Mavi Gözler

2082 Words
Bir dakika! Bu kadar saçma bir soru nasıl aklıma düştü ki? Adam başsavcıydı, dolayısıyla onun burada olması kadar doğal bir şey yoktu. Asıl parazit gibi adliyelik bir durumu olmayıp burada dikilen kişi bendim. Karşımda en az benim kadar şaşkın bakışlarla bana bakan adamın gözleri yine ellerime kaydı. Ben de bakışlarımı ellerime çevirdim. Bir şey yoktu. Gayet güzel, ince, beyaz ellerim vardı işte! Başımı kaldırdığımda gözleri gözlerimi buldu. "Sizi bugün ikinci kez görüyorum?" diye sorduğunda, ben gözlerimi bir an kırpmadan onun mavinin açık tonuna ev sahipliği yapan gözlerine baktım. Gözleri güzeldi. Çok güzel.. "Evet. Tesadüf işte." Boğazımdaki kuruluğu gidermek için sertçe yutkundum. Sözlerim üzerine gözlerini kısan adam yakışıklıydı. Gözlerimi sürekli üstünde tutmak isteyeceğim kadar dikkat çekiciydi. Ona o hengamede bu denli dikkat etmiştim. Ama şimdi emin olduğum bir şey varsa o da ilgi çekici biri olduğuydu. Adamın karşısında durmuş ayrıntılı bir şekilde kumral saçlarından başlayıp, üstüne oturan takım elbise ardından da ayaklarına kadar baktım. Bakışlarım tekrar yüzüne çıktığında onun da dikkatle beni izlediğinin farkına vardım. Rahatsızca kıpırdandı. Çekici olduğu kadar meymenetsiz de olan suratında anlamını bilmediğim bir ifade geçti."Biliyor musunuz hanımefendi, hayatta tesadüf denen olaya asla inanmam." dediğinde, sertçe yutkundum. "Tesadüf ama!" Israrlı kelimeme karşılık aldığım mermer gibi düz ifade vardı. Konuyu uzatmak istemediğini belirtircesine Tuna polise döndü. "İyi akşamlar." deyip, bana da kısık gözleriyle baktı. "Size de iyi akşamlar hanımefendi." Onun gibi ben de gözlerimi kıstım. Sağ elimle yüzümü mesken eylemiş saçlarımı, kafamın sağ tarafına doğru ittim. "İyi akşamlar sayın başsavcım." Hitabım karşısında kaşları havalanırken, bu yüz ifadesiyle bile ne kadar havalı göründüğü gerçeğiyle yüzleştim. Gözleri yine dövmeme kaydı ve yine sertçe yutkundu. Yutkunuşu sırasında adem elmasında meydana gelen o hareketle içim gıdıklandı. Oraya dokunmak isteyen parmaklarımı birbirine doladım. Sanki iki elimin parmakları ayrı kalsalar benden izinsiz hareket edeceklermiş gibi hissettim. Bu yüzden daha bir sıkı kenetledim parmaklarımı birbirlerine. Kısacık kumral saçlarına değen bakışlarımı hemen geri çektim. Geniş alnına dökülen o kısacık saç telleri bile o kadar düzgün duruyorlardı ki. Sanki adamın tüm kimyasinda nizami bir durum var gibiydi. Sonra göz göze geldik. Sıralı kirpikleri dahil yüzündeki her bir ayrıntıyı saliseler içinde gözlerimle tavaf ettim. Mavinin o açık tonu gözleri, yüzündeki ciddiyetin aksine o kadar güzeldi ki, bıkmadan bakma isteği duydum. Saçları gibi kaşları hatta kirpikleri bile kumraldı. Sivri burnu, yüzüne milimetrik olarak ölçülmüşte yapılmış gibi uyumlu duruyordu. Elmacık kemikleri çok çıkık değildi ve çenesindeki eğim suratına muazzam bir biçimde yakışıyordu. Sinek kaydı traşı, yüzünü daha da ortaya sererken, kusursuz suratı daha bir göze hitap ediyordu. Saniyeler önceki o değişen yüz ifadesinin aynısı gözbebeklerine de yansımıştı. Benim bu denli