Adaletli

2576 Words
Sinirle arabamı evimin kapısına park edip, dışarı çıktım. Lapseki ve Çanakkale arasındaki yol gittiğimde bana çok uzun gelmişken, dönerken göz açıp kapayana kadar bitmişti. Çünkü, tüm yol boyunca yeni türettiğim küfürleri içimden sıralamıştım. Evimin bahçe kapısı, demir gül desenlerle yapılmıştı. En tepesinde ise kocaman 'GÜL EVİ' yazıyordu. Her kapıya geldiğimde bu yazıya illa bakardım.. Şimdi de aldığım derin nefesler eşliğinde bakıyordum. Bahçeye adımımı atar atmaz, aşağı katın balkon kapısı açıldı. "Hoş geldin Berilciğim. Kahve yapıyordum ben de tam. Gelsene birlikte içeriz." Gül kurusu rengindeki iki katlı evin üst katında kiracıydım. Beni kahveye çağıran Nurşah teyze ise ev sahibimdi. "Hemen geliyorum." deyip, yürüyüş yolumun her iki kenarını süsleyen güllere baka baka evin kapısından içeri girdim. Üst katın merdivenleri de içerideydi. Bu da daha çok güvenli olmamı sağlıyordu. Nurşah teyze, kocası Mücahit amca ve bir de bende vardı sadece dış kapı anahtarı. Önümdeki beş basamaklı küçük merdiveni geçer geçmez, kapıyı açmış beni bekleyen kadına gülümsedim. "Geç hadi geç." deyip, içeri giren Nurşah teyzenin arkasında içeri girip kapıyı kapattım ve yürüdüm. "Mücahit amcan arka bahçeyi düzenliyor. Ben desen tüm gün dışarı çıkmadım Beril. Düşünebiliyor musun?" dediğinde mutfağa girdik. Düşünemiyordum. Nurşah teyze görüp görebileceğim en enerjik, genç ruhlu ve çılgın kadındı. Her gün illaki dışarı çıkıp gezerdi. Evde sürekli birşeylerle meşguldü ve daha da önemlisi çok yetenekliydi. " O zaman sıkıntıdan patlamışsındır sen. " Mutfaktaki kahve makinasına suyu ve kahveyi koyup karıştırdı. Ardından önündeki cezve kılıklı şeyi yerine yerleştirip, üst düğmeye bastı. Arkasını dönüp bana baktığında sırıtıyordu. Altmışlı yaşlarıma geldiğimde kesinlikle onun gibi olmak isterdim. Ama böyle olamayacağımı da içten içe bilirdim. "Hayır. Beş kere kahve sunumu hazırladım. Denizden topladığım taşların birazını boyadım. Veee asıl bombaya hazır mısın?" Söz konusu Nurşah teyze oldu mu ben her şeye hazırdım. Başımla onaylayıp gelecek bombayı bekledim. "Kitaplarımı bu defa renklerine göre dizdim." Kaşlarım havalanırken, kahkaha attım. Az önceki sinirim bu birkaç dakika içerisinde geçmişti resmen. "Ooo büyük değişiklik." dedim hala gülerek. Başıyla beni onaylayan Nurşah teyze," Kahve birkaç dakikaya hazır, yani birkaç dakika içinde sunum hazırlamalıyım. Hadi gel bakalım. " deyip, salona doğru yürüdüğünde ben de peşinden gittim. Aslında sunuma falan gerek yoktu bunu her seferinde de söylüyordum ama bir kere bile beni bu konuda dinlemediği için pes etmiştim. Artık itiraz etmiyordum. Önünde durduğumuz, içinde iki yüzden fazla kahve fincan çeşidinin olduğu raflara baktık. "Hadi bakalım sen bir tane seç ben ona göre tepsi, lokumluk ve küçük su bardağı ayarlarım." Ah, bu kadın her şeyi törenle yapmak zorunda gibiydi. Artık bu duruma alıştığımdan, turkuaz renkli üstünde kelebeklerin olduğu fincanı seçtim. Elimdeki fincanı alan Nurşah teyze aceleyle konsolun alt çekmecesini açıp, aynı renk tepsiyi çıkardı. Konsolun üst çekmecesinden de ucunda kelebek kanatları olan küçük lokumlukları aldı. İkimiz mutfağa döndüğümüzde kahvenin hazır olduğuna dair çıkan ikaz