"Evleneceksin" dedi babam..
Evlenmek ister misin? Yada bi tanışın demedi.. Kararını çoktan vermişti.. Benim itiraz etme hakkım yoktu ki.. "Evlenmek istemiyorum" demem kimsenin umurunda değildi.. Ertesi günü o yorgun bitkin halimle kalkıp evi toplayıp temizledim.. Cemile ana saolsun hiçbir iş yapmamış.. Evi bok götürüyor desem yeridir.. Bana iş buyururken çok titiz olan kadın, kendisi yapmaya gelince elinden hiçbir iş gelmiyor..
Hem ağladım, hem temizlik yaptım.. Kime derdimi söyleyecektim ki.. Babam kararını çoktan vermiş..
Öğleden sonra babam eve geldiğinde yüzüme bir süre öylece baktı.. Ben de sandım ki; Kızım istemiyorsan olmaz bu iş diyecek.. Ama nerde..
"Senin doğru düzgün entaren yok mu? Git üstüne düzgün bir şey giyin.. Şu haline bak pasaklı, sümsük.."
Babamın ağzından dökülen sözler bunlardı. Yüzüme öyle bir bakıyordu ki sanki karşısında kızı değil de kendisini utandıran bir yabancı vardı. Oysa ben o sabah saatlerce evi temizlemiş, her köşesini elimden geldiğince düzeltmiş, yorgunluktan belim iki büklüm olmuş hâlde bir de akşama ne yemek yapacağımı düşünmeye başlamıştım. Saçım başım dağınık kalmışsa ne olmuştu? Üstüm başım eskiyse ne olmuştu? Hem sanki yeni bir şeyim vardı da ben mi giyinmiyordum.. Baba olarak ne zaman üzerime doğru düzgün bir şey almıştı ki? Başımı eğdim. Gözlerim yeniden doldu ama ağlamadım. Ağlasam ne değişecekti ki? Sanki ilk kez ağlayacaktım da babamın yüreği yumuşayacaktı. Onun o taş olmuş yüreği asla yumuşamazdı..
Odaya gidip kıyafetlerime baktım.. Yeminle üç beş tane kıtafetim var, en yenisi üç yıllık.. Oda kısa geliyor.. Onu giyinsem bu kezde ağza alınmayacak laflar söyler kesin..
Kara kara düşünürken odanın kapısı açıldı. Cemile ana
"Al bunu giyin.. Bizi utandırma" diyerek önüme allı, yeşilli bir entare fırlattı..
Parmaklarımı kumaşın üzerinde gezdirirken boğazıma bir yumru oturdu.
Keşke annem yaşasaydı.
Keşke şu kapıdan içeri girip, “Benim kızımın nesi varmış?” diye babama hesap sorabilseydi. Keşke bir kere olsun saçımı okşayıp, “İstemiyorsan evlenmezsin kızım,” diyebilseydi.
Ama annem yoktu. Benim yerime konuşacak kimsem de…
Entariyi giyip saçlarımı elimden geldiğince düzelttim. Aynanın karşısına geçtiğimde karşımdaki kıza uzun uzun baktım.
Gözlerimin altı morarmış, yüzüm solmuş, yanaklarım çökmüştü. Daha kaç yaşındaydım ki ben? Başkaları bu yaşlarda okulunu, geleceğini, sevdiği insanı düşünürken ben kimin evine gelin gideceğimi bile bilmeden hazırlanıyordum.
Üstelik bu evlilik benim kararım bile değildi.
Ama babam kararını çoktan vermişti.
Salona döndüğümde babam kapının önünde dikilmiş, sabırsızlıkla beni bekliyordu. Beni baştan aşağı süzdü. Bir şey söylemedi ama bakışlarından yine bir kusur bulduğu belliydi.
“Biraz kendine çeki düzen ver,” diye söylendi. “El âlem seni böyle mi görecek? Çocuk gibi duruyorsun..”
Acaba daha çocuk olduğum için olabilir mi?
Hiç bir şey söyleyemedim. Kafamı aşağı eğip sustum.. Tam o sırada kapıya vuruldu.. Başka zaman olsa o kapıyı benden başka kimse açmazdı.. Ama şimdi az önce bana asık suratla bakan adamın dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi. Hemen kapıya yöneldi. Ben olduğum yerde kalakaldım. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki sanki göğsümden çıkıp yere düşecekti.
Kapı açıldı. Önce iki erkek sesi duydum, ardından babamın yapmacık neşesiyle söylediği sözleri…
“Buyurun, hoş geldiniz.."
Sonra yabancı bir adamın sesi duyuldu.
"Hoş bulduk Hüseyin.."
İçeri geçip oturdular.. İçimden tek kelime etmek dahi gelmesede "Hoş geldiniz" diyerek ellerine uzandım.
Kadın yüzüme pekde memnun olmayan bir yüz ifadesiyle bakarak
"Hoş bulduk.. Bu daha çocukmuş" diyerek konuşmaya başladı..
Konuşmaları hiç merak etmediğim için odadan hemen çıktım.. Zaten onlar kararlarını vermişti. Kurbanlık koyun gibi mutfağa geçip bekledim, bir umut..
Belki kadın beni küçük gördüğü için vazgeçerlerdi.. Ama on dakika geçmeden mutfağın kapısı açıldı. İçeri giren adam abimlerden bile büyüktü.. Evleneceğim adam bu olamazdı herhalde diye düşünsemde yanılmışım..
"Bi bardak su versene." diyen adamın yüzüne bakmadan suyu doldurup verdim..
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Yakından bakınca yaşının daha da büyük olduğunu fark ettim. Yüzünde birkaç günlük sakal, alnında derin çizgiler vardı. Kaç yaşında olduğunu bilmiyordum ama benden en az on beş, belki yirmi yaş büyüktü.
“Selvi,” dedim usulca.
“Kaç yaşındasın?”
Bu soruyu sorarken yüzüme bile doğru düzgün bakmıyordu. Sanki yaşımı öğrenmek onun için sıradan bir meseleydi. Oysa benim için o birkaç kelimenin içinde koca bir hayat saklıydı. Vereceğim cevap belki de bütün geleceğimi değiştirebilirdi.
“Daha on yedi olmadım.”
Adam bardağı tezgâha bıraktı. Bir an durdu, sonra omuz silkti.
“İyi bari çocuk değilmişsin.”
Ben kendimi hâlâ çocuk hissederken o, benim çocuk olmadığıma karar vermişti. Sanki aramızdaki yaş farkı önemsiz bir ayrıntıydı. Sanki ben büyümüşüm de bir tek kendim bunun farkında değilmişim gibi…
“Sen ne iş yaparsın?” diye sordum birden.
Ağzımdan nasıl çıktı, ben de anlamadım. Belki de korkumdan, belki de bu evliliğe dair küçücük bir şey öğrenebilmek umudundan sormuştum. Adam kaşlarını kaldırıp yüzüme baktı.
"Öğretmenim.."
Sonra beni baştan aşağı süzdü.
“Sen de ev işlerinden anlarsın herhâlde. Yemek yapmayı, çamaşır yıkamayı bilirsin.”
İçimden acı acı gülmek geldi.
Bilmez olur muydum?
Bilirim,” dedim.
"İyi bari.."
Bunu söylerken sanki evlilik çoktan olup bitmiş bir meseleydi. Daha adımı doğru düzgün öğreneli beş dakika olmuştu ama o, beni şimdiden evinin işlerini yapacak kadın olarak görüyordu.
Peki ya ben?
Ben ne istiyordum, hiç merak etmiyor muydu?
Ben…” dedim ama devamını getiremedim.
Adam yüzüme baktı.
“Ne?”
Yutkundum. Kalbim göğsümde sıkışıp kalmış gibiydi.
“Ben evlenmek istemiyorum.”
İşte söyledim. Hem madem öğretmendi anlardı değil mi?
Sesim öyle kısık çıkmıştı ki duydu mu, yoksa duymamış gibi mi yaptı, anlayamadım. Birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra dudaklarının kenarında küçümseyen bir gülümseme belirdi.
“Onu babanla konuşacaksın kızım. Ben buraya seni istemeye geldim. Baban da verirse alırım.”
Alırım…
Bir insan için ne kolay bir kelimeydi bu. Sanki pazardan bir çuval un alacaktı. Sanki benim de bir kalbim, hayallerim, korkularım yoktu.
“Ya babam verirse ama ben istemezsem?” diye sordum.
Bu defa gülmedi.
“Babanla aranızdaki mesele o. Hem baban verdikten sonra senin söz hakkın mı var?
Bak baştan anlaşalım.. Sözümden çıkmazsan gül gibi yaşar gideriz.. Hiç çocuk gibi ağlayıp sızlanma.. Ben de çok meraklı değilim seninle evlenmeye.. Ama işimi görürsün şimdilik. Eh fena değilmişsin.. Hem merak etme zamanla alışırsın.." derken suratındaki o ifadeyi çok iyi tanıyorum.
Alışırmışım.
İnsan istemediği bir hayata da alışır mıydı? Her sabah gözlerini açtığında başka birinin evinde olduğunu bilmeye, annesinin mezarına bile istediği zaman gidememeye alışır mıydı?
Ya da insan, kendisini hiç tanımayan bir adamın karısı olmaya nasıl alışırdı?
Alışırmış.. Doğru söylemiş Murat..
İnsan herşeye alışıyormuş..
O günden sonra herşey çok hızlı gelişti.. Köydeki herkes ne kadar şanslı olduğumu söyleyip durdu..
"Valla çok şanslısın kız Selvi.. Öğretmenle evleniyorsun.."
Ama bana hiçte şanslıymışım gibi gelmiyordu.. Murat hiç öyle öğretmen gibi değildi.. Yada ben öğretmenleri gözümde çok büyütmüşüm, bilmiyorum...
Ne zaman yan yana gelsek yaptıkları hiç normal gelmiyor..
Babam benden kurtulmaya o kadar meraklı ki.. O gün tanışmaya geldik demelerine rağmen isteme oldu.. Birkaç tatlı söz, bir kahve, bir de benim hayatımın başkalarının ağzında karara bağlanması...Abimler bile kaç gün sonra öğrendiler nişanlandığımı.. Tabi babamdan değil muhtardan öğrenmişler nişanlandığımı.. Bizim telefon bozulmuş, bize ulaşamadıkları için muhtarı aramışlar.. Bir kaç gün sonra babam telefonu yaptırdı. Sonra da karşıma geçip
"Abinleri arayacağım şimdi, seninle konuşmak istiyorlarmış.. Bak seni gebertirim onlara kendi isteğinle evlendiğini söyleyeceksin.. Yoksa senin elin heriflerine mektup yazdığını kaçmak istediğini anlatırım.. Abinler katil olmasın istiyorsan bu evliliği kendin istediğini söyleyeceksin.." demişti.. Yapardı vallahi yapardı.. Benim yüzümden onların da başını yakardı..
Sırf onların başına bir şey gelmesin diye bu evliliği kendim istiyormuşum gibi konuştum..
"Abicim bak sakın korkma, doğruyu söyle.. Babam seni zorla mı evlendiriyor?"
"Yok abi valla ben evlenmek istiyorum.. Öğretmenle evleneceğim.. Murat öğretmen.. Kim istemez ki?"
Abimin sustuğunu duydum. Telefonda öyle bir sessizlik oldu ki sanki söylediğim yalanı sesimden anlamıştı. Keşke anlasa da bana ne olduğunu sorsa, keşke bir kere olsun karşısına geçip her şeyi anlatabilsem diye geçirdim içimden. Ama yapamazdım. Babamın tehditleri kulaklarımda çınlıyordu. Benim yüzümden abimlerimin başına bir iş gelsin istemiyordum.
“Selvi, sen gerçekten istiyor musun bu evliliği? Bak daha senin yaşın kaç?” diye sordu abim bir kez daha.
Gözlerimi kapattım. İstiyor muydum? Vallahi de istemiyordum.. Ama mecburdum..
İstiyorum abi,” diyebildim. “Vallahi istiyorum. Hem öğretmen işte. Daha ne olsun?”
Sesim titremesin diye dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Peki kızım,” dedi abim. “Madem istiyorsun, Allah mutlu etsin. Düğüne geliriz.."
"Tamam abi,” dedim.
Telefon kapandıktan sonra babamın yüzüne baktım. Memnun olmuştu. Sanki büyük bir iş başarmış, kızının geleceğini güvence altına almıştı. Oysa benim geleceğimi değil, kendi yükünü hafifletmişti. Benden kurtuluyordu işte. Hem de hiç kimseye hesap vermeden…
O gün odama gidip yatağıma uzandım. Yastığa yüzümü gömdüğüm gibi ağlamaya başladım. Sesim duyulmasın diye ağzımı kapatıyor, hıçkırıklarımı içime gömüyordum. Sanki sessiz ağlarsam kimse canımın ne kadar yandığını anlamayacaktı. Sanki içimde kopan fırtınayı kimse duymazsa her şey bir gün kendiliğinden düzelecekti.
Ama düzelmiyordu işte.
Her şey gün geçtikçe daha da kötüye gidiyordu
Belki bu evlilik korktuğum gibi olmazdı. Belki Murat evlendikten sonra değişirdi. İnsanların anlattığı gibi iyi bir koca olur, bana da değer verirdi. Belki aynı evde yaşamaya başlayınca beni tanır, benim de hayallerim olduğunu anlardı.
İnsan korktuğu şeyin bile iyi tarafını düşünmek istiyordu işte. Çünkü başka türlü dayanmak mümkün değildi.
Ama Murat'ın bakışları vardı bir de…
Ne zaman eve gelse, babamın yanında başka, benimle yalnız kaldığında bambaşka birine dönüşüyordu. Babamın olmadığı bir anı kolluyor, yanıma sokulup orama burama dokunmaya çalışıyordu. Ben her seferinde geri çekiliyor, bir bahaneyle yanından uzaklaşıyordum. O ise sanki yaptığında hiçbir yanlışlık yokmuş gibi gülüyordu.
Bir keresinde mutfakta önüme geçmiş, çıkmama izin vermemişti. Ben sağa çekildikçe o da sağa kayıyor, kaçacak yer bırakmıyordu.
"Ne o Selvi, kocandan mı kaçıyorsun?" diye sormuştu.
Kocam mı?
Daha nikâhımız kıyılmamıştı bile!
"Çekilir misin, işim var," diyebilmiştim ancak.
Yüzündeki sırıtış hiç değişmemişti.
"Şimdiden böyle yaparsan evlenince ne yapacaksın bakalım?"
Ben de bilmiyordum ki o evlilik olunca ne yapacaktım..
Günler birbirini kovaladı.. Babam başta düğün yapmayız demişti.. Ama sonra ne olduysa kararını değiştirip "Ben kızımı gelinliğiyle evden çıkmasını istiyorum" demişti.. Aslında abimler yüzünden düğün istiyor biliyorum.. Kesin bir şey dediler, babam da onlar anlamasın diye düğün istiyor..
Bazen düşünüyorum abimler geldiklerinde onlara herşeyi anlatsam, belki beni de yanlarında götürürler miydi?
Bulaşıkları yıkarken aklımdan sürekli aynı şeyler geçiyordu.. Abimler bu evliliği istemediği öğrenseler babama rağmen beni buradan götürürler miydi?
Tezgahı silip bezi katlayıp elimden bırakmıştım ki kapı çalındı.. Evde benden başka kimse yoktu.. Cemile anayla babam kasabaya gittiler işleri varmış. Ferdi'de ağlayarak peşlerine takılmıştı. Tabiki de benim ne işim vardı.. Cemile ana gitmeden ne iş yapacağımı sıralayıp öyle gitti..
Gelenin kim olduğunu merak etmiştim, belki de Ayşe gelmiştir diye düşünerek açtığım kapıyı, açmamla yüzümdeki bütün ifadeyi kaybetmem bir oldu.
Murat’tı.
Kapının önünde, her zamanki kendinden emin hâliyle duruyordu. Üzerinde ütülü bir gömlek, yüzünde de o insanın içini huzursuz eden gülümsemesi vardı.
“Ne o Selvi, hayalet görmüş gibi bakıyorsun?”
“Hoş geldin,” diyebildim güçlükle. “Babam evde yok.”
"Biliyorum Selvi.."
"Şey içeri girmesen olmaz mı? Babamlar evde yok bi gören olursa yanlış anlar"
Sanki söylediğim şeyin ne anlama geldiğini bilmiyormuş gibi, bir adım atıp içeri girdi. Ben de istemeye istemeye kenara çekildim.
"Ben senin için geldim.”
Bu söz üzerine elim kapının kolunda kaldı. İçimde, adını koyamadığım o kötü his yine baş göstermişti.
“Benim için mi?”
“Evet ya, ne şaşırıyorsun? Nişanlımı görmeye geldim.”
Gözlerimi yere indirdim. Nişanlım… Ne tuhaf kelimeydi öyle..
Murat içeri girip kapıyı kapattı.
Ne yapacağımı bilmez halde kendi evimde yabancı gibi hissettim. Murat ise ev kendininmiş gibi geçip oturdu.. Bense ayakta öylece kaldım..
"Gel otur da iki laf edelim.”
“İşim var. Cemile ana gitmeden yapacaklarımı söyledi. Onlar gelene kadar bitirmem lazım.”
“İş dediğin kaçmıyor ya. Gel, şuraya otur.”
“Ben burada iyiyim.”
Yüzündeki gülümseme yavaşça silindi. Bana birkaç saniye baktıktan sonra yeniden o bildiğim sırıtış yerleşti yüzüne.
“Selvi, sen benimle hep böyle mi konuşacaksın?”
Ne demem gerekiyordu? İstemediğim hâlde evlendirildiğim adama, sanki onu yıllardır seviyormuşum gibi mi davranmalıydım?
“Nasıl konuşuyorum ki?”
"Bir tuhafsın. İnsan nişanlısını görünce sevinir. Sen beni görünce kaçacak delik arıyorsun.”
“Kaçmıyorum."
"Öyle mi?"
Üzerime doğru bir adım attı. Ben de farkında olmadan geriye çekildim. Sırtım kapının kenarına değdiğinde durmak zorunda kaldım.
Murat bunu fark etmişti.
“Bak, böyle yapma. Daha şimdiden aramıza soğukluk sokmanın ne gereği var?”
“Ben bir şey yapmıyorum.”
“E o zaman niye benden kaçıyorsun?”
"Çünkü istemiyorum.”
Söz ağzımdan çıkar çıkmaz yüzündeki ifade değişti. Bir anlığına ne diyeceğini bilememiş gibi durdu. Sonra çenesini sıktı.
“Neyi istemiyorsun?”
“Böyle yanıma yaklaşmanı.”
Sesim titriyordu. Korktuğum için kendime kızıyordum ama ne yapabilirdim? Karşımda benden yaşça çok büyük bir adam vardı ve ben onunla aynı evde kalmaktan bile korkuyordum.
Murat etrafına bakındı, ardından yeniden bana döndü.
“Selvi, biz evleneceğiz. Bunun farkındasın değil mi?”
“Daha evlenmedik.”
"Nişanlınım lan ben senin.."
"Lütfen git,” dedim. “Babam gelince konuşursunuz.”
Murat güldü. Öyle içten, öyle neşeli bir gülüş değildi bu. Sanki benim korkumu görüyor, bundan kendine bir cesaret çıkarıyordu.
“Benden korkmana gerek yok, Selvi.”
Keşke korkmamı gerektirecek hiçbir şey yapmasaydı.
“Ben sana kötü bir şey yapmam,” diye devam etti. “Ama sen de beni böyle karşında düşman gibi görmeyeceksin. Alışacaksın bana..”
Bir süre yüzüme baktı. Ardından elini uzatıp yüzüme dokunmaya kalktı. Hemen başımı çevirdim.
“Yapma!”
Elimi kaldırıp onu kendimden uzaklaştırmaya çalıştım. Murat bu defa bileğimi yakaladı.
“Abartma be kızım, kalite kontrol yapıyorum.."
"Bak, babama söylerim!” dedim çaresizlikle.
Murat bir an durdu. Sonra yüzüme eğilip alçak sesle konuştu.
“Baban mı? Baban seni bana kendi elleriyle verdi Selvi. Sence hanginize inanır?”
Doğru söylüyordu.. Babam bana inanmazdı ki..
Başımı eğdim. Gözümden bir damla yaş süzüldü.
Murat bunu görünce sesini yumuşattı. Az önceki öfkesi hiç yaşanmamış gibi yeniden yanıma sokuldu.
“Ağlama kızım. Ben sana kötü davranmıyorum ki. Biraz yüzümü güldürsen ne olur? Azıcık öpüp koklayacağım ne var bunda.”