dikkatle onu süzmemin farkında olan bay karmaşanın, yine suratı o dümdüz ifadeye büründü. Bir şey söylemeden, arkasını dönüp çıkışa doğru yürüdü. Dik yürüyüşü bile özgüveninin tavan olduğunun bir göstergesi gibiydi. Simsiyah takım elbisesi, içindeki kar beyazı gömleğinin tezatlığı, muazzam bir uyum içindeydi. Ayrıca uzun boyu ve ona tam uyan kilosuyla o takım elbisenin içinde ayrıca bir harika görünen adama bakmaya devam ediyordum. Başı, yürüdüğünde hiç etrafına dönmeden öylece ileri gidiyordu. Birden elindeki evrak çantaya dikkat kesilen bakışlarımla sertçe yutkundum. "Size söylüyorum Beril hanım?" Duyduğum sesle kafamdaki bin bir düşünceden sıyrıldım. "Pardon, ne dediniz?" Tuna polis mutlulukla, "Fırat başsavcı gittiğine göre benim de mesaim bitmiş oldu." dedi. Fırat.. Adamın ismi neyseki suratsız suratından daha iyiydi. Suratsız da olsa o yüz iyidi, hatta belki de harikaydı. Başımı sağa sola salladım. Aklıma gelen düşünceyle Tuna polise baktım. "Siz, bugün Çanakkale'de restoranda bir kavgaya şahit oldunuz mu Tuna bey?" Başını aşağı yukarı sallayarak sorumu onaylayan Tuna, "Evet, bugün kocası tarafından restoranda darp edilen bir kadın vardı. Bizde iki arkadaşımla restoranın kapısında yemek yiyorduk." dediğinde, daha fazla konuşmasına lüzum görmedim. Kısaca, "Ben de oradaydım." deyip, konuyu başka yöne çektim. "Kızınız kaç yaşında?" Sorduğum soruya gülümseyen Tuna, "Dört yaşında." dedi. Ah demek minik bir öğrencim daha olacaktı. "Merve'yle derslerimiz ilk bir ay, haftada üç gün birer saat olacak. Sonrasında ise, haftada iki gün, yani iki saat olacak." Söylediklerimi kafasından tartan Tuna'yla bir yandan yürüyüp diğer yandan konuşmaya devam ettik. Dışarı çıktığımızda arabama doğru adımlarımı yönlendirdiğim sırada Tuna polis beni durdurdu. " Hocam evimiz hemen yolun karşısındaki pembe binada. " Başımla onu onaylayıp, onunla birlikte yaya geçidinden karşıya geçtim. Lapseki zaten küçük bir ilçeydi, her yerin yürüme mesafesinde olması da küçüklüğünü daha bir yaşanılır kılıyordu. Ah bir de denizi vardı. Mükemmel sahilinde saatlerce otursam yine de doymazdım. Sağolsun Kübra sayesinde buraya sık sık geldiğimden, neredeyse tüm Lapseki'yi avucunun içi gibi bilirdim. Konuşmadan açık ton pembe binanın içine girdiğimizde önümdeki merdivenlere baktım. Ah, asansör yoktu! Dördüncü kata çıktığımızda nefes nefese kalmış halde eğilip ellerimi diz kapaklarıma koydum. Nefesimi düzene sokana kadar kısacık bir süre de olsa öylece durdum. Başımı eğmiş olsam da Tuna polisin zile bastığını, hemen ardından da sanki kapının ardında bekliyor gibi birinin açmasını duydum. "Öyletmenim gelmiiiş! Anneee koş bak öyletmenim geldi." Başımı kaldırdığımda bana kahverengi gözleriyle bakan küçük kıza baktım. Kocaman bir gülümseyiş eşliğinde bana heyecanla bakarken, ellerini çırpıp zıplıyordu. Kahvenin açık tonlarındaki o gözleri mutlulukla açılmış, kaşları havada hevesle beni süzüyordu. Bedenimi dikleştirip, kapının önünde bekleyen Tuna polisin yanına gittim. O da kızının mutluluğuna gülümseyerek iştirak ediyordu. Kapıyı açmış hala bana o güzel