sesini duyduk. Hemen fincanları tepsiye koyup, içine kahveden döktü. Ardından mutfak dolabından küçük kahve yanı bardaklarından çıkardı. Buzdolabından kızılcık suyundan getirip, küçük bardaklara doldurdu. Ardından fındıklı küçük çikolata toplarını da lokumluğa bırakıp, sunumu tamamladı. Masadaki yerimizi almış, kahvelerimizi yudumlarken, hal hatır faslını da bitirmiştik. Kısa bir sessizlikten sonra, Nurşah teyze hüzünlü sesiyle konuşmaya başladı. "Turkuaz rengi bir biblo almam lazım. Böyle sunum hazırlayınca kendimi eksik hissediyorum." Bu onun için büyük bir meseleydi, asla ciddiye almadığımı göstermemem gerektiğini de zamanla öğrenmiştim. "Ama biblo şart değil. Çiçek de olur değil mi?" Ağzından lafı aldığımı biliyordum. Çünkü, her zaman sonraki cümlesi bu olurdu. "Evet evet. Mücahit'le bir Ankara turu yapmalıyım. Bir keresinde Armada'da görmüştüm. Turkuaz rengi kelebek bir biblo. Düşünebiliyor musun tam eksiğim olan şey." Başımı olumlu anlamda sallayıp, "Bence de almalısın. Şimdi şu tepsi de bir kelebek olsa hem de turkuaz rengi bir kelebek olsa ne harika olurdu."dediğimde, ayağa kalkıp aceleyle dışarı çıktı. Ben oturduğum yerde gülerken, o dışarıda Mücahit amcaya sesleniyordu. " Mücahiit haftaya Armada'ya gidelim mi? " Sessizce gülmeye devam ederken açık camdan Mücahit amcanın sesi geldi. " Tamam neredeydi o? Bak aynalı çarşı tarafındaysa o ara sokaklara arabayla giremem ona göre." Nurşah teyzenin suratı gözümde canlanınca kısık bir kahkaha attım. " Ankara 'da. Hem oğlumu da özledim. Görmüş olurum." Evet biricik çocukları Serdar, ODTÜ' de mühendislik okuyordu. Nurşah teyze de her seferinde onu bahane ederek sık sık Ankara'ya gidip, çılgınlar gibi alışveriş yapardı. Mücahit amca hemen lafa atladı. "Hanım neden sen de normal insanlar gibi isteklerde bulunmuyorsun? Daha iki hafta önce Ankara' daydık. Bu defa nasıl bir model fincan, biblo ya da başka bilmem hangi zımbırtıyı alacaksın?" İkisi arasındaki bu diyalogları birçok kez duymuştum. İşin sonunda hep Nurşah teyzenin dediği olmuştu. Şimdi de olacağı gibi. " Tamam tamam istemiyorum Mücahit. Kelebekli biblo da kalsın. Oğluma olan özlemim de. Zaten ben kimim ki? Neden istediklerim yerine gelsin ki değil mi?" Nurşah teyzeden birşeyler kapmalıydım. Hayatımda kocasını bu kadar kolay ikna eden başka kadın tanımamıştım. Ailenin ne demek olduğunu biliyor musun ki Beril? Gözlerimi tepsiye indirdiğimde, Nurşah teyzenin ikna çalışmaları sürüyordu. Turkuaz rengi fincanı elimde çevirdim. Bu renk bile onu çağrıştırıyordu bana. Onun gözlerini.. Kaybolan sinirim onu düşününce yine tüm bedenimi etkisi altına aldı. "Ateşle oynuyorsunuz hanımefendi. Dikkat edin o ateş önce sizi yakar." Ateşmiş! Suratsız adam, bana onu baştan çıkarmaya çalıştığımı ima etmişti. O sinirle, tek bir kelime söylemeden dışarı çıktığım için asıl kendime kızıyordum. Ben ayartıcıysam o neydi? Başımı sağa sola salladım. O, ne diye dibime girip ayarlarımı alt üst etmişti peki? Ona yakın olmak dikkatimi de kendimi de dağıtmama neden oluyordu. Mesafe. Ah evet aramıza fiziksel mesafe koymam şarttı. Daldığım düşüncelerden beni çıkaran, gülümseyerek karşımdaki sandalyeye oturan Nurşah teyze oldu. "Mücahit amcan ikna ettim. Haftaya Ankara'ya gidiyoruz. Seni