Derin Sarsılmaz yirmi yedi yaşındaydı. Kıdemli yüzbaşıydı. İnfaz timinin komutanıydı. Ama rütbesi onu anlatmaya yetmezdi. Çünkü bazı insanlar unvanlarıyla değil, bulundukları yerde yarattıkları etkiyle var olurdu. Derin de onlardan biriydi.
Onu ilk kez gören biri önce neye baktığını anlayamazdı. Güzeldi, evet. Sarışın saçları beline kadar uzanır, ışığı yakalayan yumuşak bir tonla omuzlarından aşağı dökülürdü. Ama bu güzellik dikkat çekmezdi. Asıl dikkat çeken şey gözleriydi. Mavi. Ama sıradan bir mavi değil. İçine çeken, birkaç saniye sonra rahatsız eden, fazla derin bir mavi. İnsanlar o gözlere önce bakar, sonra nedenini anlamadan gözlerini kaçırırdı. Çünkü o bakışta sıcaklık yoktu. Boşluk da değildi. Daha çok… hesaplanmış bir sertlik vardı.
Yürüyüşü bile farklıydı. Düz, kararlı ve tereddütsüz. Sanki nereye bastığını değil, neden bastığını biliyormuş gibi. Bir ortama girdiğinde dikkat çekmeye çalışmazdı ama zaten göz ardı edilemezdi. Çünkü Derin bulunduğu yerde sadece durmazdı… ortamı değiştirirdi.
Karakteri de görünüşü gibiydi. Sertti ama kontrolsüz değildi. Öfkeliydi ama dağınık değildi. İçinde sürekli çalışan bir şey vardı. Bir baskı, bir dürtü, bir gerilim… ama o bunu yönetmeyi öğrenmişti. Küfrederdi. Sinirlenirdi. Sabrı taşardı. Ama sahaya çıktığında bütün o karmaşa tek bir şeye dönüşürdü: disiplin. Çünkü Derin için savaş bir duygu değildi. Bir sonuçtu. Ve o sonuç ya alınırdı… ya da alınırdı. Ortası yoktu.
Onu bu kart sert hale getiren eğitimler değil
Kayıptı. Annesi İdil, renklerle konuşan bir ressamdı; babası ise şehit Binbaşı Levent Sarsılmaz’dı. Disiplinli, sert ama sevdiğini hissettiren bir adam. Derin’in zihninde kalan son anılar hep sakindi; annesinin gülüşü sıcaktı, babasının sesi dengeliydi. Sonra bir gece her şey bitti. Issız bir yol, loş bir araba ve arka koltukta oturan küçük bir kız… Önce silah sesi duyuldu, sonra bir tane daha. Camlar patladı, parçalar Derin’in yüzüne ve kollarına sıçradı. Annesinin başı yana düştü, babasının elleri direksiyondan kaydı. Araç yavaşladı. Ve sonra… sessizlik. Derin o an ağlamadı, bağırmadı, kaçmadı. Sadece izledi. Gözleri açıktı, her şeyi gördü ve hiçbir şey yapmadı. O gece bir çocuk korkmayı öğrenmedi; kaybetmeyi öğrendi. Ve o kayıp… onu büyüten şey oldu.
Kısa süre sonra Albay Kemal Arslan onu yanına aldı. Babasının eski silah arkadaşıydı ama Derin için bu sadece bir tanıdık değildi, bir yön değişimiydi. “Yetimler Projesi”ne dahil edildi. Orada çocuklar büyütülmüyordu, insanlar yeniden yazılıyordu. Derin de yazıldı; acıyla, disiplinle, yalnızlıkla. Diğer çocuklar zamanla alıştı, kabullendi. Ama Derin alışmadı, uyum sağladı. Arada ince bir fark vardı: alışanlar kabullenirdi, uyum sağlayanlar değişirdi. Derin değişti. Konuşan bir çocuk değildi, soru sormazdı ama izlerdi; her şeyi… eğitmenleri, diğer çocukları, verilen görevleri ve en çok da insanların zayıf anlarını. Çünkü çok küçük yaşta bir şey öğrenmişti: insanlar en çok zayıfken gerçek olur. Bu yüzden kendini hiçbir zaman zayıf göstermedi. Ne düştüğünde, ne yorulduğunda, ne de canı yandığında. Acıyı saklamayı öğrendi. Sonra… acıya alıştı.
Albay Kemal bunu ilk günden fark etmişti. Bir gün eğitim sırasında Derin düşmüştü; dizleri parçalanmış, elleri kan içindeydi. Eğitmenlerden biri ona doğru ilerlemişti ama Kemal durdurmuştu: “Dokunma.” Derin yerde birkaç saniye kalmıştı, nefes almıştı… sonra kendi kendine kalkmıştı. İşte o gün Kemal kararını vermişti. Bu kız… ya çok büyük bir asker olacaktı, ya da hiç olmayacaktı. Yıllar geçti, Derin büyüdü ama içindeki o gece hiç gitmedi. Sadece şekil değiştirdi. Öfkeye dönüştü, kontrole dönüştü ve en sonunda… karara dönüştü.
Yirmi bir yaşında kendi timini kurduğunda kimse tam anlamadı ama kısa sürede herkes anladı. Çünkü o tim sıradan değildi; infaz timiydi. Görevleri belliydi: diğer timlerin önünü açmak. Rehine yok, pazarlık yok, tereddüt yok. Onlar girerdi… ve arkalarında hiçbir şey bırakmazlardı. Derin o timin merkezindeydi ama o tim onun için sadece görev değildi; ailesiydi. Seçtiği tek aile. Sekiz kişi. Hepsi seçilmiş, hepsi kırılmış, hepsi ayakta kalmış. Derin timine isim vermedi çünkü onlar bir isimden fazlasıydı. Onlar… bir sonuçtu.
Timdeki herkes Derin’den korkardı ama bu korku uzaklaştıran değil, yaklaştıran bir korkuydu. Çünkü herkes şunu biliyordu: Derin seni kırabilir ama seni asla yarı yolda bırakmaz. Eren onun sağ koluydu; sessiz, net, gereksiz konuşmayan biri. Derin’in bakışını anlar, komut gelmeden hareket ederdi. Ona bir gün “Komutan sana bağırmıyor mu?” diye sormuşlardı. Eren sadece şöyle demişti: “Bağırmasına gerek yok.” Ama Roza farklıydı. Roza Derin’e karşı rahat olan tek insandı. Çünkü korkmuyordu. Saygı duyuyordu ama korkmuyordu. Bu da Derin’in hoşuna gidiyordu. Çünkü herkes onun yanında kendini toplarken, Roza olduğu gibi kalıyordu. Bir operasyondan sonra Roza sigarasını yakmıştı. Derin yanına gelmiş, hiçbir şey demeden sigarayı elinden almıştı. Bir nefes çekmişti. Roza kaşını kaldırmıştı. “Komutanım…” demişti. Derin kısa bir bakış atmıştı. “Benimkini içtin.” Sonra düz bir sesle eklemişti: “Daha iyisini getir.” Roza gülmüştü. O an… ikisi de rahatlamıştı. Bu küçük anlar önemliydi. Çünkü sahada ölüm vardı ama aralarında… hayat vardı.
Derin timine karşı asla duygusal görünmezdi ama herkes bilirdi. En önde o yürürdü, en riskli yere o girerdi. Çünkü kimseyi kaybetmek istemezdi. Ve bunu… asla söylemezdi. Ama geceleri her şey değişirdi. Evine girdiğinde dünya susardı. Kapıyı kapattığı an komutan giderdi, Derin kalırdı. Büyük ev sessizdi, genişti, boştu ama hatıralarla doluydu. Duvarlarda tablo yoktu ama bir odada yarım kalmış resimler vardı; annesinden kalan ve onun devam ettirdiği. Kimse bilmezdi çünkü Derin kimseye o tarafını göstermezdi. Gölge o evin tek canlı sesiydi. Kapı açıldığında koşar, Derin diz çöker, başını okşardı. Ve o an… çok kısa bir an… Derin yumuşardı. Ama sadece birkaç saniye. Sonra kalkardı.
Kahve. Sigara. Sessizlik. Ve kitap.
Kitapları kimse bilmezdi. Bilseler inanmazlardı; infaz timi komutanı… aşk romanı okuyordu. Ama gerçek buydu. Çünkü Derin savaşmayı biliyordu, ama sevilmeyi bilmiyordu. Bir gün bir kitapçıda durmuştu, raflara bakıyordu; ne aradığını bilmeden. O sırada bir kadın yaklaştı, gözlerinin içine baktı ve ona bir kitap uzattı. “Bunu oku,” dedi. Derin kaşını kaldırdı. “Ben öyle şeyler okumam.” Kadın gülümsedi. “Okuyacaksın.” O an mantıklı değildi ama gerçekti. Derin kitabı aldı. Sorgulamadı, nedenini anlamadı… ama aldı. Şimdi o kitap evindeydi ve Derin’in hayatında ilk defa kontrolünde olmayan bir şey vardı.
Derin koltuğa yaslandı. Ev sessizdi ama bu sefer alıştığı türden bir sessizlik değildi; daha ağır, daha bekleyen bir hali vardı. Elini uzatıp kitabı aldı, parmakları kapağın üstünde bir an durdu. Sanki açarsa bir şey başlayacakmış gibi hissetti ama hemen kendine geldi. “Kitap bu,” diye mırıldandı, “aç da oku.” Kapağı araladı. İlk sayfalar sakindi; bir tim, bir komutan, Binbaşı Barkın, altında ekip, Kerem… ve bir isim: Yare. Derin’in kaşları hafifçe çatıldı. Okumaya devam etti. Sayfalar ilerledikçe bir şey değişmeye başladı. Yare sürekli arka plandaydı, söz hakkı kesiliyor, fikirleri görmezden geliniyordu. Sanki oradaydı ama yoktu. Derin kitabı biraz daha yaklaştırdı, gözleri daraldı. “Yok artık…” diye fısıldadı.
Kerem’in sesi satırlardan yükseldi: “Komutanım, daha ne kadar tutacağız bunu timde? Yükten başka bir şey değil, hiçbir işe yaramıyor.” Derin’in bakışları sertleşti, kitabı dizine vurdu. “Ciddisin değil mi lan?” dedi. Gölge başını kaldırdı ama Derin’in dikkati dağılmadı. Gözleri tekrar satıra döndü. Barkın… sessizdi. Hiçbir şey demiyordu. İşte o an Derin’in içinde bir şey koptu. “Konuşsana lan,” dedi alçak ama sert bir sesle. “Komutansın sen. Ağzın mı yok?” Sayfaya baktı. Hiçbir şey değişmedi. “Bir şey söyle,” diye mırıldandı ama karşılık yoktu. Çenesi sıkıldı.
Tekrar okumaya başladı. Bu sefer daha hızlı, daha sert. Operasyon sahnesi gelmişti. Yare yine arkadaydı, yine bastırılmıştı, yine susuyordu. Derin dişlerini sıktı. “Benim elimde olsan…” diye başladı, nefes verdi, “…seni var ya kırk tur koştururum. Ayakların parçalanana kadar süründürürüm.” Sigarayı dudaklarına götürüp derin bir nefes çekti ama bu sefer içindeki duygu sadece öfke değildi. Başka bir şey vardı. Sayfayı çevirdi. Yare’nin iç sesi… Derin durdu. Okudu. Tekrar okudu. Yare aşıktı.
Derin gözlerini devirdi. “Bir de aşık…” dedi alayla. “Yanlış adama düşmüşsün kızım.” Ama kitabı kapatmadı. Devam etti. Sesi bu sefer değişmişti, daha düşük, daha gerçekti. “Kendine gel…” dedi sayfaya bakarak. Parmağı satırların üzerinde gezindi. “Teğmensin sen. İstemediğin yerde durma.” Bir an durdu. Sonra daha sert bir tonla, “Git. Başka time geç. Kendini geliştir,” diye mırıldandı. Nefes aldı ama bu sefer durdu. Bir şey fark etti.
Yare gitmiyordu.
Derin’in kaşları çatıldı. “Niye gitmiyorsun?” Sayfayı tekrar okudu. Yavaş, dikkatli. Yare susuyordu. Katlanıyordu. Kalıyordu. Derin’in bakışı değişti. Bu artık sadece sinir değildi. Bu… anlamaya çalışma haliydi. “Niye kalıyorsun…” diye fısıldadı. Cevap yoktu. Ama Derin’in içinde bir şey oldu. Çünkü bir anlığına kendini gördü. Sessizlik çöktü.
Sigarasından derin bir nefes çekti, dumanı yavaşça verdi. Gölge yanına gelip başını dizine koydu. Derin elini onun başına koydu ama gözleri hâlâ kitaptaydı. Bu sefer okumuyordu, hissediyordu. İçinde bir şey oturmuyordu. Bir eksiklik, bir kayma, bir yanlışlık. “Bu…” dedi çok yavaş, “…normal değil.” Sayfaya tekrar baktı. Yare’nin olması gereken yerde bir boşluk vardı. Derin bunu bilmiyordu ama hissediyordu. Bir şey olması gerektiği gibi değildi.
Ve ilk defa… bu kitap sadece bir hikâye gibi gelmedi.
Sanki bir şeyin içine bakıyordu.
Sanki bir şey onu çağırıyordu.
Derin kitabı kapatmadı ama okumayı bıraktı. Başını geriye yasladı, gözlerini kapattı. Kalbi biraz hızlı atıyordu. Sebepsiz gibi… ama değildi. İçinden geçen tek cümle şuydu:
Bu hikâyede bir şey yanlış.