gülüşüyle bakan yeni öğrencime gülümsedim. "Merhabalar küçük hanım, bana bu kadar tatlı baktığına göre sen Merve olmalısın." dedim. Yanakları kızarırken bakışlarını yere kaydıran Merve'nin yanına gelen kişiye baktım. Sarışın, beyaz tenli, otuzlu yaşlardaki annesi gülümseyerek, önce bana sonra kızına baktı. Elini kızının omzuna koyup," Öğretmenine cevap vermek istemez misin canım? "diye sordu. Başını yukarı kaldıran Merve yanaklarındaki kızarıklıkla konuşmaya başladı. " Ebet, ben Mevre." sesine şeker bulaşmış gibi tatlı tatlı konuşan kıza gülümsemeden edemedim. Annesi başını sağa sola doğru salladı. "Merve canım." Annesinin bu hareketine karşılık kaşlarını çatarak, durumdan memnun olmadığını gösteren Merve, bakışlarını sonra annesine kaydırdı. Başını annesi gibi sağa sola salladığında, kafasının iki yanında toplanmış saçları aynı ritimle sallandı. "Ebet anne, Mevre diyolum ben de." Annesi konuyu uzatmamak adına bana dönüp, "Hoş geldiniz hocam, kusura bakmayın böyle dışarıda beklettik sizi." dediğinde, sesi mahcup olduğunun göstergesi gibi kısık çıktı. Kadına tebbesüm ederek, "Hoş buldum, ah hiç önemli değil." dedim. Yana çekilip, bizim içeri girmemizi bekleyen kadın, "Buyrun" dediğinde, hemen ayakkabılarımı çıkardım. Yanımdaki Tuna polis de ayakkabılarını çıkardığında ilk içeri geçen ben oldum. Küçük kızının büyük versiyonu gibi duran kadın, "Tekrardan hoş geldiniz Beril hanım. Ben Tuğçe." deyip, elini uzattı. Uzatılan eli sıkıp, "Memnun oldum Tuğçe hanım." dedikten sonra elimi yavaşça geri çektim. Önden Tuğçe, ardından da benle, Merve ve Tuna polis yürüdük. Babasının elini tutan Merve'nin heyecanla yürürken zıplayışlarına gülümsediğimde bana baktı. Yine utandığını göstergesi olan kızarık yanaklarını gördüğümde, öpme istediğim arttı. Bunun yerine göz kırpıp tebessüm ettim, aldığım karşılık ise küçük elini ağzına kapatıp kıkırdayan minik oldu. Geçtiğimiz salonda ben bej rengi salon takımının tekli koltuğuna otururken, karşımdaki çift üçlü koltuğa geçtiler. Merve ise, anne babasının arasında oturduğunda, gözlerindeki parıltılarının hedefinde ise ben vardım. "Nasılsınız Beril hanım?" Yüzüme gelen saçlarımı yana çektim. Tebessüm ederek önce Merve'ye sonra annesine baktım. "İyiyim teşekkür ederim Tuğçe hanım, siz nasılsınız?" Kızının kumral saçlarını okşamaya devam ederek, "Sizi gördük, ailece daha iyi olduk." dediğinde gülümsedim. "Ben de sizinle tanıştığıma mutlu oldum." Gözlerim salonu tararken, dikkatimi köşedeki piyano çekti. Yamaha Clavinova marka, mat siyah bir dijital piyanoydu. Daha görür görmez parmaklarım o tuşlara gezinmek için karıncalanmaya başladı. "Dayısı aldı." Tuğçe, kızının saçlarını okşayarak konuşmasına devam etti. "Kardeşim pilot, bundan bir hafta önce Merve'nin doğum gününde bu piyanoyu hediye etti." Başımı anladığımı belirtmek istercesine aşağı yukarı salladım. "Piyano güzel." Benim yorumum üzerine, Tuna polis içeri girdiğimizden beri ilk kez konuştu. "Merve sürekli piyano videoları izliyor, çalanlara ayrı bir hayranlık besliyor ve bunu da sık sık dile getiriyor." dediğinde, Tuğçe kahkaha attı. "Günde aşağı yukarı yüz, iki yüz kez." diye ekleme yaptı. "Evet, bıktırana kadar. Hatta bıkmanın bir üst seviyesi varsa bizi zirveye taşıyacak kadar." Karı koca yüzlerindeki o komik buruşmayla, tutmaya çalıştığım kahkahamı bırakmama sebep oldular. "Ah, gayet iyi anladım." dediğimde, hala gülüyordum. "Sen de piyano çok seviyolsun değil mi öyletmenim?" İstemsizce işaret parmağım, kulağımın arkasındaki sol anahtarı şeklindeki dövmeme gitti. Hafifçe kaşıyıp, " Çok seviyorum. Hem sana bir sır vereyim mi Merveciğim?" diye sordum. Başını hızla aşağı yukarı sallayan Merve'nin yan taraflardan toplanmış saçları da aynı hızla sallandı. "Ebet. Ebeet." Gülümseyerek, "Ben de senin gibi küçükken de çok seviyordum. Tıpkı senin gibi hatta çalanlara da hayrandım." dedim fısıltılı çıktığına dikkat ettiğim sesimle. Kıkırdayan Merve benim gibi fısıldayarak konuştu. "Ben de büyünce senin gibi cüzel olcam. Sonla da büyüüük, kocaman kuyluklu piyano çalcam." Tebessüm ederek, iç çektim. Küçüklüğüm aklıma gelince bir yumru oturdu boğazıma. Düşünme. Düşünme Beril. Kesi şunu. Kendine gel. Büyüdün sen! Büyüdün hem de çok büyüdün! "Öğrencilerime ders vermeyi ben iş olarak açıkçası görmüyorum. Onlarla aramda önce bir bağın oluşması lazım. Bu yüzden de önce tanışıyorum. İki taraflı, ortak isteğimiz olan müzik konusunda anlaştığımızda ders vermeye başlıyorum. Merve bana fazlasıyla bu isteğini gösterdi." Merve üst dudağını ısırıp, kırkırdarken ben de güldüm. " Yani eğer Merve bu kadar istekli olmasa ders vermeyecektiniz öyle mi Beril hanım? " Tına polise göz ucuyla bakıp," Aynen öyle Tuna bey. Ben, ailelerin çocuklarının arkasında durmalarına, takdir etmelerine elbette mutlu oluyorum. Ama çocukları üstünden hava atmalarını tuhaf karşılıyorum. Maalesef çocuğu müziği sevdiği için onu kursa gönderen çok aile yok. Genelde çocuğu üzerinden atacağı havayı düşünerek, gerek okula gerekse de bana gelen çok aile var. İnanın çocuklar için müzik kursu işkence gibi geliyor, istekleri yok, heyecan yok asıl can sıkıcı şey ise, müziğe azıcık bile olsa bir ilgileri varsa bu nefrete dönüşüyor. " dedim. " Ah duydun mu hayatım? Nihayet ya nihayet benim gibi düşünen biriyle tanıştım. Sormayın,Beril hanım sormayın! Bu konudan o kadar müzdaribim ki anlatamam. " Diyen Tuğçe, konuşmasına hararetli bir şekilde devam etti. " Merve'nin arkadaşlarının annelerinin yüzde doksanı çocuğunu üstün zekalı görüyor. Ama sadece onların çocuklarının aklı var, hem de ne akıl! Yok matematik zekası çok yüksek, yok gezegenlerin isimlerini biliyor. Yok bilmem ne…" Tuna, karısının konuşmasına sırıtıp araya girdi." Emin ol Beril hanım ne demek istediğini anladı hayatım." Tuğçe bana rahatsız bir şekilde gülümsedi." Kusura bakmayın Beril hanım, bu konuda çok doluyum da. " Başımı olumlu anlamda aşağı yukarı salladım."Emin olun sizi çok iyi anlıyorum. Günde kaç tane öyle veliyle uğraşıyor-" Daha lafımı bitiremeden telefonum çaldı. Telefonumu yanımdaki çantamdan çıkarıp ekrana baktım. Kaşlarım çatılırken, yeşil tuşa bastım. Karşıdakinin konuşmasına fırsat vermeden direkt konuştum. Pozvoni pozzhe! (Sonra ara!) Yine karşıdakinin tek kelime etmesine izin vermeyip kırmızı tuşa bastım. Bakışlarım karşımda oturanlara kaydığında, "Bir arkadaşımdı. Şimdi çok uzun konuşur diye sonra aramasını söyledim. Kusura bakmayın sohbet bölündü." dediğimde, sesim sıkıntılı çıktı. "Sorun değil Beril hanım. Arkadaşınız yabancı sanırım." Tuna'nın polis kimliğine bürünüp, an itibariyle şüpheyle bana bakmasına karşın gayet sakin bir şekilde konuştum. "Evet Rus." Tuğçe hemen lafa atlayarak, "Rusça biliyorsunuz yani, ne güzel." dediğinde, Tuna'nın suratındaki o sorgulayıcı ifade yumuşadı. "Aslında eski piyano hocam Rus'tu. Ondan sadece notaları değil, dil de öğrenmiş oldum. Az önceki arkadaşımla da bir konserde tanışmıştık, hala da görüşüyoruz." Açıklamamdan tatmin olduğunu gösteren Tuna polis gülümseyerek, "Umarım Merve de sizin gibi hem müzik hem dil öğrenir." dedi. "Umarım." Sesimdeki içten dilekten sonra, bizi pür dikkat dinleyen kıza baktım. "Merveciğim, seninle bir tuş turu yapalım mı?" Hemen ayağa fırlayıp, ellerini çırptı. Onun sevinci hepimize bulaşırken ben de ayağa kalktım. Küçük öğrencimle piyanonun yanına gittik. "Şimdi senden istediğim tek şey sırayla tüm tuşlara basman canım." Anne ve babası biraz geride dururken, Merve dünyanın en güzel nesnesine bakıyorcasına piyanoya gülümseyerek baktı. Küçücük elini önce piyanonun kenarına bıraktı, ardından işaret parmağıyla sırayla tuşlara basmaya başladı. Her bastığı tuşla yüzündeki aydınlığın tonu değişti. Gerçekten müziği sevdiği o kadar belliydi ki.. Senin gibi.. Gözlerimi kırpıştırarak kendimi kontrol altına almaya çalıştım. Ama olmadı. Elime değen sopanın acısı duruyordu. O kadar notanın içinde sadece bir tane yanlışlık yapmıştım. Küçük elimin üstüne sertçe değen o sopadan sonra beliren o kızarıklık. Sağ elim, sol elimin üstüne kapanırken, gözlerimi saliseler içinde hızla kapayıp açtım. Burdaydım. Merve ışıl ışıl gülerken ona bakıyordum. İşaret parmağının değdiği her bir notaya gülümseyerek baktım.. Yaklaşık bir yarım saat boyunca notlara dokunmayı Merve'ye öğretmiştim. Sonra da yeni tanıştığım o sevimli aileyle vedalaşıp evlerinden ayrılmıştım. Dışarı çıkar çıkmaz da Kübra'yı aramıştım ama hanımefendi bu gece dönmeyeceğini söyleyerek beni resmen ekmişti. Zaten sevgilisini gördüğünde kendini bile unutan aptal bir aşık oluyordu. Lapseki sahilinde bulunan sosyal tesislere gelip, denize en yakın masaya oturdum. Kendime sade bir Türk kahvesi söyledikten sonra gözlerim denize kaydı. Gelibolu'ya gidip, yine oradan dönen feribotlar.. Feribotlara binmek için biriken araba kuyruğu.. Gözlerimi o taraftan ayırıp denizin mavi tonuna çevirdim. Ortada bulunan deniz kızı heykeline gözlerimi kısarak baktım. Heykelin başına konan martı o kadar tatlı duruyordu ki, dayanamadım. Hemen yerimden kalkıp, çantamdaki telefonu çıkardım ve o kareyi yakaladım. Hâlâ ayakta durmuşken, telefonu cebime koydum. Denizden esen o yel, saçlarımı omuzlarımın ardına isterken, gözlerimin önünde karşımdaki denizin bana çağrıştığı tek görüntü vardı. Mavi gözler…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD