"Karısı olacağın adam."

1544 Words
*** Zerda'dan devam... Odama girdiğimde kalbim hala hızını kesmemişti; göğsümün içinde deli gibi atıyor, sanki biraz daha hızlansa kaburgalarımı kırıp dışarı fırlayacakmış gibi vuruyordu. Kapıyı arkamdan kapatıp birkaç saniye öylece durdum, nefesimi düzene sokmaya çalışırken yaptığım şeyi aklım almıyordu. Ben... bunu nasıl kabul etmiştim? İntikamın insanı ne hale getirdiğini o an iliklerime kadar hissettim. "Asla" dediğim ne varsa, şimdi kendi elimle o çizgiyi geçiyordum. Ama gözlerimi kapattığımda ağabeyimin yüzü geliyordu aklıma... ve o görüntü, bütün tereddütlerimi susturmaya yetiyordu. "Kanı yerde kalmayacak..." diye fısıldadım kendi kendime, dişlerimi sıkarak. "Ne gerekiyorsa yaparım." Yatağa uzandım ama bedenim yorgun olsa da zihnim susmuyordu. Tavanı izlerken düşüncelerim birbirine dolanıyor, güneş çoktan havayı aydınlatmıştı. İmam nikahı... bu iş bu kadar basit değildi. Kurallar, sınırlar, şartlar... hepsini konuşmam gerekiyordu. Karun'la bunu netleştirmeden bir adım bile atamazdım. Tam bu düşünceler içinde debelenirken telefonum titredi. Eski tuşlu telefonumun o kuru sesi odada yankılanınca hemen alıp baktım. Tanımadığım bir numaraydı. "Arka sokağa gel. On dakikan var." Kaşlarım çatıldı. Mesaja birkaç saniye bakakaldım. Bu kimdi ki bana emir verir gibi yazıyordu? Tam o sırada ikinci mesaj düştü. "Karısı olacağın adam." Gözlerim büyüdü. İçimden bir küfür savurmak geldi. "Deli manyak..!" diye mırıldandım. Bir an gerçekten biri beni buldu sandım, kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Sabahın köründe ne nikahıydı bu? Daha imam bile uyanmamıştır... Ama onu sinirlendirmemek için zaman kaybetmeden ayağa kalktım. Dolaptan karısının başka bir elbisesini alıp üzerime geçirirken içimde garip bir ağırlık oluşuyordu. O parfümü sürekli solduğumdan artık midemi bulandırıyordu ama yine de sıktım. Abdestimi alıp peçemi taktıktan sonra hazır hale geldim ve sessizce odadan çıktım. Konakta kimse uyanmamıştı, bu benim için büyük bir şanstı. Hızla arka sokağa girdiğimde onu gördüm; kapkara, sert hatlı, tam da sahibine benzeyen o arabayı. İster istemez içimden söylenmek geldi. İnsan gerçekten her şeyini kendine mi benzetirdi? Ama ne yalan söyleyeyim, gözümü çekemedim. Mercedes G-Class.... İlgim yoktur böyle şeylere ama bu araba kendini ezberletiyordu. İçimden "Ah keşke benim olsan." diye geçirirken kapıyı açıp bindim. Koltuğa oturduğum an dün gece aklıma çakıldı. Başımı özellikle çevirmedim. Ona bakacak halim yoktu. Utançla sinir birbirine girmişti içimde. "On üç dakika." Sesini duyunca mecburen döndüm. Kaşları çatılmış, bakışları direkt üstümdeydi. "Seni bekliyorum." dedi. Bana on dakika vermişti doğru ya. Ama üç dakika... sadece üç dakikanın da hesabını yapmaz insan. "A-affedersin ağam, anca yetişebildim." dedim ama içimden söyleniyordum. Bide dakikliği çıktı başıma! Bu adamdan çok çekeceğim belli. Bana cevap vermeden bir anda gaza bastı. Araba öyle bir fırladı ki sırtım koltuğa yapıştı. Daha ne olduğunu anlamadan kalbim hızlandı. "Kemerini tak." dediğinde, başımı sallayıp kemeri çekip takmaya çalışırken elim kaydı ve metal tokası şak diye yüzüme çarptı. "Ah!" diye inledim istemsizce. "Burnum!" Peçenin üzerinden burnumu tutarken gözlerim doldu. Resmen kemiğe gelmişti. Sızısı direkt beynime vurdu. Araba aniden durdu. "Bir işi de becer!" diye çıkıştı. Sinirlenmem gerekirken canım yandığı için sadece ona baktım. Elini bana doğru uzattı. Yardım edecek belli ki. Ama refleksle geri çekildim. "Abdestim bozulacak, olmaz ağam!" Elini havada bıraktım. Bir an öyle kaldı. Sonra yüzündeki ifade daha da sertleşti ve elini geri çekti. "Ne halin varsa gör." dedi, sanki ben bilerek burnuma geçirmişim gibi. Tekrar gaza bastığında ben hala burnumu tutuyordum. İçimden kaynayan öfkeyi zor tuttum. "Vicdansız..." diye geçirdim dişlerimin arasından. Bir yandan canım yanıyor, bir yandan sinirden kuduruyorum, bir yandan da hala bu adamın arabasında oturuyorum. Gerçekten... akıl işi değildi. Yol boyunca diken üstünde oturmuştum. Arabanın içinde sanki görünmeyen bir gerilim vardı; konuşmasak bile varlığını hissettiren, nefes almayı bile zorlaştıran bir ağırlık. Parmaklarımı dizlerimin üzerinde sıkıp bırakıyor, göz ucuyla onu izlememeye çalışıyordum ama her hareketini fark ediyordum. Caminin avlusuna girdiğimizde araba yavaşladı ve durdu. Motorun sesi kesildiği anda içimdeki gerginlik daha da belirginleşti. Kapıyı açmadan önce ona döndüm. "Ağam..." dedim. Gözleri anında bana çevrildi. O bakış... sert, keskin ve hiç yumuşamayan bir bakıştı. Bir an konuşmakta tereddüt ettim ama o benden önce davrandı. "Bu evlilik gerçek değil küçük yanaşma, asla da olmayacak." dedi, tek tek ve net. "Sakın bana aşık olayım deme kadın. Duygu yok. Cinsellik yok. Sadece temas olacak." Sözleri o kadar düz ve acımasızdı ki, bir an sanki bana değil de bir mahkuma hüküm veriyormuş gibi geldi. Ardından devam etti. "Kurallarıma uyulmazsa, her türlü ceza kabul edilecek." dedi. Sesinde tartışmaya kapalı bir kesinlik vardı. Kaşları çatıldı. "Özel hayatıma müdahale edilmeyecek. Karımın kokusunu, giysilerini taşımaya devam edeceksin. Bu evlilik kimse tarafından duyulmayacak." Sonra durdu, gözlerini üzerimde sabitledi. "Eklemek istediğin?" dedi tok sesiyle sorarak. Derin bir nefes aldım. Benim kural bırakma hakkım yoktu çünkü bu evlilik onun tarafından dün gece bana sunuldu ve ben bu maddelere rağmen kabul etmiştim. Korkuyordum... ama geri çekilmedim. "Yok." dedim. "Sadece benim de özel hayatıma müdahale edilmeyecek." Bir an duraksadım, sonra kaşlarımı hafifçe çattım. "Ama... temas neden var?" Sanki saçma bir şey sormuşum gibi baktı. "Cezalar." dedi. O tek kelimeyle içimde bir şey yerine oturdu. O temas... düşündüğüm şeyler miydi ki? "Ne gibi?" diye sordum istemeden, merakıma engel olamayarak. Bana baktı. Uzun uzun. Ama tek kelime etmedi. Gözlerinde cevap vardı. "Görürsün." diyordu. İçimden bir ürperti geçti. Yutkundum ama geri adım atmadım. "Ya bir gün evlenmek istersem.... ya da senin karın çıkıp gelirse ağam... boşanacağız değil mi?" Bu sefer bakışları değişti. Daha sert, daha karanlık. "Karımken, koca mı bulacaksın?" dedi, sesi artık daha tehditkardı. "Niye bulmayayım ki?" dedim, gözlerimi kaçırmadan. "Ben de bir gün kendi yuvamı kurmak istiyorum." Bir anda üzerime eğildi. Refleksle geriye çekildim, sırtım cama dayandı. Aramızdaki mesafe yok olmuştu. Nefesi yüzüme değecek kadar yakındı. "Eğer benim karım olacaksan..." dedi alçak ama sert bir sesle, "her şey sahte olsa dahi gözün başka adama kaymayacak." Kalbim hızlandı. "Boşandıktan sonra ne halt ediyorsan et." diye ekledi. Bir an nefes almayı unuttum. "P-peki..." dedim zorla. "Ne zaman boşanacağız?" Gözlerimin içine baktı. Hiç tereddüt etmeden. "Ben ne zaman istersem, o zaman." Bu kadar. Sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi geri çekildi. Kapıyı açıp arabadan indi. Ben ise yerimden kıpırdayamadım. Onun arkasından bakarken içimde tuhaf bir boşluk oluştu. Az önce duyduklarımın ağırlığı hala üzerimdeydi. "Ben ne zaman istersem, o zaman." Bu ne demekti şimdi? Bir yıl mı... beş yıl mı... yoksa on yıl mı? Bir an içim sıkıştı ama sonra kendimi zorla toparladım. "Ne saçmalıyorum ben..." diye geçirdim içimden. Sonuçta bu bir son değildi. Bu sadece... başlangıçtı. İntikamımı alacaktım. Ve o gün geldiğinde... ne bu nikah kalacaktı, ne de Karun. Arkasından inip camiye girdiğimde içeride ağır bir sessizlik vardı; sabahın erken saatleri olduğu için ortalık sakindi ama o sakinliğin içinde garip bir gerginlik dolaşıyordu. Karun imamla konuşuyordu, sesi alçaktı ama tonu her zamanki gibi buyurgandı. Ben içeri girer girmez ikisinin de bakışları bana döndü. "Hoş geldin kızım, buyur otur." diyen imamın işaret ettiği yere geçip oturduğumda, Karun da yanıma çöktü. Yakınlığı bile huzursuz ediyordu; ne konuşsa diken üstünde hissediyordum. "Adın, soyadın ne?" diye sordu imam. "Zerda... Zerda Bo-" diye başladım ama gerçek soyadımı söyleyeceğimi fark edince cümleyi toparladım. "Zerda Işık." Karun'un bakışını üzerimde hissettim. Belki de ilk defa adımı şimdi duyuyordu. İmam başını salladı, usulüne uygun şekilde devam etti. Karun'un planladığı gibi ilerliyordu her şey... ta ki mehir sorusuna kadar. "Mehir olarak ne istersin kızım?" Bir an sustum. Gözlerim imamdan Karun'a kaydı. Bu adamdan ne isteyebilirdim? Altın mı, para mı? Hayır... bunların hiçbir anlamı yoktu benim için. "Maddi bir şey istemem." dedim sonunda. "Manevi olarak üç şey isterim." Karun'a baktım. Bakışlarım bu sefer kaçmıyordu. "Birincisi... beni 'yanaşma' diye değil, adımla çağıracaksın ağam." dedim net bir şekilde. "İkincisi, ne olursa olsun beni konaktan kovmayacaksın. Gitmek istersem ben giderim ama sen gönderemezsin." Gözlerimi onunkilere kilitledim. "Üçüncüsü..." dedim sesim kısılırken, "bana kimsenin bilmediği bir sırrını vereceksin. Ve o sır... doğru olacak." "Kabulün müdür ağam?" O an yüzündeki kasların gerildiğini gördüm. Alnındaki damar belirginleşti. Bir an bağıracak sandım... ama yapmadı. "Kabul." dedi dişlerinin arasından. İmam hafifçe gülümsedi, söylediklerimi not alırken bu durum ona sıradan gelmişti ama bizim aramızda geçen şey sıradan değildi. "O zaman Allah tamamına erdirsin." dediğinde içimden "Allah korusun." diye geçirdim. Nikah bittiğinde içimde garip bir his vardı. Ne kazandığımı, ne kaybettiğimi tam anlayamıyordum. Tekrar arabaya bindik. Bu sefer sessizlik daha ağırdı. Araba yola çıktıktan birkaç dakika sonra Karun konuştu. "İlk cezanı alman hızlı oldu." Kaşlarımı çattım. Şimdiden mi? Ne yaptım ki ben? "Mehir yoktu." dedi düz bir sesle. "Benim planım dışında hareket ettin." Gözlerimi devirip, savunmaya geçtim. "Ama imam sordu." "İstemiyorum demek de bir seçenekti." dedi ve tek cümleyle bütün savunmamı çürüttü. Cevap veremedim. Bir anda arabayı yol kenarına çekti. Ona döndüm. Neden durmuştuk ki şimdi? Bana döndü. Bakışları yine o bildiğim hale bürünmüştü. "Abdestini bozmamı ister misin... karıcım." dedi alçak bir sesle, dudaklarını hafifçe sıkarak. O son kelimeyi özellikle bastırmıştı. İçimden bir an sinir yükseldi ama yüzüme yansıtmadım. "Yok ağam." dedim, sanki çok normal bir şey konuşuyormuşuz gibi. "Konağa dönünce namaz kılacaktım." Hafifçe gülümsedim bile. Ama o gülümsemenin ona işlemediğini biliyordum. Çünkü bakışları hala üzerimdeydi. Ve bu bakış... hiçbir şeyin bitmediğini söylüyordu. "Gözlerime bakarak..." dediğinde ne demek istediğini ilk anda kavrayamamıştım ama devamında kurduğu cümleyle sanki içimde bir şey sertçe kırıldı. "Abdestimi bozabilirsin ağam, diyeceksin. Cezan bu." Bir an donup kaldım. Bu bir ceza değildi... bu, doğrudan sınırıma yapılan bir saldırıydı. Hem de en hassas yerimden. İçimde bir öfke yükseldi, yüzüme vuracak kadar güçlüydü ama sesim çıkmadı. Çünkü mesele sadece utanç değildi; bu adam beni bile bile zorlamaktan keyif alıyordu. "Ciddi olamaz..." diye geçirdim içimden ama gözlerine baktığım an bunun şaka olmadığını anladım. O bakış... bekliyordu. Sabırla, inatla, geri adım atmadan. Başımı iki yana sallamak istedim, "hayır" demek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Bu edepsiz cümleyi kurmak, kendimden bir parçayı çiğnemek gibiydi... ***
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD