***
Karşımda oturan Karun’a kilitlenmişti gözlerim çünkü az önce söylediklerini hala içimde oturtamamıştım. Sanki duyduğum şey gerçek değilmiş gibi zihnim defalarca aynı cümleleri tekrar ediyor, her seferinde içimdeki öfke biraz daha büyüyordu. O ise hiçbir şey olmamış gibi koltuğunda oturmuş, elindeki kadehi yavaşça çevirerek beni izliyordu.
Benim içim yanarken onun bu sakinliği daha çok sinirimi bozuyordu.
Aklımın içinden birbirinden daha uç fikirler geçiyordu.
Şu çantadaki paraları alıp suratına fırlatmak...
O kırmızı gecelikle onu boğmak...
Onu baştan çıkarıp tam o noktada bırakmak...
Ya da hiçbirini yapmadan yüzüne 'katilsin!' diye bağırmak...
Hangisi onu daha çok sarsardı bilmiyordum ama şunu biliyordum ki bu adamın kurduğu oyunun içinde sessiz kalmayacaktım.
"Söylediklerimi bu kadar önemsediğini bilmiyordum ağam." dedim, sesimi bilerek sakin tutarak. Aslında bu bir teşekkür değil, doğrudan bir dokunuştu.
Karun kadehini hafifçe eğip içindeki son yudumu çevirirken gözlerini üzerimden ayırmadan konuştu.
"Karımın söylediği her şeyi önemserim…"
Bu cümlenin altında ne demek istediği o kadar açıktı ki içimde alaylı bir gülümseme oluştu. Yani kısaca karımın rolünü oynadığın için seni adam yerine koyuyorum diyordu.
Yatağa doğru ilerleyip çantanın içinden kırmızı saten geceliği aldım. Kumaş parmaklarımın arasından kayarken ışıkta hafifçe parlıyordu. Birkaç saniye o kumaşa baktıktan sonra başımı kaldırıp ona döndüm ve geceliği havada tutarak gözlerinin içine baktım.
"Bunu giyersem ve seninle yatarsam... bu para benim mi?" diye sordum.
Bu bir teklif kabulü değildi. Bu, onu kendi oyununda yakalamak için kurduğum bir tuzaktı.
Hiç düşünmeden cevap verdi.
"Öyle."
İşte bunu bekliyordum.
Komodinin üzerindeki çerçeveyi elime alıp geceliği onun yanına tuttum. Fotoğraftaki kadına kısa bir an bakıp sonra tekrar Karun’a döndüm.
"Karına kırmızı yakışıyormuş..." dedim yavaşça. "Onun için mi kırmızı ağam?"
Bakışlarım sabitti. Onun yüzündeki değişimi izliyordum. Sorularım hoşuna gitmiyordu ama geri çekilecek biri değildi. Başını hafifçe eğip kaldırarak beni onayladığında içimdeki düğüm biraz daha çözülür gibi oldu.
Derin bir nefes alıp daha ileri gittim.
"Peki karın bir gün dönerse... ve benimle yattığını öğrenirse... ona ne diyeceksin ağam?"
Bu soru hedefini bulmuştu. Karun’un yüzü sertleşti.
"Haddini aşıyorsun küçük yanaşma." Sesi artık daha keskin çıkıyordu ama ben durmadım. Çünkü tam olarak istediğim yere dokunmuştum. Karısına olan sadakatinden vuracaktım onu...
"Biliyor musun ağam?" diyerek tüm bedenimi ona çevirdim.
"Bunu giysem de, karşında sabaha kadar dursam da, bana dokunmayacağına adım kadar eminim."
Elimi odanın içinde gezdirdim. Duvarları, yatağı, eşyaları gösterdim...
"Buradaki her şey karının parmak izini taşıyor." diye devam ettim.
"Ona ihanet etmek isteseydin önce bu odayı boşaltırdın ama sen..."
Sözümü yarım bırakıp üzerimdeki elbiseyi gösterdim.
"Sen onu unutmamak için sıradan bir yanaşmayı karına benzetmeye çalışıyorsun."
Artık sesim daha net, daha emindi.
"Ne yaparsam yapayım... ne yaparsan yap... karına olan sadakatinden bana asla dokunamazsın."
Bu sözleri söylerken gözlerimi ondan ayırmamıştım çünkü bunun bir meydan okuma olduğunu ikimiz de biliyorduk. Onu manipüle ederek çizgiyi çekmiştim, şimdi o çizgiyi ezip geçip geçmeyeceğine karar verecek olan oydu.
Karun’un bakışları oturduğu yerden yavaşça elimde tuttuğum geceliğe kaydı, ardından tekrar yüzüme döndü. Gözlerinde o tanıdık sertlik vardı ama bu sefer altında başka bir şey daha vardı; sanki içten içe kışkırtılmış gibiydi.
"Dene de... görelim." dedi.
Sesi alçaktı ama içindeki meydan okuma çok net hissediliyordu. İçimden bir şeyler kaydı.
Sözlerimden etkilenmeliydi... nerede hata yaptım?
"Teklifi kabul etmedim." dedim bu sefer daha sert bir tonla. Ama onun tavrı değişmedi. Hala sakindi. Hala kontrol onda gibiydi.
"Ama bana meydan okudun." dediğinde boğazım kurudu. Yutkundum.
Oturduğu yerden ağır ağır kalkmaya başladığında istemsizce dikkat kesildim. Attığı her adımda aramızdaki mesafe kapanıyor, kalbim göğsüme biraz daha sert çarpıyordu. Sanki odadaki hava ağırlaşıyor, nefes almak zorlaşıyordu.
Ve sonunda tam karşımda durdu.
Başımı kaldırmaya bile fırsat bulamadan çenemden tutup sertçe yukarı kaldırdı. Parmaklarının sertliği çenemde hissedilirken gözlerim zorla onun gözlerine sabitlendi.
Bakışları karanlıktı.
"Karıma vereceğim hesap aklını bulandırmasın."
Sesi bu sefer daha düşüktü ama tehdit gibi geliyordu.
Ardından elimdeki geceliği sertçe çekip aldı. Kumaş bir an parmaklarımın arasından kayıp gitti.
"Bunu giyersen..." dedi gözlerini benden ayırmadan. "Sana dokunamayacağımı söyledin."
Sözlerimi bana karşı kullanıyordu. Bir adım daha yaklaştı.
"Cesaretin varsa dene."
Bu cümleyi söylediği anda nefesim hızlandı. Göğsüm istemsizce inip kalkarken aramızdaki mesafe neredeyse yok olmuştu.
Çenemi tutan eli yavaşça peçenin altına girip yanağıma kaydı. Avucunun sıcaklığı yüzümde yayıldı. Baş parmağı dudağımın kenarına değdiğinde içimde bir ürperti geçti. Ne yapacağını anlamaya çalışırken parmağı yavaşça alt dudağımı okşadı.
Sonra... hiç beklemediğim bir şey yaptı.
Baş parmağını ağzımın içine itti. O an zaman bir anlığına durdu sanki.
Bedenim dondu. Nefesim kesildi.
Bu hareket öyle ani ve sınırları aşan bir şeydi ki ne tepki vereceğimi bilemedim. Gözlerim büyürken bakışlarım hala onunkilere kilitliydi. Kalbim artık sadece atmakla kalmıyor, sanki göğsümden çıkmaya çalışıyordu.
Ve o... hala sakindi.
"Tek hareketim kalp atışlarını duymama yetti." dediğinde yüzünde beliren o kendinden emin ifade sinirimi daha da artırdı. Sanki bedenimin verdiği her tepkiyi çözmüş, bunu da bir üstünlük gibi yüzüme vuruyordu.
"Biraz daha devam etsem..." diye devam etti gözlerini gözlerime sabitleyerek, "inlemelerini duyarım."
Bu sözle birlikte içimdeki öfke anında yükseldi. Başımı sertçe yana çevirirken parmağının ağzımdan çıkmasını sağladım. Dudaklarım titriyordu ama bu korkudan değil, kendimi zor tutmaktan kaynaklanıyordu.
"Gücünü böyle mi kanıtlıyorsun?" diye devam ettim. "Parayla, dokunarak, zorlayarak..."
Karun’un bakışları bir an değişti. Ama bu bir geri adım değildi.
"Yanılıyorsun." dedi sakin bir şekilde. "Seni zorlamıyorum."
"Başından beri sana seçenek sunuyordum ama..."
Dişlerimi sıktım. Seçeneklerinin hepside zoraki ve çıkmaz sokak gibiydi. Bide o 'ama'nın devamında ne diyecek acaba?
"Emrime itaatsizsin..." dedi bu sefer sesi sertleşerek. "Oyun bitti küçük yanaşma."
Bir adım geri çekildi ama bakışları hala üzerimdeydi.
"Hemen şimdi... defol konaktan!"
Sesi odanın içinde yankılanırken içimden 'hayır olmaz!' diye bağırıyordum. Bu kadar kolay pes edemezdim. Bu kapıdan çıkarsam her şey bitecekti.
Ama...
Bugün o savcıyı görmemiş olsaydım, belki şimdi gerçekten giderdim. Gururumu alır, arkamı döner çıkardım.
Ama artık gidemezdim. Bu konakta bir sır vardı. Ve ben o sırrı çözmeden buradan çıkmayacaktım.
Zihnim hızla çalışmaya başladı. İçimdeki tilkiler birer birer uyanıyordu. Karun’un beni kovmak istemesi bir son değil, yeni bir hamleydi. Ve ben onun kazandığını görmeyecektim. Sadece ona kazandığını hissettirecektim bir süreliğine...
Derin bir nefes alıp kendimi zorladım.
"T-tamam." dedim, sesim istemsizce titrerken. "Giyerim bu geceliği ama..." Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım.
"Dokunmak yok." dedim bu sefer daha net. "Namaherimim olan biri bana dokunamaz... ve o para benim olacak."
Sözlerim havada asılı kalırken Karun bir süre konuşmadı. Sadece baktı. Gözleri yüzümde dolaşıyor, sanki söylediğim her kelimeyi tartıp biçiyordu. İçime işleyen o bakışın altında sabit durmaya çalışıyordum.
Ve evet... o parayı istiyordum. Ama kendim için değil.
Onlarla savaşabilmek için.
Onların kurduğu düzeni, yine onların parasıyla yıkmak için. Bu düşünce bile içimde garip bir güç uyandırıyordu
Sonunda dudakları aralandı.
"Olmaz." dedi. Tek kelimeydi ama içindeki sertlik yetiyordu. Gerçekten onu fazlasıyla sinirlendirmiştim.
Bana doğru bir adım yaklaştı.
"Bu konakta..." dedi yavaş ama kesin bir tonla, "bu saatten sonra tek bir şartla barınabilirsin."
İçimde bir korku yükseldi. Söyleyeceği şeyin sıradan bir teklif olmayacağını hissediyordum. Kalbim hızlanırken gözlerimi ondan ayırmadan bekledim.
"Benimle dini nikah kıyacaksın." Sözleri bir anda üzerime çöktü.
"Sana istediğim gibi dokunacağım." diye devam etti, sesi hala sakindi.
Başımı hızla iki yana salladım.
Bu sefer ben, "Olmaz!" dedim hemen. "Ölürüm de yatmam seninle."
Bu sözlerim üzerine bakışları daha da derinleşti. Sanki söylediklerimi aklına kazıyordu.
"Seninle yatacağımı söylemedim..." dedi bana doğru biraz daha yaklaşarak. "Dokunacağımı söyledim."
Sözleri midemde garip bir düğüm oluşturdu. Ne demek istediğini tam anlamasam da bunun daha farklı, daha tehlikeli bir şey olduğunu hissediyordum.
"Ve bazı kurallarım olacak." dedi. Ses tonu değişmişti. Bu artık bir teklif değil, bir düzen kurmaktı.
"Yaptığın hatalar cezasız kalmayacak..." diye devam etti. "Karım gibi giyinmeye devam edeceksin..."
Sonra bir anda dibime kadar girdi. Aramızdaki mesafe tamamen yok olmuştu.
"Ve asla..." dedi nefesi yüzüme çarparken, "bu durumdan kimseye bahsetmeyeceksin."
"Kabul etmesem?" dedim zorla çıkan kısık bir sesle. Hiç tereddüt etmeden başını kapıya doğru çevirdi ve kapıyı işaret etti.
"Bu konağa bir daha adımını atamazsın."
Beni neden bu kadar zorluyordu ve neden Hicran ve Gülşah'a değilde, bana takmıştı bu kadar.
Ağabeyimin katiliyle her ne kadar yalan bir evlilik yapacak olsam da, ağır bir imtihan olacaktı benim için...
"Ağam." dedim. "Şimdiye kadar yaptıkların, senin peşinde olup olmadığımı bilmekti ama bu..." dedim merak dolu sesimle.
"Bu nikah ne için? Hangi amaç uğruna..?"
***
-Karun'dan Devam-
Karşımdaki o yeşil gözlere takılı kalmıştım. İçinde hem merak vardı hem de saklamaya çalıştığı bir direnç... çoğu kadında görmediğim türden bir şey. Bu küçük yanaşmayla uğraşmak sandığımdan daha çok hoşuma gitmeye başlamıştı. Bana karşı dik durması, her seferinde geri adım atmaması... ve sonunda yine benim sınırlarımın içinde kalmak zorunda oluşu... bunların hepsi gururumu sessizce okşuyordu.
En başta onu diğerleri gibi sandım. Bu konağa gelen her kadın gibi... gözü yukarıda, niyeti belli, fırsat kollayan biri. Hala gözümde çok farklı bir yerde durduğunu söyleyemem. Ama onda bir şey var... diğerlerinden ayrılan bir şey.
Çünkü o gitmiyor.
Gitmek isteyen bir kadının gözlerini bilirim. Kaçmak isteyenin bakışını, korkanın nefesini, vazgeçenin sessizliğini tanırım. Onun gözlerinde bunların hepsini gördüm. Defalarca... kapıya dönmek üzereyken kendini tutuşunu, sabrının zorlandığı anları, içinden kopan o geri çekilme isteğini...
Ama yine de gitmedi.
Bana rağmen sabretti.
Direndi.
Ve bu, sıradan bir inat değildi.
Bu konakta kalmak isteyen herkesin bir nedeni olur ama bu kızınki... farklı. Kendi kendine bu kadar direnmez insan. Bir şey saklıyor. Bir şeyin peşinde. Ve o şeyi öğrenmeden onu bu konaktan göndermek... aptallık olur.
Bu yüzden onu yakınımda tutmam gerek. Gözümün önünde. Elimin altında.
Çünkü uzaklaştığı an... kontrolümden çıkar.
Ve ben kontrolüm dışında gelişen hiçbir şeyi sevmem.
Bu konakta bir şeyler dönüyor. Sessiz, derinden ve benim iznim dışında. Ne olduğunu öğrenene kadar hiçbir şeyi akışına bırakmam.
Eski düzeni yeniden kurmam gerek. Ve bunun için... önce bu küçüğü çözmem gerek.
"Sadece nikahlı karım olmanı değil... bana ait olmanı istiyorum. Tamamen, isteyerek."
Sözlerim dudaklarımdan çıkarken gözlerimi ondan ayırmadım. Her kelimeyi bilerek, tartarak söylemiş, özellikle o son vurguyu biraz daha bastırmıştım. Çünkü onun neye takıldığını, neyin gururunu kaşıdığını artık az çok çözüyordum.
Bu cümleyle birlikte kaşlarının çatılışını gördüm. Gözlerindeki o kısa süreli duraksama... anlam veremeyişi... hoşuma gitmişti. Çünkü kurduğu oyunun içinde bir pürüz oluşmuştu.
Bana 'ölürüm de yatmam senle' demişti.
Ama ben insanların söylediklerine değil, ne kadar dayanabildiklerine bakardım. İnat ettiklerini sandıkları şeylerin, doğru yerden bastırıldığında nasıl çözülüp dağıldığını defalarca görmüştüm.
Direnç dediğin şey... sandıkları kadar sağlam değildi. Ve ben sabırlıydım. Onu zorlamayacaktım... kıracaktım.
***