Yağmur, kliniğin geniş camlarına sabırla vuruyordu.
Peri, bilgisayar ekranındaki son dosyayı kapatıp omuzlarını geriye attı. Saat altıyı geçmişti. Koridor ışıklarının yarısı kapanmış, bekleme salonundaki dergiler düzeltilmiş, sekreterin masasına bırakılan kahve çoktan soğumuştu. Günün son hastası iptal etmişti. En azından mesaj öyle diyordu.
Telefonuna uzandı. Sekreterinden gelen kısa mesaj hala ekrandaydı;
“Son dakika randevusu. Acil değil. Görüşmek için ısrar ediyor. Adı Lev Baran Demir.”
Peri kaşlarını çattı.
Bir isim, bir de “ısrar ediyor.” Hastalarının çoğu randevu alırken ne söyleyeceğini bilemezdi. Bazıları konuyu tarif edemez, bazıları da kapıdan girene dek fikrini değiştirirdi. Bu nedenle mesaj olağan dışı sayılmazdı. Yine de sekreterinin “ısrar ediyor” ifadesini kullanması, Peri’nin içinde küçük bir uyarı ışığı yakmıştı.
Kapının dışında bir ses duyuldu. Önce ayak sesleri, ardından kısa bir sessizlik.
Peri kapıya baktı.
İki net tıklama duydu. Ne çekingen ne de sabırsızdı. Sanki kapının ardında bekleyen kişi, açılacağını zaten biliyordu.
“Buyurun.”
Kapı açıldığında içeri giren adamın varlığı, odadaki her şeyi bir anlığına daha küçük gösterdi.
Uzundu. Geniş omuzları, üzerine kusursuz oturan koyu renk takım elbisenin içinde daha da belirginleşiyordu. Siyah gömleğinin yakası açıktı ama tek bir düğme bile gelişigüzel bırakılmış gibi durmuyordu. Saçları koyu, yüzü sert çizgiliydi, birkaç günlük sakal çenesine gölge düşürüyordu. Sağ elindeki yüzüğün koyu kırmızı taşı, tavan ışığını yakalayıp bir an parladı.
Adamın bakışları önce Peri’nin yüzünde, sonra masasındaki dosyalarda gezindi. Odayı inceliyordu, girdiği her yerin kontrolünü eline alması gerekiyormuş gibi.
“Lev Baran Demir?” diye sordu Peri.
“Evet.”
Adamın kaşının biri belli belirsiz kalktı. Peri, ifadesinde bir gülümseme aradı. Bulamadı. Ama gözlerinin kenarında, bastırılmış bir şey kıpırdadı.
“Buyurun, oturun.” dedi Peri.
Lev, karşısındaki sandalyeye geçti. Oturuşu bile ölçülüydü, sırtını dayamadı, ceketi kırışmadı. Kontrolünü göstermek için gösteri yapmasına gerek yoktu.
Peri bilgisayarındaki randevu kaydını açtı.
“Daha önce kliniğimize geldiniz mi?”
“Hayır.”
“Beni nereden buldunuz?”
“İnternetten.”
“Bu kadar mı?”
“Doktorumu seçerken şiir yazmamı mı bekliyorsunuz?”
Peri gözlerini ekrandan kaldırdı.
“Doktorunuzu seçerken neden özellikle beni seçtiğinizi soruyorum.”
“Uzmanlık alanınız.”
Cevap kısa ve fazla düzgün geldi. Peri, önündeki formun boş kalan satırlarına baktı. Başvuru nedeni yazılmamıştı. Sadece adı, telefon numarası ve doğum tarihi vardı.
“Başvuru nedeninizi kendiniz mi yazmadınız?”
“Hayır.”
“Sekreterim sizin yerinize yazamaz.”
“Yazmasını istemedim.”
“Peki, bana söyleyebilirsiniz.”
Lev’in çenesi gerildi. Bakışları bir an için pencereye kaydı. Dışarıda yağmur çizgileri, şehrin ışıklarını birbirine karıştırıyordu.
“Bir sorun var.”
“Bunu tahmin etmiştim.”
“Ve çözülmesini istiyorum.”
“Ben de hastalarımın sorunlarına yardımcı olmak için buradayım. Ama önce ne yaşadığınızı anlamam gerekir.”
“Anlamanız için ne gerekiyorsa sorun.”
Peri kalemini eline aldı.
“O zaman en baştan başlayalım. Ne zamandır devam ediyor?”
Lev cevap vermedi.
“Bunu söylemek zorunda değilsiniz.” diye ekledi Peri.
“Ama ne kadar zamandır yaşadığınızı bilmeden değerlendirme yapamam. Fiziksel sağlık, stres, ilaçlar, uyku, geçmiş deneyimler… Birçok şey etkili olabilir.”
“Bunların hepsini soracak mısınız?”
“Gerekirse.”
“Ve hepsi dosyaya mı girecek?”
“Görüşmemiz ve tıbbi bilgileriniz gizlilik kapsamında. Yasal istisnalar dışında, izniniz olmadan kimseyle paylaşılmaz.”
“Yasal istisnalar?”
“Her hastama aynı şeyi söylerim.”
“Ben herkes değilim.”
Peri kalemini masaya bıraktı.
“Burada herkes hastam.”
Bu kez Lev’in gözlerinde bir şey değişti. Öfke değildi. Daha çok, alıştığı cevabı alamayınca ortaya çıkan soğuk bir dikkat.
“Ne zamandır?” diye yineledi Peri.
Lev, başparmağını yüzüğünün kenarına bastırdı. Taş, parmağının altında karanlık bir göz gibi parlıyordu.
“Birkaç aydır.”
“Her seferinde mi?”
“Hayır.”
“Bazı durumlarda mı?”
“Bazen.”
“Partnerinizle mi ilgili olduğunu düşünüyorsunuz?”
“Partnerim yok.”
Peri başını salladı.
“Bu, sorunun yalnızca ilişki durumuyla açıklanamayacağı anlamına gelir. Daha önce bir doktora başvurdunuz mu?”
“Hayır.”
“Herhangi bir ilaç kullanıyor musunuz?”
“Hayır.”
“Düzenli alkol ya da başka bir madde?”
Lev’in bakışı keskinleşti.
“Sorularınızın hepsi bu kadar kişisel mi?”
“Bu konuda, evet.”
“Cevap vermek zorunda mıyım?”
“Hayır. Ama cevap vermezseniz değerlendirme eksik kalır. İsterseniz bugün burada durabiliriz. İsterseniz yalnızca konuşuruz. Muayeneye de ancak ne yapılacağını anlattıktan ve onayınızı aldıktan sonra geçeriz.”
Lev, sanki bu cümlede gizli bir pazarlık arıyormuş gibi Peri’yi süzdü.
“İnsanlar size böyle mi anlatıyor?”
“Nasıl?”
“Ne yapacağınızı, ne yapmayacağınızı.”
“Evet.”
“Ben alışık değilim.”
“Buna da alışmanız gerekmiyor.”
Sessizlik uzadı. Peri, onu doldurmak için acele etmedi. Bazı insanlar sessizliği bir duvar gibi kullanırdı. O duvarın üzerine konuşarak tırmanmaya çalışmak, çoğu zaman işe yaramazdı.
Lev sonunda gözlerini kaçırdı.
“Bazen… bedenim yanıt vermiyor.”
Peri’nin sesi değişmedi.
“Anlıyorum.”
“Hayır, anlamıyorsunuz.”
“Belki sizin yaşadığınız hali bilmiyorum. Ama bu şikayeti yaşayan insanlar görüyorum. Bunun tek bir nedeni yok ve tek bir görüşmede kesin bir sonuca varamayız.”
“Ben kesin sonuç istiyorum.”
“Kesinlik istemeniz, hemen kesin cevap verebileceğim anlamına gelmiyor.”
Lev’in parmakları bir kez daha yüzüğüne gitti. Bu defa taşın üzerinde durdu. Sanki o küçük kırmızı parça, söylemek istemediği şeyi yerine tutuyordu.
Peri dosyaya birkaç not aldı.
“Bunun sizi ne kadar etkilediğini de konuşmamız gerekecek. Kaygı, yorgunluk, stres ve bazı sağlık durumları cinsel işlevi etkileyebilir. Gerekirse fiziksel değerlendirme ve laboratuvar testleri yaparız. Önce öykünüzü tamamlayalım.”
“Bunu birilerine anlatamam.”
“Şu an bana anlatıyorsunuz.”
“Doktor olduğunuz için.”
“Evet. Bu odada doktorunuzum.”
Sözcüklerin arasına belirgin bir çizgi koymuştu. Lev bu çizgiyi fark etti.
“Odadan çıktığınızda?” diye sordu.
“Odadan çıktığımda doktorunuz değilim.”
“Bu kadar basit mi?”
“Basit değil. Net.”
Lev arkasına yaslandı. İlk kez omuzlarındaki gerginlik hafifçe çözüldü ama yüzü hala gergindi.
Peri başını ona çevirdi.
“Size birkaç soru daha soracağım. Bazıları rahatsız edici gelebilir. Cevap vermek istemediğinizde söyleyebilirsiniz. Hazır mısınız?”
Lev’in bakışı onun eline indi. Peri, kalemi bırakmış, başvuru formunun kenarını düzeltmişti. Aralarında masa vardı. Aralarında mesafe vardı. Aralarında, Lev’in hayatında pek sık karşılaşmadığı kadar açık bir sınır vardı.
“Başlayın.” dedi.
Peri sorularını sürdürdü. Lev, her cevabı verirken kelimeleri tarttı. Bazılarını sakladı, bazılarını kısalttı. Peri, sakladıklarının peşine düşmedi. Önce güvenin ne kadarını taşıyabileceğini anlamak gerekiyordu.
Bir ara, Lev’in ceketinin manşetinde koyu bir leke gördü. Parmaklarının eklemlerinde eski, ince çizikler vardı.
“Şimdi tansiyonunuzu ölçmek istiyorum.” dedi. “Uygun mu?”
Lev birkaç saniye ona baktı.
“Evet.”
Peri ölçüm cihazını aldı. Sandalyeye yaklaşmadan önce;
“Kolunuzu uzatabilir misiniz?” diye sordu.
Lev kolunu uzattı. Ceketinin manşetini sıyırdı. Peri manşeti düzeltmek için parmaklarını kumaşa yaklaştırdı, sonra durdu.
“Böyle iyi mi?”
“Evet.”
Dokunuş kısa ve profesyoneldi. Peri manşeti pazularının üzerinde toparladı, cihazın bandını yerleştirdi. Lev’in nabzı beklediğinden hızlıydı.
“Biraz gerginsiniz.” dedi.
“Bunu yüzümden mi anladınız?”
“Nabzınızdan.”
“Başka ne söylüyor?”
“Şimdilik yalnızca hızlı attığını.”
Cihaz ölçümü tamamladı. Peri ekrana baktı, sonucu not etti. Lev’in eli hala kol dayanağının üzerindeydi. Yüzüğü, odanın loş ışığında kızıl bir parıltı taşıyordu.
“Bugün için yeterli.” dedi Peri.
“Bir sonraki görüşmede öykünüzü tamamlar, gerekirse tetkikleri planlarız. Bugün muayene yapmamıza gerek yok.”
“Ben buraya konuşmaya gelmedim.”
“Bazen konuşmak, muayenenin bir parçasıdır.”
“Çözüm istiyorum.”
“Ben de doğru çözümü bulmak istiyorum. Bunun için acele etmeyeceğim.”
Lev ayağa kalktı. Peri oturduğu yerden aralarındaki farkın daha da belirginleştiğini gördü. Adamın gölgesi masanın kenarına düştü. Yine de Peri sandalyesinden kalkmadı.
“Bir daha geleceğim.” dedi Lev.
“Randevu alarak.”
“Sekreterinizle konuşurum.”
“Benimle de randevuda konuşursunuz.”
Lev’in ağzının kenarı, gülümsemeye karar veremeyen biri gibi kıpırdadı. Sonra bakışları Peri’nin gözlerinde sabitlendi.
“Bana bakarken hiç korkmuyor musun, Doktor?”
Peri dosyasını kapattı.
“Korkmam gereken bir şey yaparsanız, bunu size söylerim.”
“Bu cevap değil.”
“Bu, vereceğim cevap.”
Bir an ikisi de kıpırdamadı.
Sonra Lev kapıya yöneldi. Elini kulpuna attığında Peri, yüzüğündeki kırmızı taşın yeniden ışık aldığını gördü. Adam dışarı çıktı, kapı, arkasından sessizce kapandı.
Peri, nabız ölçümünü dosyaya kaydetti. Sonra notların altına kısa bir cümle ekledi:
Hasta, görüşme boyunca kontrolü elinde tutmaya çalışıyor. Kaygısı belirgin. Değerlendirme sürmeli.
Kalemini bıraktı.
Koridordan uzaklaşan ayak sesleri kesildiğinde, Peri odanın sessizliğini yeniden fark etti. Lev Demir’in sorunu ne olursa olsun, onu buraya getiren yalnızca bedeni değildi.
Ve Peri, kendi kendine verdiği mesleki sözü hatırlattı:
Bir hastanın hikayesini, onun yerine yazmayacaktı.
Henüz bilmediği şey, Lev’in hayatında herkesin bir rolü olduğuydu.
Peri’ninki de çoktan seçilmişti.