de yalnız bıraktım böyle kusura bakma kızım." Başımı sağa sola salladım. "Önemli değil teyzeciğim. Hem kahveleri içmiştik zaten." Önümüzdeki tepsiyi alıp, mutfak tezgahına koyan Nurşah teyze sırıtarak," Yeni aldığım kitapları görmek ister misin?"diye sordu heyecanla. Onun bu hayat dolu enerjisi bulaşıcıydı. Gülümseyerek onu onayladım ve sadece kitap rafları ve kitap okuma koltuğundan oluşan odasına geçtik. Nurşah teyze emekli memurdu. Bunun yanında tam bir kitap kurdu, örgücü, hobi boyacısı, kahve delisi, fincan tutkunu ve en önemlisi müthiş bir aşçıyla, tatlıcıydı. Geldiğimiz odanın havasını solumak bile insana iyi geliyordu. Yeni aldığı beş kitabı bana gösterip, birini elimde salladı. "Bunu grupça okuyacağız. Benim kitap grubum vardı ya, işte onlarla." Grubunu biliyordum. Altmış yaş üstü bir avuç kadın, ortak bir kitap belirleyip bir hafta içerisinde okuyorlardı. Sonra da cafelerde buluşup, okudukları kitabı yorumluyorlardı. "Biliyorum. Okuduktan sonra bana ödünç verir misin Nurşah teyze? Merak ettiğim bir kitaptı." Elindeki kitabı biraz daha yukarı kaldırdı, gülümseyerek onayladı beni. O sırada gözüm yine kitabın üstündeki yazar ve eserin ismine takıldı. Gabriel García Márquez Kırmızı Pazartesi İkimiz odadan çıktığımızda müsaade isteyerek daireme gittim. Evim iki artı bir kocaman ve güzeldi. İçeri girer girmez hemen yatak odama geçip, üstümü değiştirdim. Giydiğim üstünde tavşan baskıları olan ince şort ve askılı tişörtten oluşan takımla kendimi çok daha iyi hissediyordum. Yatak odasından çıkıp, mutfağa geçtim. Kendime çabucak bir sandviç hazırlayıp, vişne suyu eşliğinde yemeye başladım. Tüm gün açlıktan bitap düşen ben, o savcı bozuntusun son söylediği sözlerden sonra yemeyi bile unuttumuştu bana. Onu düşünme. Evet düşünmemeliydim ama kahretsin ki aklımdan çıkmıyordu. Zihnimde geçen her ayrıntı ondan ibaretken, yemeğimi bitirdim. Salona geçtiğimde parmaklarımı usulca oynatıp piyanoma doğru yürüdüm. Bakışlarım ellerime kaydığında başımı hızla sağa sola salladım. Bu gece Johann Sebastian Bach'ın zihininden notalara düşen ruhuna girecektim. Onun, Da Wohttemperier Calvier adlı, upuzun iki ciltli eserinde kendimi kaybedecektim. Eserin adı aklımdan geçince, istemsizce acı bir gülüş belirdi yüreğimde. Bach'ın, Da Wohttemperier Clavier (İyi Yedirimli Klavye) adlı eseri, 1. ve 2. ciltten oluşan, 48 prelüt ve fügü içeren üstün nitelikte yaratılar bütünüdür. Bu nitelikli yaratılar derin fikirlerle bestelenmiştir. Ayrıca bu eserde fügler, kontrpuan yazı yöntemiyle işlenmiş olup, akor zenginliği, tonalite birliği, armoni ve ritim kalıplarıyla kendine özgü müzikal fikirlerle işlenmiştir. Bu kelimeler zihnimin en alt katmanından sinsice sızıp gün yüzüne çıktı. Bu sözleri kaç kez duymuştum? Yüz, bin, on bin, yüz bin? Bilmiyordum. Tek bildiğim küçücük yaşımda tüm bu kelimelerin hepsini ezberleyecek kadar duymuş olduğumdu. Bir de tabi tüm bu eseri ezbere çalacak kadar, tekrar ettiğimdi.. Derin bir nefes alarak, gözlerimin önünde beliren masmavi gözleri düşünerek oturduğum yerden, parmaklarımı notalara basmaya başladım. Ruhum benden kopunca gözlerim kapandı.. Sonrası.. Sonrası mavi bir denizde kulaç ata ata kalbimim çarpmasıydı.. * Uyandığımda hemen hızlı bir kahvaltı yaptım. Banyoda saçlarımdaki elektriklenmeyi dindirmek için ellerimi nemlendiren saç kreminden sürdüm. Gözlerime siyah eylenierı, kirpiklerime de rimel sürdüm. Yüzümdeki beyaz teni renklendirmek adına elmacık kemiklerime şeftali tonlu allığı, dudaklarıma da nemlendirici sürdüm. Ardından, yatak odama geçip, beyaz incecik ve kolsuz gömleğimi altına da krem rengi kapri tarzı kumaş pantolonumu giydim. Beyaz çantam ve krem rengi topuklu ayakkabılarımı da eklediğimde hazırdım. Dışarı çıktığımda arabama atlayıp, doğruca okula gittim.. Yaklaşık üç saat sonra dersim bitmiş, yine Lapseki yollarına düşmüştüm.. On beş dakika sonra adliyenin kapısına arabamı park edip, doğruca içeri geçtim. Gideceğim odaya yaklaştıkça, yine kalbimdeki ritm artıyordu. Onun odasının hemen yanında bulunan özel kaleminin kapısı açıktı. Başımı oraya çevirdiğimde eş zamanlı olarak Sezen hanım da bana baktı. Başımla selam verdiğimde aynı karşılığı aldım ve yanındaki odanın kapısına geldim. Derin bir nefes alarak, çarpan kalbimi kontrol altına almaya çalıştım. Sağ elimi yumruk yapıp, kapıyı hafifçe çaldım. Hayret, Tuna polis bugün yoktu ortalıkta. Aklımdan bu düşünce geçerken, içeriden gelen sesle kapıyı açtım. Kahretsin! Daha onu görür görmez elim ayağım birbirine dolanmaya hazır hale gelmişti. "Hoş geldiniz Beril hanım. Buyrun lütfen." Boğazımda onu her gördüğümde oluşan kuruluğu gidermek adına yutkundum. Masasına doğru yanaşıp, "Hoş buldum."dediğimde, ayağa kalkıp önümde durdu. Sağ elini uzatıp, dün o konuşmayı hiç yapmamış gibi davranmaya başladı. Küçük elimi, onun iri ellerinin arasına bıraktım. Kısa bir selamlaşma faslından sonra ise, masasının önündeki sandalyelerden birine oturdum. Yine masa, sandalyeler hatta tüm oda bal dök yala misali tertemizdi. "Görüşmeyeli nasılsınız?" Ah sorusuna gülmek istesem de onun yerine gayet ciddi bir ses tonuyla kısaca "İyi." dedim. Gözlerini kısarak bana baktı. Anlaşılan onun da halini hatırını sormamı bekliyordu. Çok bekler! "Dünkü ifadelerin Türkçe kısımları hazır bir de bize Rusça olanı lazım. Sizden ricam, elimizdeki ifadeleri Rusça yazmanız." Başımla onaylayıp, "Tabii."dediğimde, hala ayakta bekliyordu. " O zaman sizi buraya alayım. " Ne? Şaşkınlıkla," Sizin masanızda mı yazacağım? "diye sordum. Düz yüz ifadesiyle," Evet. Buyrun lütfen." deyip, sandalyesini masadan hafifçe ayırdı. Yerimden kalkıp, onun yerine doğru geçtiğimde bacaklarım titriyordu. Çektiği sandalyeye oturduğumda, yine sandalyeyi masaya yanaştırdı. Dün gece mesafe demiştim. Şimdi yanımdan uzaklaşsa isyan edecek haldeydim. Üstümdeki yoğun etkisi tenimi karıncalandırırken, her bir uvzum kokusuna hapsoldu. Arkamdan uzanıp, bilgisayardaki Word dosyasını gösterdi. Yanağının saçlarıma değişini hissediyordum. Aklım onunla bu kadar meşgulken, dediklerini algılamakta zorluk çekiyordum. Kesik kesik aldığım nefesimle göğsüm inip kalkarken, yüzümdeki saçlarımı kulağımın arkasına atmaya başladım. Elim kulağımın üstündeki çenesine değince, ateşe temas etmiş gibi hızla elimi indirdim. Verdiği bilgilerden sonra geri çekildiğinde, rahat bir nefes aldım. Bu defa masanın önündeki sandalyeye o oturdu. Önümdeki yazılı ifadelere göz gezdirdikten sonra başımı kaldırdım. Göz göze geldiğimizde, beni izlediğini yakaladım. Boğazını yalancı bir öksürükle temizleyen savcı, doğrulup masanın karşısından bana doğru uzandı. Onun bana yaklaşmasıyla düzensizleşen nefesimin farkına varmış olacak ki, gözlerindeki eğlendiğini gösteren ışıltıları yakaladım. Demek üstümdeki etkisinin farkındaydı ve benimle bunun üzerinden oyun oynuyordu. "Bir şey mi istemiştiniz?" Dudağının sağ tarafı kıvrıldı. "En alttaki dosyayı alacaktım." Sen şimdi görürsün! Dosyayı alıp, onun gibi yerimden doğruldum. İyice yüzüne yaklaşıp, elimdeki dosyayı uzattığı eline yanaştırdım. Bakışlarımı gözlerinden ayırmadan dosyayı eline bıraktığımda, bilerek ellerimizin temas etmesini sağladım. Hipnoz olmuş gibi bana gözlerini kırpmadan bakan adam, bakışlarını dudaklarıma kaydırdı. Yutkundu. Dilimle bu defa bilinçli olarak alt dudağımı ıslatıp, "Dosya elinizde." dedim fısıltılı sesimle. Tekrar yutkundu. Başını yavaşça aşağı yukarı doğru sallarken, hızla kendimi geri çektim. Biraz daha öyle dursam, bu tehlikeli oyun başımda patlayacaktı. Çünkü, nefesi daha yüzüme vurur vurmaz, tenim karıncalanmaya başlamıştı bile. Sandalyesine oturup, elindeki dosyayı aceleyle açışına göz atıp, önümdeki işime döndüm.. Saatler sonra çeviri işini halletmiştim. Yavaşça ayağa kalktığımda, Fırat savcı da benimle birlikte yerinden kalktı. Kolundaki her halinden pahalı olduğu belli olan saatine, kaşlarını çatarak baktı. Ardından bakışlarını bana çevirip, "Mesai bitmiş." dedi. Küçük bir duraksamadan sonra da boğazını temizleyerek konuşmaya devam etti. "Size en azından teşekkür mahiyetinde bir yemek ısmarlamak isterim Beril hanım. Saatlerdir çalışıyorsunuz. Eminim siz de benim gibi acıkmışsınızdır." Bu teklifi beklemediğimden önce bir boacaladım. Ardından onu onaylayarak, "Evet, acıktım ve size bir sır vereyim mi? Ben açlığa asla gelemiyorum." dedim gülümseyerek. Hafifçe tebessüm etti." O zaman buyrun. Gidelim." Az sonra yürüyerek, adliyenin biraz ötesinde bulunan restorana gelmiştik. İkimiz de köfte, kola söylemiş beklerken, gözlerim elindeki peçeteyle önündeki bardağı, çatalı, bıçağı silen adama kaydı. Elini de dezenfektan etkili ıslak mendille silerek arkasına yasladı. Bana ıslak mendilden vermediğini farkına varmış olacak ki hemen önündeki kutuyu uzattı. İçinden bir tane alıp ellerimi sildim ve bu garip adamı incelemeye başladım. "Lavaboda da elimizi yıkayabilirdik aslında." Sözlerim üzerine bana bakıp, " Günde yüzlerce kişi o sabun kutusuna basıyor, o çeşmenin musluğuna temas ediyor. Böylesi daha iyi." dediğinde, ona cevap verecekken yemeklerimiz geldi. Sessizlik içinde yediğimiz yemek boyunca, dizginleyemediğim bakışlarım kezlerce onu kesti. Özenle, büyük bir düzenle yemek yiyen birini ilk defa görünüyordum. Bakışlarım istemsizce yüzünü taradı.Sert çehresinin aksine gözlerinde yumuşak bir ifade vardı. Bardaktaki suyu ağzıma doğru götürdüğümde, "Pis olduğun konusunda ciddiyim. Önündeki çatal, bıçak eminim hijyenin yanından bile geçmiyordur." dedikten sonra, elindeki bıçakla bardağımı işaret edip, "Şuan mikrop içiyorsun. Haberin olsun."dedi. İçtiğim su bozağıma takılırken, üst üste öksürmeye başladım. Gözlerim yaşarana kadar da bu öksürük devam etti. "İyi misin?" Bakışlarım bana endişeyle gözlere takıldı. Aramızdaki resmi konuşmayı bozuyordu. Ama ben bunu bozacak niyette değildim. Başımı aşağı yukarı sallayarak zor da olsa konuştum. "İyiyim." Yüzündeki o endişe tohumları yerini rahatlamaya bıraktı. Benim ellerime göre daha kalın, yapılı olan beyaz elini kaldırdı. Yüzüne doğru yükselen sağ eline dikkatle baktım. Ah eller.. Tenime basan sıcaklıkla yerimden rahatsızca kıpırdandım. Ellerimi yelpaze gibi sallayarak yüzüme serinlik getirdim. "Neden böyle tepki verdiğinizi anlamadım. Gerçekten." Cidden, aşırı titiz olduğunun farkında değil miydi bu adam? Başını sağa doğru yatırıp gözlerini kısınca, bu görüntü karşısında kalbim küt küt atmaya başladı. "Sizce normal miydi yani dedikleriniz?" Duruşunu düzeltip, hiç düşünmeden konuştu. "Evet. Bardağı, çatalı ve bıçağı da silmek gerekir." Temizlik hastası! Başımı sağa sola sallayıp, bana düz bir ifadeyle bakan adamın yüzüne pür dikkat baktım. "Sizce de fazla abartmıyor musunuz şu hijyen konusunu?" Kaşlarını çatarak, "Hayır!" dedi sert bir ses tonuyla. Onunla bunu tartışmak istemiyordum. Bu yüzden sustum. Bir anda masaya gergin bir hava gelirken, bunun sebebinin bu denli saçma olması garipti. Elime aldığım kola bardağını dudaklarıma doğru götürürken, sol bacağına değen yumuşaklıkla yerimden sıçradım. Kola bardağı üstümdeki beyaz gömleğe dökülürken ayağa bardağı o anda masaya aceleyle bıraktım. "Ne oldu?" Benim gibi ayağa kalkan Fırat savcı, hemen masanın altına baktı. Yüzündeki tedirginlik yerini tebessüme bırakırken, ben öylece bekliyordum. Tebessümü yerini kahkahaya bırakınca, gözlerim masanın altından çıkan kediye takıldı. İçimdeki endişe tuzla buz olurken, bakışlarım ona kaydı. Gülen yüzü kesinlikle diğer tüm yüz ifadelerini alt üst ederdi. Kıvrılan dudakları, mavi gözlerinin kısılmış hali ve hemen yanlarında oluşan o iki çizgi.. Tutulmuşçasına bakmaya devam ettim. Gözlerimiz kesiştiğinde, dudaklarındaki kıvrıklık yavaşça silindi. Bakışlarının hedefi gömleğim olurken, gözleri aheste aheste gezindi üstümde. Bedenim anında ısınırken, onun yutkunuşuyla ben de kuruyan boğazını ıslatmak istercesine sertçe yutkundum. Gözlerini kısarak göğüslerime pür dikkat bakarken, kendimi çırılçıplak gibi hissettim. Onun gibi ben de gözlerimi üstüme çevirdim. Kola incecik beyaz gömleğimi ıslatmış, içime giydiğim dantelli beyaz sütyenimi resmen gözler önüne sermişti. Elimle gömleğimi tenimden uzaklaştırmaya başladım. Baş ve işaret parmaklarımın arasına gömleğin ucunu kıstırıp kendimden ayırdım. Birden arkamda meydana gelen hareketliliği hissettim. Aniden omuzlarıma bırakılan siyah ceketle, başımı kaldırdım. Arkamdaki adamın yoğun etkisi beni ablukaya alırken, ellerim ceketin önünü tuttu. Üstüme bulaşan bu koku.. Ah, çok güzeldi. Karamel kokusu.. "Arabaya kadar dursun." Kaşlarım çatılırken, arkamdaki adam iki adımda önüme geçti. Yakınlığıyla nefes alış verişlerim hızlandı. Bana daha da yaklaşıp, ceketin önünü tuttu. Kalbimdeki hız artarken, fısıltılı sesi damarlarımdaki kanı kaynattı. "Kire," Yutkundu. "Bulanan." Gözleri göğsümde durdu. "Güzelliğin" Gözleri bu defa yukarı kayarak gözlerimi buldu. "Adaletli biri olarak bunları kimsenin görmesine izin veremem." deyip, göz kırptı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD