6. BÖLÜM: KİMSESİZLİKTEN GÜCE…

992 Words
Nera Koral anlatıyor… 🔅 Kürşat Bey kapıyı kapattığında odada kalan sadece sigara kokusu değildi; yıllardır içimde biriken, adını koyamadığım ağırlık da sanki o kapının ardına sıkışmış, beni yalnız bırakmıştı. İlk defa biri beni acıyarak değil, anlayarak görmüştü ve bu, insanın canını yakacak kadar tuhaf bir duyguydu; çünkü yıllarca görünmez kalmış birine görünmek, aynı anda hem güven hem tehdit demekti. O gün eve döndüğümde kendimi yatağa atıp saatlerce tavana baktım. Tavanın çatlakları değişmemişti ama ben değişmiştim. Bazı geceler insanın zihni, geriye doğru bir film gibi çalışır; en başa döner, unuttuğunu sandığın her şeyi tekrar gösterir, ama bu kez bir çocuğun gözünden değil, büyümüş birinin soğukkanlılığıyla izletir. Ben o filmi çok kez izledim. Yedi yaşında başlayan o sessizlik; kimsenin sormadığı sorular, kimsenin bakmadığı yaralar, “susarsan geçer” diye öğretilen ama geçmeyen her şey… Hepsi üst üste yığıldı ve yıllar boyunca beni aynı cümleye taşıdı: Benim kimsem yok. Bu cümleyi ilk defa kurduğumda utandım, ikinci defa kurduğumda kabullendim, üçüncü defa kurduğumda ise öfkelendim. Çünkü kimsenin olmaması yalnızlık değildi sadece; aynı zamanda savunmasızlıktı. İnsan “sahipsiz” kaldığında, herkes ona biraz daha rahat yaklaşır, biraz daha rahat konuşur, biraz daha rahat sınır aşar. Ben sınırların her gün aşıldığı bir evde büyüdüm. Kendimi korumayı öğrendiğim şey sevgi değildi; korkuydu. Ve korku insanı hayatta tutar ama insan yapmaz. İnsanı, ya taş yapar… ya da bıçak. Ben taş olmayı seçmedim. On beş yaşında dayanmak zorunda kaldığım şeyler, benim için bir “an” değildi; uzun bir tüneldi. O tünelin içinde insanın aklı, bedeni, gururu ayrı ayrı parçalanır; sonra bir gün, hiç beklemediğin bir sabah, aynaya bakar ve şunu görürsün: kırılmak bitmiş, sertleşmek başlamıştır. Ben de öyle oldum. Sabrettim. Çünkü sabır bazen erdem değil, mecburiyettir. Sabrettim, çünkü kimseye anlatırsam daha kötü olacağına inandırıldım; sabrettim, çünkü inanılmamaktan korktum; sabrettim, çünkü suçlu gibi hissettirildim; sabrettim, çünkü hâlâ bir yerlerde “biri gelir” diye bekleyen küçük bir yanım vardı. Kimse gelmedi. İşte Kürşat Bey’in cümleleri o yüzden içime bu kadar derin düştü. “Yalnız olmayacaksın” dediğinde, bunu bir teselli gibi değil, bir sistem vaadi gibi söylemişti. Bir çocuğa değil, bir araca konuşur gibiydi. Bu rahatsız ediciydi. Ama aynı zamanda gerçekti. Çünkü ben hayatım boyunca ilk kez birinin beni “zayıf” tarafımdan değil, “güçlü” yanımdan tarif ettiğini duymuştum. Yine de hemen kabul etmedim. Kafamın içinde bir mahkeme kuruldu. Savcı bendim, sanık bendim, hâkim yine bendim. “Bu adam ne istiyor?” diye sordum kendime. “Beni kurtarmak mı istiyor, yoksa kullanmak mı?” Sonra daha acı bir soru geldi: “Kullanılmak, hiç görünmemekten daha mı kötü?” Bunu düşünürken bile, halamın evinde nefes almak zorlaşıyordu. Çünkü o evin duvarları hâlâ aynıydı; sanki her şey hiç olmamış gibi davranıyorlardı. Benim içimdeki değişim ise artık saklanamayacak kadar büyüyordu. Gözlerimin içine bakan biri vardı ve ben, bir daha eski sessizliğime sığamayacağımı biliyordum. Gitmem gerekiyordu. Ama gitmek, o evde “ben gidiyorum” demek kadar basit değildi. Hala evinde büyüyen bir kız, bir anda valiz toplayıp çıkamazdı. Bir bahaneye ihtiyacım vardı. Hem mantıklı hem masum görünen hem de kimseyi şüphelendirmeyecek kadar sıradan. Bir akşam halam mutfakta tek başınayken, çay bardağını tezgâha koyuşunu izledim. Ellerinin titrediğini gördüm. O da bitmişti aslında; sadece onun bitişi başka bir şeye benziyordu: başını eğip “kader” demeye. Ben kader kelimesini sevmem. Kader, sorumluluğu siler. “Ben… bir süreliğine evden ayrılmam gerek,” dedim. Halam önce bana baktı, sonra bardağa, sonra tekrar bana. İçindeki şüpheyi büyütmeden, cümlelerimi yumuşak tuttum. “Okul için,” dedim. “Rehberlik öğretmeni konuştu. Bir burs işi var. Birkaç görüşme… hazırlık… belki şehir dışı bile olabilir. Hani… ileride ayakta durayım diye.” Halamın gözleri hemen değişti. Çünkü halam için “burs” kelimesi, “kurtulmak” demekti; masrafın azalması, yükün hafiflemesi, sorumluluğun başkasına kayması demekti. Benim iyiliğimden çok, onun rahatlığına dokunan bir şeydi bu. Bunu biliyordum. “Kim ayarladı?” dedi. “Okul,” dedim. “Ve… bir tanıdık. Babamın eski bir çevresi gibi. Resmî bir yer.” Yalanın en güvenlisi, gerçeğin kenarından konuşandır. Halam birkaç soru daha sordu. Ben kısa cevaplar verdim. Çok detay veren insan yalanını ele verir; ben detay değil, duygu verdim. “Geleceğim için” dedim. “Kendim için” dedim. “Bir şey değişsin istiyorum” dedim. Halamın yüzünde istemeden bir rahatlama belirdi. Kabul etmişti. O gece ilk defa valiz hazırlarken ellerim titremedi. Ertesi gün, Kürşat Bey’in adını ilk kez gerçek bir ağırlıkla araştırdım. Araştırmak dediğim, internete bakmak değildi sadece; çünkü bazı insanlar internette olmaz. Onlar kayıtların arkasında durur. Onlar adlarını saklar, izlerini temizler, başkalarının ağzıyla konuşur. Kürşat Bey de öyle biriydi. Onu tanıyan birini bulmak zor olmadı. Zor olan, konuşmaya cesaret edecek birini bulmaktı. Ama ben artık “cesaret” kelimesinin ne demek olduğunu biliyordum. İnsan korkmaktan vazgeçmez; sadece korkusunu cebine koyup yürür. Ve duyduklarım… beni şaşırtmadı. Kürşat Bey’in adı, insanlara farklı şekillerde anlatılıyordu. Birine göre iş adamıydı, birine göre hayırseverdi, birine göre “devletle işleri iyi” bir adamdı. Ama hepsinin ortaklaştığı tek bir cümle vardı: “Onunla ters düşme.” Bu cümle, bir tehditten çok bir kural gibiydi. Çünkü Kürşat Bey’in gücü, kaba bir şiddetten değil; bağlantılardan, bilgiden ve insanları yerli yerine koyma becerisinden geliyordu. Onun gücü, kapıları çalmak değil… kapıların ona kendiliğinden açılmasıydı. Bir hafta içinde şunu öğrendim: Bu adamın çevresinde herkesin bir rolü vardı. Takım elbiseli adamlar, suskun şoförler, tek cümleyle iş yapan insanlar… Kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Çünkü burada bağırmaya gerek yoktu. Burada düzen vardı. Ve düzen, benim hayatımda hiç olmamış bir şeydi. Kürşat Bey’in beni “yetiştirebileceğini” hissettiren şey, “beni öldürmeye teşvik etmesi” değildi. Daha kötüsüydü. Daha inceydi. Beni, yıllardır içimde büyüyen öfkenin dilini konuşarak ikna ediyordu. Benim acımı bir hikâyeye, bir sisteme, bir güce çeviriyordu. Bana şunu söylüyordu: Sen başına gelenlerin kurbanı değilsin. Sen başına gelenlerden doğan bir sonuçsun. Bu cümle korkunçtu. Ama aynı zamanda… özgürleştiriciydi. Bir gece valizimin başında oturup uzun süre düşündüm. Eğer gidersem, geri dönüş yoktu. Eğer kalırsam, zaten hiç var olmamış olacaktım. Hayatım boyunca “sığınmak” zorunda kalmıştım. İlk defa bir yere sığınmıyor, bir yere doğru yürüyordum. Ve ilk defa… yalnız yürümüyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD