızın yaşı daha küçük. Bir de hastalıktan yeni çıktı. Kendine gelmesi lazım.”
Yalçın kısa bir süre sustu. Murat yirmi yedi yaşındaydı. Aralarında on bir yaş vardı. Üstelik Selvi'nin daha çocuk sayılabilecek bir yaşta olduğunu biliyordu. Yine de kendi hesabını yaptı. Murat'ın ilk evliliği yürümemişti. Belki genç bir kızla yeniden bir düzen kurar, belki de evliliğin sorumluluğunu alırdı. Hem Selvi'nin ailesi de razıysa kendisine düşen neydi?
“Yaşı küçük, doğru,” dedi.
“Ama biz de hemen yarın düğün yapalım demiyoruz. Önce bir tanışsınlar..”
Hüseyin bu söz üzerine hemen başını salladı.
“Tabii canım, tabii. Biz de kızımızın iyiliğini istiyoruz.”
Ah Hüseyin...
İnsan, kendi evladının iyiliğini istiyorsa önce onun ne istediğini sorardı. Sen daha Selvi'nin yüzüne bakıp hâlini hatırını sormamıştın. Hastaneden çıkalı kaç gün olmuştu? Kızın hâlâ nefes alırken göğsü ağrıyor, geceleri öksürükten uyuyamıyordu. Sen ise onun hayatını bir kahve masasında, iki bardak çayın arasında karara bağlıyordun.
Yalçın, "Ben bu akşam oğlanla konuşayım. Yarın da karımla beraber gelir, sizi ziyaret ederiz. Kızla da konuşuruz. Bakalım ne diyecek.”
"Tabi tabi buyurun gelin.." diyerek memnun bir şekilde çayını yudumladı..
Hem kızından kurtulacak, hem de öğretmen damadı olacaktı..
Kahveden çıktıklarında ikisinin de aklında başka hesaplar vardı. Yalçın, oğlunun yeniden evlenip hayatını düzene sokmasını umuyordu. Hüseyin ise kızının evden bir an önce gitmesini istiyordu. İkisi de Selvi hakkında karar veriyordu ama kimse Selvi'ye ne istediğini sormayı düşünmüyordu. Kendileri karar vermiştiler ya yeterdi..
Hüseyin eve döndüğünde Cemile, televizyonun karşına geçmiş uzanıyordu. Adamın yüzündeki gülümsemeyi görünce elindeki kumandayı yanına bıraktı.
“Ne oldu? Kahvede bir şey mi oldu da yüzün gülüyor?”
Hüseyin kapıyı kapatıp ayakkabılarını çıkardı. Önce mutfağa şöyle bir göz attı, sonra sesini alçalttı.
“Yalçın'la konuştum.”
Cemile'nin kaşları çatıldı.
“Hangi Yalçın?”
“Benim asker arkadaşım. Hani geçen geldiğinde anlatmıştım ya. Oğlu var öğretmen, Murat. Selvi'yi istiyorlar.”
“Selvi'yi mi?”
“Başka kimi isteyecekler? Benim başka kızım mı var?”
Cemile'nin yüzünde önce şaşkınlık, sonra hesaplı bir ifade belirdi. Selvi'nin evlenmesi fikri hiç de fena değildi. Evdeki işlerin çoğu onun elinden çıkıyordu ama bir gün gidecekti sonuçta.. Ama öğretmenle evlenecek olması hoşuna gitmedi.. Yaşlı, kör, topal.. Hatta kendi evliliği gibi üç çocuklu adama gitse daha çok hoşuna giderdi..
İyi de Hüseyin, kız daha çocuk. Bir de hastaneden yeni çıktı. Kim bilir ne zaman kendine gelecek?”
Hüseyin ters ters baktı.
“Sen ne zamandan beri Selvi'yi düşünür oldun?”
Cemile dudaklarını birbirine bastırdı.
“Ben düşünmüyorum da sonra başımıza iş açılmasın diyorum. Yarın öbür gün oğlanların kulağına giderse ne olacak? Senin oğulların boşuna mı tembihledi? Kızın yaşı küçük diye evlendirmeyecektin hani?”
Hüseyin'in yüzü bir anda sertleşti.
“Oğlanlar mı bakacak benim evime? Ben onların lafıyla mı yaşayacağım ömrümün sonuna kadar? Hem Selvi kendi kendine kaçmayı düşünürken iyi de ben evlendirmeye kalkınca mı kötü oluyorum?”
Cemile sustu.
Hüseyin'in bu işi bu kadar çabuk karara bağlayacağını tahmin etmemişti.
“Peki, kız kabul etmezse?” diye sordu.
Hüseyin'in yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.
“Ne demek kabul etmezse? Babası kim bu kızın? Benim dediğim olacak. Hem ona fikrini soran kim.. Ben ne dersem o olur..”
Tabi Selvi kimdi? Onun neden fikri sorulsun du.. Sanki bir ömrü o geçirecek değil mi?
O sırada Selvi, odasında yatağın kenarına oturmuş, doktorun verdiği ilaçlara bakıyordu. Şişelerin üzerindeki yazıları okuyamıyor, başı döndükçe gözlerini kapatıyordu. Göğsünün içinde hâlâ dinmeyen bir ağrı vardı. Bazen derin bir nefes almak istiyor ama ciğerleri buna izin vermiyordu.
Koridordan anne babasının sesleri geliyordu.
Önce pek kulak asmadı. Zaten bu evde kendisi hakkında konuşulmayan bir gün yoktu. Ya bir işi eksik yapmıştı ya bir söz söylemişti ya da nefes alırken bile birilerini rahatsız etmişti.
Sonra babasının sesi duyuldu.
“Öğretmenmiş oğlan. Maaşı da varmış. Evi barkı da var. Bizim kızın sırtı yere gelmez. Hem arada bize de gönderir para.. Öğretmen maaşı az değildir sonuçta..”
Selvi'nin eli, ilaç şişesinin üzerinde kaldı.
Hangi kız?
Kalbi öyle hızlı atmaya başladı ki göğsündeki ağrıyı bile unuttu. Biraz daha duyabilmek için yatağın kenarından kalkıp kapıya doğru yürüdü. Fakat iki adım sonra başı döndü. Duvara tutunmak zorunda kaldı.
Evlilik...
Babası onu evlendirmekten mi söz ediyordu?
Daha on altı yaşındaydı. Hayatında doğru dürüst bir gün yüzü görmemişti.
Şimdi de kendisini hiç tanımadığı bir adamın evine mi göndereceklerdi?
Gözleri doldu. O an aklına Halil İbrahim geldi.. 'Beni bekle' demişti.. Ama şimdi babası başkasından bahsediyordu..
Selvi ne zaman bir kapı açılsın diye dua etse, karşısına yeni bir duvar çıkıyordu..
Akşam yemeğine oturduklarında Hüseyin oğluna
"Git ablanı çağır gelsin.. Akşama kadar yattığı yeter.. Onunla konuşacaklarım var." diyerek gönderdi.
Selvi babasının ne konuşacağını biliyordu da, buna hiç hazır değildi.. El mecbur yatağından kalkıp mutfağa gitti..
"Yat yat nereye kadar kız? Anan mı yapacak bu işleri?" daha ilk dakikadan geldiğine pişman etmişti bile.. Selvi yere oturup sofra bezini üstüne çekti.. Canı yemek istemiyordu, ama birşey de diyemiyordu. Ağzına bir lokma almadan
"Yarın misafirimiz var, seni evlendireceğim.." demişti Hüseyin.. Sanki çok iyi bir şey söylüyormuş gibi..
Selvi'nin gözleri doldu. Bu kez başını eğmedi.
“Ben evlenmek istemiyorum. Daha hastayım. Hem...” deyip devamını getiremedim
Hüseyin elindeki kaşığı sertçe tahtanın üzerine koydu..
“Senin ne istediğin kimin umurunda kızım? Ben senin babanım. Senin iyiliğini senden iyi bilirim!”
Selvi irkildi ama sustu. Babasının sesini yükseltmesi bile göğsündeki ağrıyı artırmıştı.
“Benim iyiliğimi mi istiyorsun?” dedi kısık bir sesle.
Hüseyin'in gözleri öfkeyle büyüdü.
“Ne demek istiyorsun sen?”
Selvi'nin gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
“Beni hastaneye götürmek için on beş gün bekledin baba. Doktora yalan söyledin. Şimdi de tanımadığım bir adamla evlendirmek istiyorsun. Bu mu benim iyiliğim?”
Cemile elindeki kaşığı tabağa bıraktı.
Hüseyin bir an ne diyeceğini bilemedi. Kızının kendisine karşı böyle konuşmasına alışkın değildi. Selvi bugüne kadar susmuştu. Ağlamış, içine atmış, başını eğmişti. Şimdi ilk kez kendisine yapılanları yüzüne vuruyordu.
Ve Hüseyin, kendi suçuyla yüzleşmek yerine her zamanki gibi öfkesine sarıldı.
“Demek öyle ha!” diye bağırdı. “Seni doyuran, başını sokacak yer veren babana bir de hesap mı soruyorsun? Ulan karnına bir lokma giriyorsa benim sayemde.. Utanmadan bir de benim babalığımı mı sorguluyorsun?”
Hüseyin parmağını kızına doğrulttu.
“Yarın o insanlar buraya gelecek. Sen de uslu uslu oturacaksın. Kimseye rezil etmeyeceksin beni. Anladın mı?”
Selvi cevap vermedi.
“Anladın mı dedim!”
“Anladım,” diye fısıldadı.