BÖLÜM 6 "KURALLAR"

2983 Words
“Rüya, canım, bebeğim, kuzum, benim ne suçum var?” Elimdeki yastığa bakıp; tetikte karşımda kıvranan arkadaşıma acımasız gözlerle bakıyordum. “Eşeğin aklına karpuz kabuğu sokmak kimin fikriydi acaba?” diye ona doğru adımladığımda korkuyla koltuğun arkasına saklandı. “Ya bir dur! Bak vurma!” Esin sert bir şekilde ona attığım yastıktan kıskıvrak kurtuldu. Yastık yere düşünce hızla konuştu. “Sen eşek misin Rüya? Senin aklın yok mu?” “Bana bak!” dediğimde ellerini havaya kaldırdı. “Tamam valla suçlu benim… Kızma ama! Ben nereden bileyim böyle olacağını?” dedi yavru köpek bakışları ile ellerini çenesinin altında birleştirerek dudaklarını büzdü. “Lütfen…” “Hiç yalvarma bana!” dedim sinirle diğer yastığı hızla alıp ona fırlattım. Darbemden kısa sürede kurtularak koltuğun arkasına gizlendi. Yastık yere düştüğü an kafasını kaldırıp gözlerime baktı. “Sen şansız isen ben ne yapabilirim? Nereden bileyim mekandaki adamın Berk’in amcası çıkacağını?” “Adamı baştan çıkar diyen sendin! Az daha cesedim çıkıyordu o odadan!” diye bağırıp, ona doğru koşunca çığlık atarak koşuşturdu. “Dur ya! Rüya, ya kovalama!” Salonun ortasında koşuştururken; yerdeki yastığı elime aldım. “Hadi ben salağım, sen niye bana dur demiyorsun?” diye cırladım. Elimdeki yastığı iyice sıkıp Esin’e baktım. Canım arkadaşım resmen koşuda level atlamıştı. Dayak yememek için girdiği hallere bak! "Bence sen adamı değil de adam seni baştan çıkardığı için böyle davranıyorsun." dediği an beynimde şimşek çaktı. "Ne dedin sen?" dedim, yastığı havaya kaldırdım. "Yahu, ben öyle demek istemedim!" diye çığlık attı Esin ve salonun diğer ucuna doğru kaçmaya başladı. "Gel buraya, Esin! O lafların hesabını vereceksin!" dedim ve elimdeki kırlenti tüm gücümle ona doğru fırlattım. Yastık havada dönerek süzüldü ama o kadar paniklemişti ki sanki kurşun atmışım gibi eğilip kaçtı. Koltuğun arkasına saklanırken hâlâ konuşuyordu. "Yemin ederim ben sadece bir fikir vermiştim, kötü niyetim yoktu!" "Senin fikirlerin yüzünden başımıza neler geldi haberin var mı? Sen var ya şeytanın yavrususun!" "Ben mi? Ben salağım zaten, beni niye dinliyorsun ki?" diye bağırdı arkadan. Haklıydı. Ben de salaktım. Ne diye gidip böyle bir işe bulaşmıştım ki! Tam o sırada evin kapısı anahtarla açıldı ve Yeliz içeri girdi, elinde market poşetleri vardı. Bizi görünce bir an dondu kaldı. Esin, siper alır gibi hemen onun arkasına koştu. "Ne oluyor burada?" dedi Yeliz, hem şaşkın hem de hafif eğlenmiş bir sesle. "Aradan çekil, atmam gereken bir füze var!" dedim, nefes nefese. Yastık savaşına dönmüştü ev. Esin hâlâ ciyak ciyak kaçıyor, ben de onu kovalamaktan yorulmuştum. Yeliz başını iki yana salladı, "Akşama yemek aldım, ama siz zaten birbirinizi yemişsiniz bakıyorum...." Bir iç çektim, kendimi koltuğa bıraktım. Elimdeki yastığı yere atarak savaşa sön verdim. Sırt üstü yatıp, tavanı izlerken mırıldandım. "Ben ne zaman düz bir hayat yaşamaya çalışsam, evren 'hadi bunu tepe taklak edelim’ diyor resmen." Yeliz mutfağa doğru giderken gözlerim onu buldu. İç çekerek elindeki poşetleri bıraktı. Hemen arkasında kendini Yeliz’e siper etmiş şekilde duran Esin düşünceli bir sesle konuştu. “O adam neydi adı… Aslan! Sana bir şey yaptı mı?” O an kafamı yavaşça kaldırıp, ona bakarken dişlerimi sıktım. "Evet. Beni casus sanıyor, inanmadı. Anlamadığım şey niye sürekli beni köstebek sandığı…" Esin kafasını eğdi, hafifçe bir kıkırdama geldi. Bir an Yeliz’in arkasından izledi, sonra tekrar bana döndü. "Yakışıklı mı peki, adam?" dedi merakla. O an kafamı çevirip tavana baktım çünkü ne kadar umurumda değil desem de, bir şekilde ilgimi çekmeye çalışıyordu. Gözlerimin önüne irisleri gelince derin bir nefes aldım. Ne kadar uyuz herif olsa da yakışıklıydı. Hem de çok. “Yani tam bana göre değil, ama idare eder. Uzun boylu; bedeni benim neredeyse iki katım. Geniş omuzlu, kaslı, parmaklarında dövmeleri var. Çok garip bir adam. Yüzü son derece soğuk, bakışları ise buz gibi…" diye kendi kendime mırıldandım. Esin yavaşça Yeliz’in omzuna kolunu atarak, konuştu. "Bu abayı yakmış baksana… Sözde adamı baştan çıkaracaktı ama kendisi baştan çıkarılmış gibi duruyor." Esin’in gülüşü gözlerimi tekrar ona çevirmemi sağladı. Bu kadar alaycı ve sabırsız bir bakışla bana bakarken, ona pis pis baktım. “Ne gülüyorsun?” Omuz silkerek, “Hiç…” dedi ama gülüşü çok şey ifade ediyordu. “Hadi ben kurt gibi açım. Yemek yiyelim, hem de Rüya sana olanları anlatır.” Yeliz ellerini yıkayarak işe başlarken zorlukla oturduğum yerden kalktım. O sırada cebimdeki telefonumun titrediğini hissettim. Cebimden telefonu çıkarttım. Gözlerim hemen ekrana kaydı. Bir mesaj gelmişti. Gönderen tabi ki de Berk’ti... Yine. Ayrıldığımız andan beri sürekli mesaj atıp duruyordu. Ekranı kaydırıp mesajını açtım. ‘Çok özür dilerim sevgilim, beni affet. Konuşmamız gerekiyor, acilen görüşmemiz lazım.’ Berk’in mesajları bana gerçekten hiç önemli gelmiyordu artık. O kadar çok aynı şeyi tekrarlıyordu ki, bir noktadan sonra kendisini bile inandırmaya başlamıştı, her seferinde "affet" diyerek içini boşaltıyordu. Ama ben ona fırsat tanımayacak kadar akıllıydım. Onu affedecek kadar aptal değildim. Sürüm sürüm sürünecekti. Telefonu elimden bırakıp kızların yanına gitmek için yerimden kalktım. Esin mutfağa yardım etmek için Yeliz’le birlikte iş yapıyordu. “Bu işin içine hiç girmemem gerekiyordu,” dedim ama sesim hafifçe titredi. İçimdeki huzursuzluk gözlerimden belli oluyordu. Konuşmam ile Yeliz dikkatini bana verdi. “Yanlış yapıyormuşum gibi hissediyorum.” “Yaptığın zaten yanlış,” dedi Esin; Yeliz’in yerine. “Biz bu hikayede hiçbir şeyin doğru olmadığını bilerek işe başladık. O yüzden, hayır." dedi, "Yol yakınken vazgeçmek olmaz. Bir kere bu adımı attık, devamını getireceğiz. Geri dönüş yok." İçimden bir şeyin yanlış olduğuna inandığım bir his, içimi kemiriyordu ama Esin'in söylediklerinde de doğruluk payı vardı. Ne yapmalıyım? Geri adım mı atmalıyım? “Umarım başımıza daha büyük bir bela gelmez.” dedi Yeliz, ilk andan beri bu işe bulaşmamamı söylüyordu. “Berk’in amcasını anlat bakalım; ona göre bir yol çizelim.” Kızlara yardım etmek için kolları sıvadım. Bir yandan onlara olanları anlatırken bir yandan yemek hazırladık. Ne kadar endişelerim olsa da içten içe bu intikamı istiyordum. Çabuk pes eden bir yapım yoktu. Ne olursa olsun, sonuna kadar gitmeliydim. Yemek sonunda kendi odama çekildim. Telefona sarıldım ve yatak başlığına yaslandım. Bir süre sessizce ekranı izledikten sonra, telefonum yine titreşti. Bu kez Harun Bey'den mesaj gelmişti. Sözleşmeyi imzaladıktan sonra bana numarasını vermişti. ‘Patronunun numarası. Kaydet, lazım olur.’ Bir an gözlerim telefonu sabitlemişti. Aslan Azhaf Keskin… İsmi bile bir şekilde gizemli bir hava yaratıyordu. Telefonda numarasını kaydettim. Aklımda beliren düşünce ile duraksadım. Hızla sosyal medyama girdim. İsmini aratsam da, hakkında hiçbir şey yoktu. Hiçbir şey bulamadım. Ne kadar denesem de sosyal medyada onu bulamadım. Hiçbir fotoğraf, hiçbir paylaşım, hiçbir iz yoktu. Ne bir hesap, ne de bir bilginin izine rastladım. Hiç sosyal medya kullanmıyor muydu bu adam? Bir an omuzlarımı silktim, kafamda dönüp duran soruları zorla itmeye çalıştım ama düşüncelerim öyle bir girdaba girdi ki, bir süre sadece ekrana bakabildim. Neden olduğunu anlayamadığım bir şekilde bu adam ilgimi çekiyordu. Onu daha fazla merak etmektense, kafamı yastığa koymak ve her şeyi unutmak istedim. Bütün o soru işaretleri, gizemli adam ve hayatımda geçirdiğim her anı bir kenara bırakıp derin bir uykuya daldım. Ne kadar çaba harcarsam harcayayım, Aslan Azhaf’ın sırrını çözmek, belki de bana ait olmayacak bir şeydi. Bu sadece bir intikam oyunuydu. Vur ve kaç. ** Gözlerimi açtığımda sabahın erken saatleri olduğunu fark ettim. Bedenimi gererek hafifçe esnediğimde gözüm saate değdi. Saatin henüz erken olduğunu ekranda gördüm ve hemen uyanıp hızlıca yataktan fırladım. Erken de olsa işim çok uzun sürecekti, geç kalmak istemiyordum. Bugün işlerime odaklanmalıydım. Kızlar hâlâ derin uykuda olduklarından emin oldum ve ses çıkarmadan banyoya yöneldim. Ellerimi yıkadıktan ve dişlerimi fırçaladıktan sonra siyah, dizlerime kadar inen siyah bir elbise bulup giydim. Esin’in yeni aldığı kıyafetlerden biriydi. Kalın askılı, hafif yakası vardı ama sade olması hoşuma gitmişti. İç çamaşırı dışında bir şeyler alabilmişti! Hızla aynanın karşısına geçip, birkaç saniye kendimi süzdüm. Saçlarımı bağlamadan rahat bir şekilde omuzlarımın üstüne bıraktım, biraz savruk olsa da hoşuma gitmişti. Çekici bir havası vardı, biraz da dağınıktı. Yine de bu haliyle bile Aslan Azhaf’ın dikkatini çekebileceğimi hissedebiliyordum. “Bana karşı koymana imkan yok…” dedim ve aynadaki görüntüme ufak bir öpücük attım. Telefonumu elime alıp hızlıca bir göz attım. Mesajlar ve bildirimler arasında sadece Berk’in mesajı dikkatimi çekti, ama üzerine fazla kafa yormadım. Telefonu hızla kapattım ve cebime koydum. Ne de olsa, bugün acil bir şekilde şirkete gitmem gerekiyordu. Aslan Bey’in asistanı olarak ilk günümdü. Dünü saymıyordum. Boğulma tehlikesi, ölüm tehlikesi, kalp krizi gibi olayları atlatırsak fena sayılmazdı. Artı olarak sürekli bana laf sokan iğneleyici laflarını da unutmayalım… Hızla evden çıktım ve arkamdan kapıyı kapattım. Arabayı garajdan almak için biraz acele ettim. Şirkete gitmeliydim, sabah 8’de orada olmam gerekiyordu. Arabaya atladım ve direksiyon başında hızla hareket etmeye başladım. Şehir sabahın ilk ışıklarıyla hâlâ uyanmamışken, gaza yüklendim. Şirkete vardığımda, içimde bir garip heyecan vardı. Arabayı park edip, koşar adım binaya girdim. Asansöre yöneldim. Topuklularımın üstünde koşmak aşırı yorucu gelmişti. Tam asansöre bindiğimde, Harun Bey’le karşılaştım. O kadar aniden olmuştu ki, şaşkınlıkla gözlerimi Harun Bey’e çevirdim. “Günaydın…” “Günaydın, gel istersen…” Kalabalığın arasındaki ufak boşluğa girerek yanındaki yerimi aldım. Yüzümde hafif bir gülümseme belirerek onu selamladım. Asansörün kapıları kapandı ve sessizce kabinin yükseldiğini hissettim. Sessiz geçen birkaç saniyenin ardından, bana doğru döndü. “Aslan ile tanışmışsın.” Evet, çok güzel bir tanışmaydı. Vurdulu, kırdılı falan… “Evet, tanıştık.” “Nasıl buldun patronunu?” diye sordu merak içerisinde. Seksi, karizmatik, uyuz, kaba ve gizemli? Baştan çıkarılacak kadar ateşli? “İyi birine benziyor-” Harun Bey’in genzinden çıkan gülme sesi ile ona şaşırarak baktım. Elini dudaklarının üzerine yerleştirerek yumruk yapıp, boğazını temizledi. “Pardon, Aslan için iyi kelimesini duyunca bir komiğime gitti.” Düşününce benim de komiğime gitmiş olabilir. İyinin yanından bile geçmiyordu. Karanlık, gizemli ve soğuk bir havası vardı; kabul. Ancak iyi? Asla. “Siz yakınsınız galiba Aslan Bey’le?” dediğimde asansörün kapıları açıldı. Harun Bey eliyle önünü göstererek, öncelik verdi. Kısaca teşekkür edip, asansörden indim. Yanıma gelerek sorduğum soruya cevap verdi. “Evet, uzun yıllardır onu tanıyorum. O yüzden ‘iyi’ olduğunu düşünüyorum.” Gülümseyerek başımı salladım. “Anladım, siz de mi geliyorsunuz benimle?” “Evet, gel bakalım.” Benden bir iki adım öne geçerek Aslan Azhaf’ın odasına doğru ilerledik. Harun Bey benden önce davranarak kapıyı çaldı ve hızla açtı. “Oo, birileri sabahlamış…” Kapının açılması ile iç çektim. İçimden kendime cesaret aşılayarak içeri adım attım. Kalbim, adımlarım kadar hızlı atıyordu. O kadar hızlı geliyorduk ki, kontrol edemiyordum. İçeri girdiğimde, gözlerim onu hemen aradı ve buldu. Aslan Azhaf. Kalbim birkaç saniye yüzüne takılı kaldı, ama hemen kendimi toparlayıp, "Günaydın." dedim, sesimi biraz daha az tutarak. Benim ise gözlerim onun kararlı duruşunda takılı kaldı. İçeri girdiğim an bakışları bana değmişti. Harun Bey’e dönüp tek bir bakış bile atmamıştı. Soğuk bakışlarını yüzümde tutarak, deri sandalyesinin arkasına yaslandı. Oldukça yorgun duruyor olsa da yüzündeki sertlik hala aynıydı. “Eve gitmedin mi sen?” Harun Bey benim gibi yorgunluğunu fark etmiş olmalı ki, konuştu. Masanın önündeki koltuklardan birine rahatça oturup, Aslan’a baktı. Ancak gözlerini bir an bile benden ayırmayan adamın cevap vermeye pek niyeti yok gibiydi. Bunca zaman çalışıyor muydu yani? Bu kadar saat boyunca ofiste çalışması bana garip geldi. Hiç mola vermiyor, dinlemiyor muydu? dün gece olanları hatırladım ve tüm vücudumda bir sıcaklık hissettim. Yüzüm kızardı, gözlerim bir an için kapandı ve hızla bakışlarımı kaçırdım. Aslan Azhaf, sandalyesini koluna yaslayarak duruşunu dikleştirdi, gözleriyle beni izleyerek bakışlarını derinleştirip, dikkatini üzerime verdi. İçimden bir şeyler kıpırdadı, ama sakin görünmek zorundaydım. Kor bakışlarını, gözlerime kilitleyince dün gece olanları hatırladım ve tüm vücudumda bir sıcaklık hissettim. Yüzüm kızardı, bir an için kendimi kaybediyormuş gibi hissettim ve hızla bakışlarımı kaçırdım. “Üç dakika geciktin.” “Hıh?” Önce ne dediğini anlamasam da, aklıma saat gelince duraksadım. Sert bir sesle hesap sorar gibi bana üç dakikanın hesabını mı soruyordu yani? "Bu kızı bu kadar sıkma," dedi Harun Bey. “Sonuçta kovduğun beşinci asistan bu, emin ol onu zar zor bulabildim.” dedi. İşaret parmağını usulca çenesine sürttü ve sakallarını kaşıdı. “Zar, zor?” dedi inanmayan sözlerle. Bu adam bana zerre güvenmiyordu. Gerçi ben olsam; bende güvenmezdim. “Asansör doluydu. Bu yüzden geciktim.” Bana bomboş bakan soğuk gözlerinin ardından boğazımı temizleyip, hızlıca konuştum. “Ben size bugünkü planı getireyim.” Hızla nefes aldım ve bir an için gözlerimi kaçırdım. Başımı eğip odama doğru adım attım. Aslan Azhaf’ı ve Harun Bey’i geride bırakarak hızlıca ilerledim. Kapıyı hızla kapatıp içeri girdim. Geriye dönüp bakmadım Çantamı bıraktım ve hızlıca yerime oturdum. Spot perdeden bir şeyler konuştuklarını duysam da kapıyı kapattığım için ne dediklerini anlayamadım. Hızla bilgisayarı açtım ve tabletten bugün için kullanacağım planı çıkarttım. Bir yandan gözlerim Aslan Azhaf’ın odasına kayarken; onlara baktığımı belli etmemeye çalışıyordum. Ekranın açılması ile dikkatimi önüme verdim. Bir ara Harun Bey oturduğu yerden kalktı ve odadan çıktı. Onun çıkması ile masada duran telefonun çalması bir oldu. Uzanıp telefonu elime aldım ve açtım. “Efendim?” “Odaya gel.” Tam bir insanlık dışı davranış göstererek höykürüp telefonu kapatması ile perdenin arasından ona baktım. Telefonu masaya bırakıp, elini kaldırdı ve beni yanına çağırdı. Dişlerimi sıkıp gülümsemeye çalıştım. Piç. Daha geleli iki dakika olmamıştı! Kesin beni bugün köle gibi kullanacaktı, buna adımın Rüya olduğu kadar emindim. Dışarıdan gülerek, içimden kan ağlayarak oturduğum yerden kalktım ve tableti; not defterimi ve kalemimi alıp odasına girdim. Oldukça profesyonel bir şekilde hareket ederek, tepkisizce yüzüne bakıp gülümsedim. “Size isterseniz günlük planınızı aktarayım.” Sessiz kalarak, gözlerini yüzüme dikti. Bakışlarının soğukluğunu üzerimde hissedebiliyordum ama buna aldırış etmedim. “Saat 10.00’da diğer müdürlerle ortak toplantınız var. Öğleden sonra saat 13.00’da ise lansman için Yalçın Bey ile görüşmeniz gerekiyor. Öğleden sonra 15.00’da bir iş yemeğiniz var.” “Diğer asistanın yaptığı planlar mı bunlar?” diye sordu meraktan yoksun bir sesle. “Evet, onun bıraktığı notları kullanarak oluşturdum bunu. Zaten genel olarak bugün randevunuz ve toplantınız tek var.” Sırtını arkasına dayayarak başını hafifçe eğdi ve küstah bir parıltı ile gözlerime baktı. “Bir daha bu planla karşıma gelirsen seni kovarım.” Soğukkanlılıkla sarf ettiği kelimeler tüylerimi diken diken etti. “Onu bu yüzden kovmuştum.” dedi, kendini beğenmiş bir şekilde. Dilimin ucunu ısırıp, gülümsedim. “Peki tam olarak hata nerede? Ben sadece planınızı oluşturdum.” “Hata, tam burada…” dedi parmağını şakağına vurarak olmayan beynini bana gösterdi. Bu adam benimle dalga mı geçiyordu? “Beyninizde mi?” diye sordum ağzımın içinde. Duymaması için bir yandan da dua ettim. Duyduğu an beni öldürürdü! “Asistanımsan işini doğru yap. Saçma sapan planlar ile karşıma gelme.” dedi ellerini önünde kavuşturarak öne eğildi. Saçları alnını kapatarak, kaşlarına küçük bir gölge oluşturdu. “Eğer hata yapmamamı istiyorsanız bana gösterin. Bilmediğim şey için beni yargılayacağınıza yardımcı olmak daha iyi değil midir?” diye alttan alttan lafımı yapıştırdım. Gözlerim adeta ona meydan okur gibi baktı. “Güzel. O zaman aklına kazı; ilk kural,” Oturduğu sandalyesinden kalkarak arkaya itti. “O keskin dilini içeri sokacaksın.” Dişlerimi alt dudağımın iç kısmına geçirerek, beni tehdit eder bakışlarla süzen irislerine dümdüz bakışlarla karşılık verdim. Keskin dilimi içeri sokacakmışım, sen önce az insan ol be! “İkinci kural,” dedi büyük masanın ardından dolanarak yavaş adımlarla bana doğru yaklaştı. “Sakarlardan ve her işi geç yapan insanlardan nefret ederim. Bu huyun varsa, arkana bakma.” Elimdeki tableti sıkıp, sessiz durmaya devam ettim. “Üçüncü kural, ofis içi ilişkiye karşıyım.” dediği an karşımda durdu. Arkasındaki müthiş manzarayı sırtına alarak önümde bir dağ gibi durdu. “Şirket içi hiçbir çalışanlar ilişki münasebetin olmayacak.” dedi, özellikle bu kuralı aklıma kazımamı ister gibi altını çizdi. “Hiçbir çalışanla sevgili olmak gibi bir düşüncem yok.” diye cevap verdim. Yoktu çünkü çalışanı değil; şirketin sahibini gözüme kestirdim şampiyon! Bakışlarını ağırlaştırarak, elini pahalı olan pantolonunun içine yerleştirdi. Boşta kalan elini kaldırdı ve yanağındaki kısa sakallarını parmakları ile taradı. O an parmaklarının üzerine bir harita gibi sinmiş olan şekilleri gördüm. Dövmeleri. Acaba manaları neydi? Merak kırıntıları ile gözlerimi parmaklarına çevirdim. Elinin sırt kısmına yapmış olduğu dövme, gömleğinin bilek kısmından; kumaşın altından ilerliyordu ancak bunu görememek büyük bir üzüntü yarattı bende. Merak ediyordum. Bakışlarımın parmaklarını izlediğini hissetti. O yüzden dalgın bakışlarımı yakalayarak işaret parmağını çenemin altına vurdu ve kendime gelmemi sağladı. İrkilen gözlerim; gözlerine değdi. “Düşüncelerin,” dedi nefesi beni yutmak ister gibi bir anda dibimde bitti. “Hiç masum değil, asistan.” Gözlerimi art arda kırptım ve çenemin altında tenime sürtünen parmağına odaklanmamaya çalıştım. “İlişki yok, dediniz.” “Evet.” “Aklımda tutacağım.” Seni çıldırtacağım. “İyi, düşüncelerine hakim ol.” Bu lafları sana yedirtmesini bilirim ben! “Tabi ki,” diye fısıldadım masum bir sesle. “Asla kötü düşüncelerim yoktur.” Allah çarpmazsa tabi… “Son kuralı iyi dinle, asistan. Sana bir kez daha hatırlatmak zorunda kalmak istemem.” Bakışlarımı korkusuzca gözlerinden çekmeden masum bir yüzle gülümsedim. İşaret parmağının boğumunu kışkırtıcı bir hisle çenemin ucuna vurup, başımı hafifçe kaldırdı. Bu hareketi midemin burkulmasına; kalbimin ritminin değişmesine sebep oldu. Bu zelzele de neydi? Berk yanağımı öptüğünde hissettiğim iğrenç his; neden onun ufak bir dokunuşunda yerle yeksan oluyordu? Baş parmağını yavaşça hareket ettirerek parmağın boğumunu çenemin çukuruna yasladı; az önce büyük merakla baktığım dövmeli parmakları tarafından kıskıvrak yakalanmıştım. Yutkunmak istediğimde, damağımdaki kuruluk çığ olup boğazıma düştü. Siktir. “Patronunun gömleğini giymek yasak,” diye dudaklarının arasından tıslayarak gözlerimin içine; büyük bir yangın bıraktı. “Ve saçların da dahil olmak üzere kırmızı hiçbir şey görmek istemiyorum…” “Ne?” “Kırmızı, yasak. Anladın mı?” Saçlarıma bakarak mı konuşmuştu o? Saçlarıma bayılır dediğim adam az önce hiçbir şey bulamamış; laf mı etmişti? “Neden? Sevmiyor muydunuz yoksa birden sevmemeye mi başladınız?” Dilimden düşen her sözcük ona saplansın diye bilerek söylüyordum. Kırmızıyı istememe sebebi ben miydim yoksa dün üzerimde gördüğü iç çamaşırlar mıydı? Çenesi kasıldı. Soruma cevap vermek yerine, sözünü tekrarladı. “Yasak.” Yasaktı demek. Ben patronunun sözünü dinleyen ‘uslu’ bir asistan olduğum için her kuralını harfiyen yerine getirecektim. “Tüm kuralları yerine getireceğimden emin olabilirsiniz.” Şirin bir şekilde gülümsemem ile çenemi kavrayan parmaklarını geri çekti. Tenimde oluşan sıcaklık birikimi ile büyük bir soğukluk yaşasam da belli etmedim. “Kuralları iyice anladın varsayıyorum.” “Evet, tabi ki.” “Tek bir pürüz istemiyorum.” dedi, eski soğuk haline dönerek katı bir tavırla konuştu. Dışarıdan sessizce başımı sallarken içimde sinirden oluşan sevinç narası atıyordum. Esin’i acilen aramalıydım. Bana kırmızı olan ne varsa getirmeliydi. Önceliğim bu adamı çıldırtmak olacaktı. Ne de olsa; yasak olan tatlı bir meyve gibidir öyle değil mi?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD