Nera Koral anlatıyor…
🔅
Sonra mı?
Sonra kelimesi bazen bir ömür eder. Benim için etti…
Babam annemin bedenine uzun uzun bakmadı. Belki de bakamadı. Utandı belki babam. Gözleri açık giden annemin cansız bedeninden utandı. Canlı iken bağıra çağıra küfür ettiği o yüze, cansızken son bir kere daha bakmadı. Dizlerinin üzerine çöktüğünü hatırlıyorum. Sanki yorulmuştu. Sanki o an her şey bitmişti ve o da bunu biliyordu. Bana dönmedi. Dönseydi, belki onu da ömrümün sonuna kadar o anı ile hatırlardım. Dönmedi. Yüzünde benim için hüzün mü vardı, sevinç mi göremedim.
Silah sesi bu kez daha yakındı.
Daha kısa.
Daha kesin.
O an bağırmadım. Ağlamadım. Kaçmadım. Yedi yaşındaki bir çocuğun yapması gereken hiçbir şeyi yapmadım. Sadece baktım. Çünkü bazı anlar vardır, bedenin değil zihnin donar. Tüm hareket etme kabiliyetim benden alınmış gibiydi. Düşünme kabiliyetim ise bu olanların kötü bir kabus olmasını diliyordu sadece.
Sonra babamın da bedeni yere düştü. Ev tamamen sessizleşti. Annemin sessizliğiyle birleşen bir sessizlikti bu. İki yetişkinin geride bıraktığı, bir çocuğa fazla gelen bir sessizlikti bu.
O gün öğrendim:
Bazı insanlar sadece başkalarını değil, arkalarında kalanları da öldürür. Bazı insanlar aslında öldürmediklerini de öldürür.
Sonrasında belli belirsiz bir kalabalık. Biri beni kucağına aldı. Kimin aldığını hatırlamıyorum. Eller vardı, sesler vardı, yabancı yüzler vardı. Ama kimse gözlerime bakmadı. Kimse “korktun mu?” diye sormadı. Zaten cevabı duymaya hazır değillerdi. Sorsalardı da korktum mu derdim, beni de anneme kavuşturun mu derdim yıllarca düşündüm.
En yakın akrabamız babamın bir kız kardeşiydi. Bulgar devleti beni onlara verdi. Daha annemin cenazesine katılamadan halam gelip beni aldı ve Türkiye’ye getirdi.
“Kanımızdan,” dediler.
Kan, sandıkları kadar güvenli bir bağ değil. Bunu da çok erken yaşta öğrendim ben.
Öğrettiler.
Yeni evim eskisinden daha kalabalık ama daha soğuktu. Duvarlar konuşurdu, insanlar susardı. Bana iyi davranıyor gibi yaparlardı. Yemeğimi verdiler, üstümü başımı değiştirdiler, adımı söylediler. Ama beni gerçekten gören kimse olmadı.
Öfke içimde sessizce büyüdü. Bağırmadı. Taşmadı. Sadece yerleşti. Küçük bir çocuğun kalbine sığmayacak kadar büyük bir öfkeydi bu. Ne anneme ne babama ne de Allah’a…
Herkeseydi.
Bazen bakışlar fazla uzun sürerdi.
Bazen kapılar gereğinden geç kapanırdı.
Bazen “kimseye söyleyemezsin” diyen sesler olurdu.
O anlarda bedenimden ayrılmayı öğrendim. Çocuklar bunu çok çabuk öğrenir. Tavanı izlerdim. Duvarlardaki çatlakları sayardım. Kendime şunu söylerdim: Geçecek.
Ama bazı şeyler geçmez. Üzerinden 10 yıl da geçse aynı ayıcı hissettirebilir.
Tehdit, zamanla gündelik bir şeye dönüştü. Korku da. İnsan her gün korkarsa, korkuyu tanıdık sanır. Ben de öyle yaptım. Susmayı öğrendim. Sessizliğin hayatta tutan bir şey olduğuna inandırdım kendimi.
Kimse beni kurtarmadı.
Kimse “yanlış” demedi.
Ve o zaman anladım…
Dünya bazen kötülüğü cezalandırmaz.
Sadece görmezden gelir.
İşte o gün içimde bir karar oluştu. Henüz kelimelere dökülecek kadar net değildi ama oradaydı. Eğer kimse beni korumayacaksa, ben kendimi koruyacaktım. Eğer kimse sınır çizmeyecekse, ben çizecektim.
O sınırı ilk kez ne zaman geçtiğimi hâlâ net hatırlamıyorum. Ama şunu biliyorum:
O evden çıkan çocuk, oraya giren çocuk değildi.
Ve ben bir daha asla kimseye karşı savunmasız kalmamaya yemin ettim.