~G ü n ü m ü z~
Buzdan izler bırakmıştı kalbime, buz mavisi gözler.
Buzdan çizikler… Soğuk ama yakıcı, uzak ama harelerinin içinde saklı, yıllardır unuttuğum bir yuva aynı zamanda. Mavinin ardına gizlenmişti bir fırtına…
Ben kimdim ve burada ne yapıyordum?
Ben buraya nasıl geldim?
Yoksa ben kahrolası bir simülasyonun içinde yaşıyordum ve gördüklerim bir hayalden mi ibaretti?
Zihnimin perdesi yavaş yavaş aralanırken, bulanıklaşan anlar tek tek canlanıyordu.
İzmir.
Evim.
Ailem.
İstanbul’a uçtum, evet, onu hatırlıyorum.
Sonra Tolunay geldi ve aldı beni.
Umay.
Baran.
Derman.
Ve sonra… Doğu.
Bedenimde bir titreme hissettim. Kollarımı kendime sardım. Hava sıcaktı ama içime dolan soğuk, tüm vücudumu ele geçiriyordu. Sonra sırtım sert gövdesiyle kavuştu, kolu ise belimi çevrelemişti. Yakındık, çok yakın. Parfümle karışık alışılmış deniz kokusunu almam normal miydi? Evime kavuşmuş gibi hissetmem peki?
Belimden kavrayan o el, beni gittiği yöne doğru götürüyordu. İnsanların şaşkın ve meraklı bakışları arasından çekip çıkarıyordu beni. Bir süre sonra ise; koca kalabalığın içinde yalnız kalmışız gibi ne sokağı, ne insanları, ne de sesleri seçebiliyordum. Şaşkınlık içerisinde, hareket eden bacaklarıma hayret ettim. Bütün uzuvlarım üzerinde, gelir gelmez bir hakimiyet kurmuştu. Vücudundan bana buram buram akan sıcaklığını hissettiğim an, hala bir rüyanın içindeymişim gibi hissettim.
Ama değildim.
Mekandan, beni sürükleyerek epeyce uzaklaştırdıktan sonra siyah lüks marka siyah film camlı bir arabanın önünde durduk. Aklım yerine yeni yeni geliyordu. Sert bir şekilde kendimi ondan kurtarmaya çalıştım.
"Ne yapıyorsun sen?" Sesim öfkeli çıkacaktı ama titredi.
Doğu’nun elleri, belimden kollarıma oradan bileğime kaydı ve bir an daha kaldı. Sonra hızlıca bıraktı, yüzüne karanlık bir ifade yerleşti.
"Sana yardım ediyorum."
"Benim yardıma ihtiyacım yoktu!"
Gözlerim alev almış gibi ona baktım. Sanki yılların öfkesi bir çırpıda dile dökülecekti.
Ama Doğu…
O, hâlâ bildiğim gibi soğukkanlı ve kendinden emin duruyordu.
“Bence vardı.” dedi kısa ve net bir şekilde.
Yutkundum. “Bana neden burada olduğunu anlatacak mısın?”
Beni susturan bakışları oldu. O gözleri...
İçimde bir yerlerde, beş yıl önce kalması gereken bir fırtına yeniden doğuyordu.
Doğu bir adım geri çekildi. Gözlerini kaçırmadı.
“Bunca yıl sonra bana soracağın ilk soru bu mu gerçekten?”
Bedenim bir an dondu.
Ne sormamı bekliyordu?
O günden beri içimde biriken tüm kelimeleri, tüm yaraları, tüm suskunlukları mı?
Ama ben ne sordum?
"Neden geldin?"
Doğu, dudaklarının kenarını gerdi. Hafif bir gülümseme mi? Hayır, bu alaycı bir şeydi.
“Gitmemi mi istiyorsun?”
Yüzüne baktım. Bir yabancı gibi.
"Zaten gitmedin mi?"
Saniyeler boyunca sadece göz göze durduk. Gözlerinin içindeki fırtına gözlerime çarptı.
Beş yıl.
Beş yıldır böyle yakından, canlı bir şekilde görmemiştim onu. Beş yıldır adını anmamaya çalışmıştım. Ve beş yıldır, onu bir gün tekrar görecek olsam hiçbir şey hissetmeyeceğime yemin edebilirdim.
Ama işte... Karşımdaydı.
Ve hâlâ çok yakışıklıydı.
Üstelik zaman ona sadece iyilik yapmış gibiydi. Tanıdığım o çocuksu Doğu gitmiş, yerini daha keskin hatlara sahip, daha sert ama bir o kadar umursamaz görünen bir adam almıştı.
Kumral saçları daha kısa ve şekilli kesilmişti. Ama yine de o başına buyruk havasını kaybetmemişti. Kendi halinde dağınık ama tam da olması gerektiği gibi.
Ve o mavi gözler.
Her zamankinden daha sert, daha keskin ama içinde hala o eski ateşle yanıyordu. O gözlerin bir zamanlar bana nasıl baktığını biliyordum.
Ama şimdi…
Şimdi bana yabancı gibi bakıyordu.
Ya da ben öyle sanmak istiyordum.
Bakışlarımı kaçırmam gerektiğini biliyordum ama yapamadım. Çenesi daha belirgin, yüz hatları daha oturmuştu. Omuzları eskisinden bile genişti.
Sinir bozucu derecede iyi görünüyordu.
İçimden küfrettim.
Şimdi bunları düşünmenin sırası mıydı, Dila?!
Yutkundum. Sakin görünmeye çalışarak kollarımı göğsümde kavuşturdum. Doğu başını hafifçe yana eğip gözlerini kısıp baktı. Kesin bir şeyler düşünüyor, beni analiz ediyordu. Ve işte bu, onu beş yıl sonra görmenin en sinir bozucu yanlarından biriydi.
Beni hâlâ tanıyormuş gibi bakması.
Benim ise onu hâlâ tanıyormuş gibi hissetmem.
Ve sonra ne olduğunu bile anlamadan kolumdan tuttuğu gibi arabaya bindirdi beni itirazlarımı dinlemeden, oradan hızla uzaklaşmaya başladık. Biraz önce, içeride ‘Kim bunlar?’ diye incelediğim, sıcak bir gününde kapüşon ile kamufle olmaya çalışanlardan birinin Doğu olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Yanımızdaki varlığını yeni fark ettiğim, diğeri ise sürücü koltuğunda arabayı kullanıyordu.
Doğu bir karartı gibi arka koltukta yanımda oturuyordu.
Yanımdaydı.
Yanımdaydı ama yıllardır hissetmediğim kadar uzaktaydı da.
Arabayı kullanan diğer adam, Doğu’nun arkadaşı olmalıydı. Onu tanımıyordum. Ama şu an kimin kim olduğu umurumda değildi. Kendi içimde debelenip duruyordum.
Bir yanım hâlâ şoktaydı. Bir yanım öfkeden delirmek üzereydi.
Bugün benim başıma ne gelmişti böyle? Ben ne yaşamıştım az önce?
Ama…
Aynı anda, içimde bir yerde, yıllardır adını bile anmaya korktuğum o yarım kalmış duygular kıpırdanıyordu.
İkimiz de tek kelime etmiyorduk.
Ne diyecektik ki?
Ne demeliydik?
Gözlerimi kendi tarafımdaki cama çevirdim, yolun kenarında akıp giden tabelaları okumaya başladım, çocukken hep yaptığım gibi.
Ve cebimdeki telefonum susmak bilmiyordu.
Derinlerden gelen bir ses beni gerçek dünyaya bağladı:
“Cevap verecek misin?”
Ani bir hareketle başımı çevirdim ona. Bakışlarımız meydan savaşındaymışçasına çarpıştı birbirine.
Ne bekliyorduk ki seneler sonra karşılaşmaktan?
Eskisi gibi mi olacaktık? Sanki hiçbir şey olmamış gibi mi davranacaktık?
En iyi arkadaşım Doğu, geçmişin karanlığına atmak istememiş miydi beni?
Peki şimdi ne işi vardı hayatımda?
Öfke, dilimin ucuna kadar geldi. Gözlerimi kıstım.
“Sana ne? Seni ne ilgilendirir?”
Derin bir soluk bırakıp önüne döndü. Başını koltuğun arkasına sertçe vurdu.
O hareketi, onun zihninde fırtınalar koptuğunun en büyük göstergesiydi.
İçimden homurdandım. "Man kafa! Topa vurmaktan iki gram beynin kalmış, onun da hücrelerini öldürme.”
“Doğru, beni ilgilendirmez zaten!” dedi sert bir sesle. “Gelende kabahat!”
Kaşlarımı çattım. “Ne gelmesi be? Ne diyorsun sen? Kim dedi sana gel diye?”
Doğu gözlerini devirdi. O, kendini sakinleştirmeye çalışıyordu ama ben etmeyecektim.
“Sus Boncuk, başım ağrıyor zaten!”
Bir an, içimde yıllardır kapalı bir kutuda tuttuğum bir anı, bir ses, bir his, bir isim serbest kaldı.
Boncuk.
Ne kadar uzun zaman olmuştu bunu duymayalı?
Ama şimdi, o kelimenin ağzından çıkışıyla birlikte, içimde donmuş olan her şey tekrar hareketlenmeye başlamıştı.
Sanki beş yıl değil, sadece beş dakika geçmişti.
Ama ben hâlâ öfkeli, hâlâ kırgındım.
"Bana boncuk falan deme!” diye sesimi yükselttim. “Dila benim adım!”
Beni hatırladığı hâlime geri döndürmesine izin veremezdim.
O eski Dila yoktu artık. Ve bu Doğu da benim tanıdığım Doğu değildi.
Tam o anda, arabayı kullanan adam dikiz aynasından bana bakmaya çalışarak, meraklı bir sesle konuştu:
“Aaa, Dila mı?”
Doğu’nun yanımda homurdandığını duyunca, adam sanki cümlelerini düzeltmeye çalışır gibi devam etti:
“Şey… Ne kadar güzel bir isim diyecektim. En az sizin kadar güzel, Dila Hanım.”
İç çekerek gözlerimi devirdim ve camdan dışarı bakmaya devam ettim.
Doğu ise, homurdanmanın dozunu artırmıştı.
Ve sonunda, patladı.
“İşine baksana sen!” diye bağırdı direksiyondakine.
Arabayı kullanan adam, rahat bir kahkaha attı.
“Gerim gerim gerdin bizi gerdin! Bak, Dila Hanımın da senden sebep canı sıkıldı.”
Doğu keskin bir nefes aldı. “Umut! Şansını fazla zorlama!”
Adının Umut olduğunu öğrendiğim kişi, dudaklarını büzerek gözlerini yoldan ayırmadan cevap verdi:
“Tamam abicim tamam, ben arabayı kullanmaya devam. Ama sen de Hasan abiyi ara. Bak, evden çıkarken ‘Haberim olmadan sıçmaya bile gitmeyin!’ demişti.”
Sonra durdu, genzini temizledi ve bakışlarını bana yönelterek ekledi:
“Şey… Dila Hanım, Hasan Bey bizim menajerimiz oluyor da. Dün basına uygun olmayan—”
“Lan suss! Sus da arabayı sür!” diye kükredi Doğu. Yine kimle görüntülendin acaba Doğu, anlamadık sanki…
Umut kahkahasını bastırıp omuz silkti.
“Ah kusurunuza bakmayın, o hep böyle gergindir.” dedi, umursamaz bir ifadeyle. Sonra daha kısık sesle konuştu ama ne dediğini duydum. “Gerçi siz daha iyi bilirsiniz huysuzluğunu.”
“Beni nereden tanıyorsun?” diye sormak istedim ama konuşmaya bile dermanım yoktu ki. Suskun kalmaya devam ettim.
Doğu, yanımda diken üstünde gibiydi. Ama ben de öyleydim.
Bütün bu olanlara hâlâ anlam veremiyordum.
Ben buradaydım.
Doğu yanımdaydı.
Ve biz yıllar sonra ilk defa yanyanaydık.