Güneş Urfa’nın üzerine doğmaya başladığında Revan konağında koşuşturan insanlar heyecanlı bir telaşın içindeydi. Kazanlar ateşe vurulmuş, içine yemekler konmuş dumanlar bir yandan, kaynayan suyun buharı bir yandan havaya karışırken Veysel’in düğünü için hazırlıklar en nizami şekilde yapılıyordu.
Hayri ağa siyah şalvarı içinde tesbihi elinde avluda geziniyor yapılan her işi kontrol ediyordu. Uzun zaman sonra düğün oluyordu bu konakta, yıllardır husumetli oldukları ailenin kızı gelin gelecekti. Ele güne kimseye laf düşürmeyecekler, Şahinbey soyadını dillere destan olacak 3 gün 3 gece sürecek düğünle yapacaklardı.
Pencerenin önünde duran Hasret ana herkesin halini izliyor kendi genç kızken avluda koşturduğu, yemekler hazırlayıp sofralar kurduğu zamanları hatırlıyordu. 30 yıl önce konaktan gelin çıktığı anlar gözünün önünde belirdi. Konağın diğer ucunda odası varken şimdi kendine ayrılmış misafir odasıydı yeri. Bu topraklarda kadınlar doğduğu eve misafirdi.
Konak aynı konaktı, anaları başlarında duramamış ölmüştü, bir babası vardı, bir ağabeyleri. Konakta iki ağabeyi yaşıyordu, Hamza ve Hayri, diğerleri hep kızdı, Hasret 7 kardeşti.
Hayri ağabeyinin iki karısı, iki karısından da 11 çocuğu vardı. Avlusu bir olan geniş konağın diğer kısmında büyük ağabeyi Hamza, karısı ve 6 çocuğu yaşıyordu. İşleri birdi ağabeylerinin, tıpkı aynı konağı paylaştıkları gibi ortaktı.
Hasret anaya herkes ana derdi amma gerçekte sadece bir çocuğu vardı. Gelin gittiği Ağrı’da kocasının eksik aklından onun peşinde koşmaktan evlendiği ilk yıl ona öyle seslenmişti herkes. Kocasının kardeşleri, hatta bazen kayınbabası bile alayla dillerine tutturmuştu Hasret anayı ve o günden beri hep öyle kalmıştı adı.
Husûmete gelin gitmişti ya Hasret, her türlü kötü bakışları görmüş, ağır lafı duymuş, yemiş yutmuştu. Yutmasa ne yapacaktı? Arkasında duracak, onu savunacak bir kocası mı vardı. Gelin çıktığın eve de geri dönülmezdi, sessizce kaderine razı geldi, aklı eksik kocasını eteğinde gezdirdi hep, çocuğu olmadan çocuk gibi ilgilenmeyi öğrendi onunla, zamanla alıştı.
3 yıl geçti, 5 yıl geçti. Bir çocukları oldu.
Hasret içinde huzursuzlukla geçirdi o 9 ayı. Babasının aklını alacak, onun gibi eksik akıllı doğacak diye çok korktu. Herkes öyle demişti ona, kıt akıllı bir çocuk dünya ya getirmesini beklemişti. Babası sağlam mıydı ki, çocuğu da sağlam olsundu.
Kızı oldu, onun adını Nare koydu. Nare annesinin gözlerinin içine bakarak büyüdü, Hasret’in korktuğu olmadı, çok akıllı, sağlıklı bir kız oldu. Ve de bir o kadar güzel.
Hasret ana kızıyla gerçekten ana olup onu büyütürken bir yandan da kocasını avuttu.
Nare genç kız oldu, boyu posu meydana çıkınca daha bir sakınır oldu. Liseden sonra okutmadı, aklı eksik bir adamla onun peşine düşemezdi. Sıralı evlerde yaşadığı kayın ailesinden, onun çocuklarından, herkesten korumak zaten yeterince zordu.
Diğer amcaları demirden yüreğe sahip olsa da küçük amcası gözetti onu hep. Yoksa lise bile okuyamazdı Nare. Kendine gelen ilk görücü de evlendirilirdi.
Şimdiye, 23 yaşına kadar korktuğu başına gelmedi ama bir yıl önce kocasını kaybettiğinden beri daha başka bir huzursuzluk bürüdü Hasret’i.
Eksik akıllı da olsa, ne Hasret’i ne de Nare’yi koruyup kollayamasa da kocası, kocaydı işte, başlarındaydı. Öldükten sonra dul bir kadın olmuştu. Kocasının ailesi içinde zaten çok sayılmazken hepten söz hakkı kalmamıştı kadının. Hasret göreceğini görmüş yaşayacağını yaşamıştı. Bu saatten sonra endişe duyduğu yalnızca kızıydı.
Büyük ağabeyi Hamza’nın, Hayri ağabeyinin yanına geldiğini görünce işte dedi Hasret şimdi konuşmanın tam sırası. İki kardeşiyle yan yana, baş başa konuşabilecekleri tek an bu andı.
Bir yıldır bitmeyen matemiyle siyah yemenisini oyaları dışarı görünecek şekilde başına aldı. Yatakta uyuyan kızını uyandırmadan sessizce odadan çıktı.
Konağın uzun koridorlarını ağırca aşarken beti benzi sararmıştı kadının. Yine kendini hatırlatmıştı hastalığı. Dermansız derdin en iyisi ölmekti, ölecekti de, Hasret’in tasası ölmeden kızını ömürlük güvendiği ellere emanet etmek, evlendirmekti.
Yorgunca indiği merdivenlerden sonra avluya çıktı, har soluk iki ağabeyini buldu. Yengeleri, yeğenleri gelmeden “Hele bir konuşalım!” deyip kenara çekti onları.
Anlattı hastalığını, çok vakti kalmadığını, iki ağabeyi üzgün, çaresi olmayan derdin hüznüne yenik düştü.
“Birde buradaki doktorlara gösterelim seni, olmadı İstanbul’a da götürürüz. Kocanın ailesi baktırmıyorsa biz neyiz?”
Hayri ağabeyinin lafına burukça güldü.
“Vakti gelen bir ecel var, yakama yapışmış. Ağrı’daki doktorlar, buradaki doktorlar şurada dursun benim elim kalkmaz, ayağım yol tepmez. Her şeyden önce yüreğim der öleceğimi. Ölüm uğramadık can mı var? Yüküm yüklenmiş, benim yolum yokuşa sarmış.”
Ne dediyse iki ağabeyi ikna edemediler Hasret’i.
“Benim sizden mâruzatım var. Ondan konuşurum bu lafları.” Deyince iki kardeş daha dikkat kesildi.
“Amcasının oğlu, Yusuf. Nare’yle evlenmek ister. Bir yıldır kalkmayan cenaze yerleştirdim yüreğime, şimdiye kadar onunla oyaladım. Buraya, Veysel’in düğününe bile gelmeme razı değillerdi, zorladım. Kaynımla gelmem şartıyla kabul ettiler. Şu vakitten sonra daha Yusuf’u da babasını da oyalayamam. Ama ona kızımı vermek istemem.”
Biliyordu ağabeyleri, Yusuf tekinsiz deli, içicinin tekiydi. Nare nere? Yusuf nere? Anca bir gül goncasının kaktüsle yan yana gelmesiydi. Kız kardeşlerinin rızasının olmadığı açıktı.
“Bundan sonra bu hayatta olmayacaksam gözüm arkada göçmek istemem. Siz kime rıza gösterirseniz, oğullarınızdan birine kızım münasiptir.”
Hasret’in isteği, olmayacak bir şey değildi. Ölümüne emaneti, ağabeylerinden başkasına bırakmayacakta kime bırakacaktı? Yusuf’a vermiyorsa kızını, diğer amcalarının çocuklarına da veremezdi. Yusuf kanı toprağa dökerdi. En iyi seçenek dayı çocuklarıydı.
İki erkek kardeş birbirine baktı. Nare’nin babası Cevdet'in cenazesinde görmüşlerdi ilk kez uzun bir aradan sonra onu, yeğeni ele verilecek bir kız değildi. Ne için oğulları olmasındı? Amma Hayri daha yeni bir oğlunu evlendiriyordu, diğeri okuyordu, başka da Nare’ye denk oğlu yoktu.
Hasret’in isteği tam da Hamza’nın beklediğiydi. Uzun zamandır büyük oğlunun evlenmesini istiyordu. Nihayetinde yaşı gelmiş geçmek üzereydi amma Devran’ı İstanbul’lu sevdalısından bir türlü ayıramamıştı.
Oğlu her Urfa’ya geldiğinde bundan dolayı tartışıyor, sürekli kavga ediyorlardı. Sonunda eline büyük bir fırsat gelmişti Hamza’nın. Ölecek olan halasının kızıyla oğlunu evlenmeye mecbur kılacak konaklarına yakışmayacak, bu topraklarda eğreti duracak o kadından oğlunu ayıracaktı. Evlenmeden aynı evde yaşayan kadından Şahinbey’lere gelinağa olmazdı.
Devran’a açık kapı bırakmadan İstanbul’un kapılarını kapatacaktı Hamza ağa. Bunun için ne gerekiyorsa yapacaktı.
Hayri, ağabeyinin bakışından ne düşündüğünü anladı. Anladı anlamasına da Devran’ın o kadından vazgeçmeyeceğini iyi biliyordu. Ağabeyi bu konuda kararlı olacaksa da arkasında dururdu.
Kız kardeşi Hasret’e baktı “Nare iki gözümün çiçeği olsun ama bende ona denk oğul yoktur.” Dedi.
“Bende vardır.” Dedi Hamza. Avlunun hemen yanı geniş balkonun altındaki masada otururken avlunun kapısı açıldı. Devran diğer kardeşleriyle beraber içeri girerken gülüyordu, bakışlarını şöyle bir gezdirdikten sonra avlu dolusu bağırdı.
“Veysel!”
Veysel ortaya çıkmayınca “Nerededir bu konağın damadı? Nerededir bu düğün?” deyip elindeki silahı havaya kaldırıp 3 el ateş açtı.
Ardından da diğer kardeşleri.
Nare duyduğu silah sesiyle, gördüğü kötü rüyanın etkisiyle uykusundan, kan ter kalktı yataktan. Nefes nefese bir isim çıktı dudağından.
“Cemal!”
******
Sabahın erken saatlerinde henüz Nare uykusundayken dişlerini birbirine sıkı sıkı bastırıyor çenesini sıkıyordu. Sanki bir şey söylemek istiyor da ağzı açılmıyor dili varmıyordu.
Cemal, sevdiği elinden tutuyordu Nare'nin, alelacele bir yere doğru gidiyorlardı, nereye olduğunu bilmediği uzun uzadıya bir yol.
Birkaç adım atmışken ayakları yere çakılmış gibi ansızın durdu, Cemal elini bırakmadan kuvvetle onu çekti ama ne haldeyse ona adım atıp yaklaşamadı, Cemal dönüp baktı "Nare, gitmek gerek!" diye korkuyla konuştu.
Çok istiyor ama adım atmaya bir türlü yanaşamıyordu.
Cemal bir kez daha çekti onu, yine gitmedi Nare korkulu bakışları Cemal 'in yüzünde ayan beyan görünen tek yerdi. "Öyleyse ben giderim!" deyip elini bıraktı, arkasını dönüp gitti.
Nare gitmek isterken ama ayakları gönüllü değilken onun kendini koyup gidişine içerledi, adını söylemeye "Cemal, sevdiğim gitme!" demeye çalıştı ama diyemedi hala çenesini sıkarken yattığı yatakta başının altındaki yastığı acıyla kavradı.
Cemal'in gidişini sessizce izlerken "Benimle gelmiyorsan giderim Nare!" dediğini duydu yeniden ve gözden kayboluncaya kadar bu sözleri tekrar etti sevdiği adam.
Onu için için üzen rüyasından duyduğu silah sesi uyandırdı.
"Cemal!" diye inledi korkuyla uyanınca söyleyebildi ancak adını, dişlerini birbirine bastırmaktan ağrıdığını fark etti, siyah dalga dalga belini geçen saçlarını eliyle başının üzerine savurdu.
Ardından bir dizi daha havaya atılan ateş sesini duydu, Revan konağına düğün için geldiklerini hatırladı.
Annesi yanındaki yatakta yatıyordu, oda çok büyük değildi, sevdiğinin adını söylediğini duymamış olmasını istedi.
Korkuyla başına yavaşça diğer tarafa çevirdi annesi yatağında yoktu, zaten hep erken kalkardı.
Nare dışarıdaki şenlikli havayı duyunca derin nefes aldı gerisin geri yattı. Dışarıda her ne oluyorsa boş verdi rüyanın etkisiyle hala korku dolu bakan gözlerini telefona çevirdi Cemal ile olan resmine bakarak yeniden uykuya daldı.
Devran ve kardeşlerinin düğünü duyurmak için havaya açtığı ateşler sonunda Hamza kız kardeşine baktı "Derdin benim derdim, isteğin başım üstüne, sen canını sıkma hele, yeniden konuşuruz!" dedi konuyu daha sonraya bırakarak. Başını, hevesle gözleri Veysel'i arayan oğlu Devran'a çevirdi. Aklına dokunan düşüncelerle oğlunu nasıl ikna edeceğini düşündü.
Veysel geniş terasa çıkmış uykulu gözlerle amcaoğluna baktı elini kaldırıp kınalı serçe parmağını göstererek "Düğün dün başladı Devran ağa! Kınada yoktun! Böyle mi unutturacaksın son vakit geldiğini?" dedi. Devran gülerek arkasından davul ve zurnacıya "Çal!" diye işaret etti "De gel hele, iki seninle oynayalım şu düğünü bir başlatalım! Ağa bekletilmez!" dedi.
Veysel güldü, Devran ağa herkesin içinde açıklama yapacak değildi aslında aile içiydi daha misafirler gelmemişti, yine de böyle tavizler vermez Veysel’de ona çatmaktan geri kalmazdı.
Veysel dayandığı terasın trabzanından ellerini çekip havaya kaldırdı.
“Eyy Urfa şahitsin, koskoca Devran ağa amcaoğlunun düğününe sabah geldi! Veysel bunun ödemesini alacak!”
Devran’da aynı amcaoğlu gibi güldü, “Damat ne zamandır kendini naza kısar oldu? Veysel’i mi indirmeye geldik Rolenda’yı mı? Utanmasan indirmelik isteyeceksin!” diyerek onun ağırına gideceğini düşündü köşeden sıkıştırmaya çalıştı, Veysel kanmazdı sözlerine, “Vallahi ağanın eli tutulmaz!” deyince, Devran “Alını da ört gel amcaoğlu, alını da ört gel!” dedi.
Veysel lan dedi içinden, erkeklik elden gidecekti. Devran’ın kardeşleri onun sözlerine gülünce Veysel durmadı, indi.
Daha da sıkıştırırdı Devran’ı, hatası büyüktü de, onun neden gelmediğini iyi biliyordu, avluda büyükler varken ölse Devran konuşmazdı.
Silah seslerinden sonra avlu, davul sesleri ile gümledi Devran kardeşleriyle halaya tutuşurken Veysel de aşağıya inince ellerinde kırmızı mendiller adımları davulun ritmine uygun Devran ile karşılıklı oynadılar, konakta gerçekleşecek düğüne sabahtan başladılar.
O saatten sonra koşturmaca daha bir çoğaldı. Misafirler için yemekler hazırdı, konağın kızları oğlanları hazırlık içinde telaşe ederken ailenin büyükleri misafirleri karşılamak için hazır oldaydı.
Nare misafir edildiği odada düğüne hazırlığını tamamladı, işlemeli yeşil bir elbise için de saçlarının dalgaları daha özenli ela gözlerinin çekiciliği, sadece dudağını parlatan hafif parlatıcı ile olduğu gibiydi. Annesi baştan aşağı süzdü onu, akıllı güzel bir genç kızdı Nare, Hasret ana sanki kendi genç kızlığını izliyor gibi sevinçle dolu doluydu gözleri.
Doğduğu ev Hasret anaya başka hisleri düşündürtmüyordu, burnu dudağı babasına çekmişti ama yine de anasının kızıydı.
Nare "Anne." dedi kendini beğeni ile izleyen annesine bakmadan, "Bu elbise, nereden çıktı? Benim başka elbisem vardı." diye sordu.
Dolabın kulpuna asılmış siyah ışıl ışıl elbiseye baktı Hasret ana, ayağa kalkıp aynada hala kendini izleyen kızının yanına gitti. Saçlarını bozmadan kıyamıyormuş gibi sevdi, "Anamın sandığındaydı, Ben gençken çok giymiştim, yengemler almamış sandığı açıp görünce kızıma pek yakışır dedim, düğünde giyilmeyecekte ne zaman giyilecek?"
“Çok güzel oldu.”
Hala emin değilken üzerine tam oturmasına rağmen her yerine bakıyor inceliyordu Hasret ana onu ikna etmek için “Diğer elbisede çok güzel, Benim güzelime ne yakışmaz ama dün kınada gördün buraların kıyafetleri bunlar, benim genç kızlığım!” dedi.
Bu saatten sonra ses etmedi, hala annesinin gülen gözlerindeki neşesini yok edecek, soğuk duracak sözlerden hep uzak duruyordu bu ara. Bir anda halsizleşiyor benzi sapsarı kesiliyordu. Midesinden hasta olduğunu biliyordu, Ağrı’daki doktorların verdiği ilaçları alıyor ama asla eskisi gibi bakmıyordu.
Annesi hassastı işte babasının ölümünden bu yana bir iki gün iyi, diğer gün kötü derken son iki aydır iyi denecek gün sayısı iki elin parmağını geçmiyordu.
Bugün rengi atık olmasına rağmen yüzü gülmüşken ses etmedi, üzerindeki elbiseyle hazırdı düğüne. Hasret ana ayakta duramayarak yatağın üzerine oturdu, yatağın ayak tarafındaki ince demir parmaklıkları kavradı.
“Burayı sevdin mi Nare?” diye sordu.
Genç kız annesinin yanına gelip oturdu, “En son çocukken gelmiştim.”
Aklında kalan derin bir hatıra vardı, babasının akıl eksikliği ile amcaları bile güler alay ederdi. Alınır, üzülürdü Nare. Kalbi kırılsa da çocuk aklı ile doğru mu acaba diye de düşünürdü.
Ama dayılarından hiç böyle bir şey duymamıştı, annesinin ne olursa olsun o senin baban saygı duyacak seveceksin sözünü dinlerdi. Dedesinden dayılarından da bunu görmek amcalarını gözünde küçük düşürdü. O küçük gözlerinden hafızasına kızdığı anlar birebir yeniden canlanırken annesi kızının sustuğunu fark edip “Hiç dönmek istemezdin Ağrı'ya, burada kalalım, gitmeyelim derdin.” Diye bahsetti.
Nare hatırlıyordu o günü. Babasının ailesi içinde hep hakir görülürdü, dedesi, dayıları, büyükleri, saçını okşayınca bir tuhaf hissetmiş sevinmişti. Küçük küçük başını aşağı yukarı salladı, “Oradaki evimiz ufacık kaldı burayı görünce, gözümde çok daha büyüktü bu konak.” dedi hayran hayran odaya bakarken.
Hasret ana tam ‘burada kalmak ister misin Nare?’ diye soracaktı ki kapı çaldı Hamza abisinin kızı Berfin içeriye girdi.
Aşağı yukarı Nare ile aynı yaştaydı, onun elbisesine bakıp “Ne güzel olmuşsun.” dedi Nare sadece gülümseyerek teşekkür ederken “Saç yaptırmaya gidiyoruz, sen de gel.” Dedi.
Nare gerek duymamıştı zaten yapılı gibi olan saçlarını çok severdi, “Ben hazırlandım, siz gidin.”
Berfin babasının tembihatıyla gelmişti odaya, halasının kızını almaya. ‘Babası yoktur, o da gençtir, sizinle gelsin.’ Demişti.
Şahinbeyler insanın içine çıkacaktı, tüm kızları oğlanlarıyla konaktaki düğün adetleriyle, hiçbir masraftan kaçınılmadan olmalıydı. Hasret ana onlarla kaynaşsın diye ‘Kızım sen de git, Berfin odaya kadar gelmiştir.’ dedi
Saç makyaj yaptıracağından değildi genç kızdı ya hepsi onlara uyum sağlamak için olur dedi gitti.
Kuaföre vardıklarında Veysel’in ana baba bir kardeşi Ariya boş bulduğu koltuğa oturup ne istediğini soran kuaföre açıkça “Bana yaptığını kimseye yapmayacaksın! En güzel ben alacağım kızların içinde ha!” dedi.
Nare ilk önce şaka olduğunu sanarken onun tavrından gerçek olduğunu anlayıp şaşkınca onu izlerken onun laflarına alışkın olan Berfin yavaşça “Dikkat çekmesi çatlar!” deyip kıkırdadı.
NarE onun haliyle gülümserken Berfin'in ablası Hatice altta kalmayıp “Tüm boyaları aman deyim Ariya’ya sürün, onu güzelleştirmeye anca yeter!” dedi.
Bir yerde sürü sepet genç kız olsun aralarında güzellik kıyafet yarıştırılmasın zor işti. Seninki aldı, benimki mor, benimki güldü, seninki diken.
Ariya gibi bir kız varsa hele, Ariya babasının iki karılı olmasından baba bir olan kardeşlerini pek sevmezdi. Onlarda ne olursa olsun muhakkak kendisinde daha iyisi olmalıydı, öyle bir huy edinmişti işte. Hamza amcasının çocuklarında da aynısını yapıyordu. Fıtratından olmasa o yarışma hali, kıskançlık gözlerinde parlar mıydı?
Oysa kendi değerinde çok güzel bir kızdı.
Beğenmez bakışlarla siyah çerçeveli gözlükleriyle kendine bakan Hatice’ye “Senin gözler yine iyi görmez olmuş hepinizden güzelim de. Damadın kardeşiyim, en güzel ben olacağım!” dedi.
Bir yandan da derdi başkaydı aslında, güzel görünmek istediği biri vardı dikkatini çekmek istediği bir adam. Ariya'nın ki sevdadan mı yoksa hırstan mı deseniz hırstan olurdu.
Berfin, Hatice ne kadar ısrar etse de Nare gözüne sürme bile değdirmemişti. Cemal sevmezdi. Sevmediğini o yokken bile yapmazdı Nare. Öyle bir gönül bağlılığı taşıyordu sevdiği adama. Birde her şey yolunda gitseydi, annesi yasını bitirseydi de Cemal ile kavuşsalardı.
Berfin’in saçlarına bakarken öyle dalgın dalgın iç çekti. Afran onları almaya geldi, direkt gelin alma konvoyuna karıştılar.
Sokağa sığmayan sayısız araba, davul zurna, Veysel büyükleriyle kız evinin kapısını açtırmaya çalışırken ufaktan bir ter basmıştı. Gelin alacaklardı ya, erkek tarafı olarak gururlu ve şana yaraşır dolulukla gelmişlerdi cepleri.
Herkesin gözü üzerinde, Devran hemen yanında dururken Nare ilk kez görmüştü onu. Güneş gözlüğünden yüzünü seçemiyordu tam ama çok dikkat çekiyordu Devran. Duruşu, adım atışı ağırlığını ortaya koyarken istemsizce bir Nare değil herkesin gözü ona kayıyordu.
Birde Nare kendi üzerinde olan gözlerden haberi olsaydı.
Gelin Rolenda zılgıtlarla evinden çıkarılıp uzun süren konvoydan sonra konağa getirildi. Adetler bir bir yerini bulurken sıra yemekte, eğlencedeydi.
Akşam olup oyunlar oynanmaya, halaylar çekilmeye devam ederken Hatice Nare’yi tutmuş halay çekeceğiz demişti. Berfin ve Hatice arasına almıştı Nare’yi.
Davulla oynatılan omuzlar, uydurulan adımlar, kadınların ağızlarından çıkan zılgıtlarla sonu görünmeyen iç içe geçmiş bir halaya tutuşmuşlardı. Avlu da düğün neşesi, herkesin gülen yüzüyle evlilik kutlanırken Hatice kendini çağıran kişiyle halaydan çıktı.
Çıktığı an yana bir adım atıldığı anda, Hatice’nin diğer yanında ise abisi Devran vardı. Nare’nin kolu Devran’a değince başını yana çevirdi Devran gülün yüzü gördüğü yabancı yüzle ciddi bir hale geçerken tutsam mı diye düşündü acaba tutmasam mı?
Halay ahengiyle oynanmaya devam ederken Nare’de çıkıp gitmeyi düşündü. Yanındakinin dayısının oğlu olduğunu kızlar arasında konuşulanlardan duymuştu. Berfin’in, Afran’ın abisiydi, en büyükleri.
Tutmasa bir dert, tutsa bin bir dert.
Tam Berfin’in kulağına ben çıkıyorum diye söyleyeceğinde elini tutan elle, dönüp baktı. Devran’ın gözleri herhangi bir yerde, onda bunda gezinirken başını soluna çevirdiğinde Nare ile bakışıp kaldı.