***
Bir an durup kendi kendime düşündüm. Amaç zaten bu değil miydi?
Onun dikkatini dağıtmak, varlığımı hissettirmek... tabi bu şekilde olacağını düşünmemiştim ama başka şekilde de ona ulaşamam.
Zor olacak ama başa gelen çekilir.
Parmak uçlarımın üzerinde yükselip parfüme uzandım. O an kalçalarım ondan uzaklaştı ama bu özgürlük saniye bile sürmedi. Anında belimi kavrayıp kendine çekti. Bedeni, sıcak ve ağır bir duvar gibi sırtıma yaslandı. Omuzlarımdan aşağı bir ürperti akıyordu.
Bu halde ben o kutuyu sabaha kadar alamam...
Bir daha zıpladım. Namussuz...
Bir daha. Şeytan...
Bir daha. Allah’ın belası...
Her sıçrayışımda içimden ona sayıp sövüyordum. Kollarım uyuşmaya başlamıştı, nefesim boğazıma takılıyordu. Parmak uçlarım kutuya değiyor ama her temasımda kutu bir milim daha geriye kaçıyordu.
"Ya ağam, alamıyorum." dedim sonunda, sesim nefes nefese ve bitkin. "Bu şekilde yol kat edemem."
"Devam et." dedi.
Sesinde tartışmaya yer bırakmayan bir sertlik vardı. Gözlerimi devirdim... tabii o görmedi. Yeniden uzandım. Resmen kanguruya dönmüştüm.
"Hem bu şekilde daha çok sana ceza oluyor ağam." diye söylendim imalı imalı. Zıpladıkça kalçalarım istemsizce ona değiyordu.
Ne derse desin, o bir erkek. Muhakak bu temastan etkileniyordu.
Sonra birden durup başımı hafifçe çevirdim. "A-a pardon. O sana uymaz demiştin." dedim, yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirip tekrar kutuya odaklanarak.
Ayaklarım yere değdiği an, kulağıma doğru birden eğildi. Dudaklarının sıcaklığı tenimi sıyırınca refleksle geri çekildim ama sırtım göğsüne çarptı.
"Bana ceza, sana ödül olmalı." dedi alçak bir sesle. "Nasılsa o adamı düşünüyorsun."
Gözlerim bir anda büyüdü.
Yuh...
Demek mesele buydu. Ona başka birini düşündüğümü söylediğim için mi bu kadar zorluyordu beni?
Öyleyse... bu sadece ceza değil, yaralı gururun intikamıydı. Bak sen... ağamız alınmış olmalı.
"Madem öyle, sana da ödül olması gerekmez mi ağam? Sonuçta karın.... Hazal olarak buradayım."
Boyu uzun olduğu için çenesini başımın tepesine yaslayıp, kollarını belime sardı.
"Ben o adamı hatırlatacak kadar sende etki bırakıyorum ama sen..." deyip, başını geri çekip, parmaklarıyla saçımı okşadı ama sanki saçını okşadığı kadın ben olduğum için öfkeliydi.
"Hazal'ımın tırnağı bile olamıyorsun." demesiyle de, bu düşüncemi içimden onayladım.
Dedikleri zoruma gidince, elim yumruk olmuştu. Hazal asıl benim tırnağım olamaz.
"Benden daha mükemmel bir kadın olsaydı..." dedim, dudaklarım alayla kıvrılırken ve ona döndüm. "Ansızın kocasını terk etmezdi."
"Hele ki o koca... Mardin’in ağasıysa." Bir adım daha yaklaştım. Sözlerimi bilerek ağır ağır söyledim.
"Kocasının itibarını düşünmeliydi." Durmadan devam ettim.
"Ama ben öyle miyim?" dedim, kaşımı hafif kaldırarak. "Bak... sevmediğim bir adamın karısı oldum. Buna rağmen sözünden çıkmıyorum. İtaat ediyorum kocama."
Hazal'a haksızlık yapıyor olabilirim çünkü bende mecbur olmasam bu adama dayanmama ama Hazal'ı unutması şart.
Özür dilerim Hazal...
"Bu yüzden de, onu benden üstün tutamasın ağam." Resmen ona meydan okuyordum.
"Şşş." deyip birden işaret parmağını dudaklarıma yasladığında, kehribar rengi gözleri anlık karardı. Üzerime bir adıma attı.
"Kendini onla kıyaslama lüksüne sahip değilsin." Sakin sesiyle bile, bana rest çekmişti. Kısaca sen kimsin, diyordu.
"Ve ben senin kocan değilim." diyerek de ekledi.
Delireceğim artık, yine olmadı... yine olmadı. Ne Hazal'mış arkadaş, adam toz kondurmuyor karısına.
Hiç beklemediğim bir anda, ansızın beni tekrar ters çevirdi ve cezayı hatırlatır gibi kalçalarımı kendine yasladı.
"Al şimdi o parfümü." dediğinde inatla kaşımı kaldırdım. Demek o kutuyu illa aldıracak... Peki o zaman, görelim bakalım kim kime boyun eğdirecek ağa bozuntusu.
İlkine kıyasla kalçalarımı ona daha çok bastırıp sürtündüm; hareketlerim daha ağır, daha kışkırtıcıydı. Parmak uçlarım rafa uzanırken nefesim düzensizleşti, dudaklarımdan farkında olmadan bir inilti koptu. Bunu duyduğunda, bedeninin gerildiğini hissetmiştim. Cidden bunu gerçekten ben mi yapıyorum? Utançla karışık bir cesaret içimi ısıtıyordu. Demek inlemeler onu etkiliyor, o zaman doğru yoldayım.
Belimi saran kolları iyice gerildi, nefesi sıklaştı. İçimden gülüyordum. 'Sana uymaz.' diyordu ya... şu haline bak! Sıradan bir yakınlıkta bile dengesi bozuldu.
Ama sanki benim amacım parfümmüş gibi, "İnat ettim. Alacağım seni." deyip bir kez daha yükseldim. Parmak uçlarım hala o kutuya ulaşamamışken, birden beni geri çekti.
Sırtım dolabın kapağına çarptı ve vakit kaybetmeden bedeni bana yaslandı, alnı alnıma dayandı. Sıcak nefesi tenime çarpıyor, şakaklarından boncuk boncuk ter süzülüyordu.
Fazla mı zorladım ağamızı? Tüh...
Alnı hala alnıma yaslıyken, bir eliyle üst raftan alamadığım kutuyu tek hamlede çekip göğsüme bastırdı.
"Al şunu." dedi artık son vermek ister gibi. Kutu düşmesin diye hemen kavrayıp cebime attım ama durmadım tabi.
Gerçekten endişelenmiş bir ses tonunda, "Ağam, iyi misin?" diye fısıldadım, avuçlarım yüzünü buldu. Şakaklarındaki ve boynundaki damarlar belirgindi, sanki biraz daha zorlansa patlayacak.
Bu dokunuşla bedeni iyice bana yaslandı; aramızdaki boşluk yok oldu. "Zorlama beni." dedi, dudaklarımızın arasında sadece bir nefes mesafesi varken. Nefesi dudaklarıma değiyor, benimki de ona karışıyordu. Peçenin incecik örtüsü bile bu yakınlığı saklamaya yetmiyordu.
"Peki." dedim, sesim beklediğimden masum çıkmıştı. Ellerimi yavaşça yüzünden çektim.
"Git." dedi. Ama geri çekilir gibi yaparken bedeni hala üzerime ağırlık veriyor, sanki bırakmak istemiyordu.
"A-ağam." dedim, "İznin varsa..."
Ne ima ettiğimi o anladı. Bir adım geri çekildiği an, fırsatı kaçırmadım; hızla odadan çıktım.
Oy oy oy... Ucuz kurtulmuştum. Resmen kudurmuştu. Ama sonuç olarak benden öyle yada böyle etkilendiğini ispatlamıştım.
Aşağı indiğimde, kahvaltı çoktan hazırlanmış; ev halkı sandalyelere yerleşmişti. Mutfağa girerken derin bir nefes aldım. Az önce yaşananların etkisi hala üzerimdeydi; içimde tuhaf bir titreşim, midemde hafif bir ağırlık... Hepsi birbirine karışmıştı.
Kahvaltı yapan kızların yanına oturduğumda, Hicran’ın bakışı üzerime yapıştı. Dudaklarının kenarı kıvrıldı, sesi de ima yüklüydü.
"Bu aralar Karun Ağa’nın odasından çıkmaz oldun. Hayırdır?" Omzumu silkip önümdeki tabağa uzandım, ağzıma bir dilim salatalık attım.
"Sence o adamdan hayır gelmesi mümkün mü Hicran?" dedim, ardından dişlerimin arasından, "Takıntılı psikopat." diye homurdandım.
"Yani... öyle." dedi Hicran beni onaylar gibi. Gülşah çayını yudumladıktan sonra, "Ben o adamı yatakta düşünemiyorum. Hayal gücüm yetmiyor. Kim bilir ne fantezileri vardır... offf." diye mırıldandı.
Çayı yutar yutmaz öksürük boğazıma düğümlendi. "Helal helal." diyerek sırtıma vuran Hicran’ın darbesiyle gözlerim doldu. Elimi uzatıp suyu kaptım, birkaç yudumda nefesimi toparladım.
"Kız yoksa görmemen gereken bir şey mi gördün?" diye kıkırdayan Gülşah’a ters bir bakış attım. Tam o sırada Hicran iyice dibime sokuldu.
"Büyük müydü?" diye fısıldadı. Ve lanet olsun ki neyi ima ettiğini biliyordum.
Bütün kan yüzüme hücum etti. Onu iterek, kendimden uzaklaştırdım.
"Ne edepsiz sorular bunlar kızlar! Lütfen!" diye çıkıştım.
"Ay görmüş bu!" diyerek kahkaha atan Hicran, yüzümün kızarmasından istediği anlamı çıkarmıştı. Derin bir nefes aldım, dirseğimi masaya dayayıp alnımı avucuma yasladım. Utanç, sinir ve şaşkınlık aynı anda içimde kıpırdanıyordu.
"Tamam be, şaka yaptık." diyen Gülşah soldan omzuma dokundu; Hicran da sağdan dürtünce omuzlarımı dikleştirip affettiğimi belli ettim.
Köşedeki küçük televizyonun cızırtılı sesi, mutfağı dolduruyordu. Kahvaltımı yerken göz ucuyla ekrana baktım.
"Ünlü şarkıcı E**** H****’nin evinde böcek bulundu. Bu durumdan son derece rahatsızlık duyan şarkıcı, evine böcek yerleştiren şahsın bir an önce bulunması için yetkililere seslendi."
Sunucunun cümlesi biter bitmez Gülşah kaşlarını çattı.
"Vey... öyle bir tane böcek için bu hengame?" diye mırıldandı.
Tam o sırada arkamızdan gelen erkek sesi söze karıştı.
"O bildiğin böceklerden değil Gülşah, ses kayıt cihazlarıdır. Böcek diye geçiyor." dedi Selim açıklama yapıp.
O an beynimde sanki bir ampul yandı. Böcek... Ses kayıt cihazı...
Bu nasıl daha önce aklıma gelmedi? Bu konakta kimin ne konuştuğunu öğrenmenin yolu buydu işte! Düşünce zihnimde büyüdükçe büyüdü; kalbim hızlanmaya başladı.
Ama... nereden bulacaktım? İnternette vardır muhakkak. Bir şekilde bulurum. Bulmalıyım...
***
Gün boyu aklım o "böcek" meselesinde takılı kaldı. Temizlik yaparken bile nerelere yerleştirebilirim diye konağı gözümle tarayıp durdum; dolap üstleri, koltuk arkaları, yatak altı... Hepsi zihnimde dönüp duruyordu.
Güneş batınca erkeklerin işten döndüğü anlaşılıyordu; aşağıdan yükselen sesler, kapıların kapanışı, ayak sesleri... Nigar'ın yatak odasını toparlayıp bitirmiştim. Merdivenlerden inerken, yukarı çıkan Karun Ağa’yla karşılaştım.
"Hoş geldin ağam." dedim ve yanından süzülüp gitmeye niyetlendim ama bileğimi yakaladı. Parmaklarının sertliği derime işledi.
"Hamamı hazırla. Beni sen yıkayacaksın." Sesi emreder gibi değildi, emrediyordu. Gözlerine bakakaldım; gerçekten bunu mu istiyordu? Yutkundum.
"T-tabii." diyebildim sadece. İtiraz edecek halim yoktu. İtiraz bile edemiyordum ya... o sıkıntı saçlarıma kaç ak düşürüyordu kim bilir.
Yemekten sonra hamamı hazırladım. Aklımın bir köşesinde takılı kalan başka bir ayrıntı da vardı.
Karun Ağa hiçbir zaman ailesiyle aynı sofraya oturmuyordu. Neden? Kırgınlık mıydı, gurur mu, yoksa başka bir sır mı?
Hamam hazır olduğu esnada içeri girdi. Belindeki siyah havluyla karşımda durdu; geniş omuzları, koyu gölgeler altında belirginleşen kaslarıyla daha iri görünüyordu. Daha önce fark etmemiştim... ya da fark etmek istememiştim ama tenindeki dövmeler ona garip bir uyumla yakışıyordu. Her birinin ardında bir hikaye var gibiydi; bilmediğim, merak etmemem gereken hikayeler.
"Su hazır ağam." dedim, başımı hemen eğerek. Yaklaşıp mermer taşın üzerine oturdu. Ben de bakır tasa uzandım.
"Ağam, sıcak mı seversin, soğuk mu?" İşimi şansa bırakamam.
"Ilık." Tok ve kısa bir cevaptı.
Kurnadaki suya elimi daldırdım; fazla sıcaktı. Biraz soğuk su ekleyip ılıklaştırdım. Sonra tası doldurup omuzlarından aşağı döktüm. İçim titriyordu. Onu memnun etmek zordu; her an bir terslik çıkacakmış gibi tedirgindim.
Ama bu kez sesini çıkarmadı. Suyu dökmeye devam ettim.
Ardından keseyi elime geçirip sırtından başlayarak yavaşça sürttüm. "Daha sert." dediğinde, dişlerimi sıkarak bastırdım. Sen yeter ki iste? Seni acıtacak her şeye razıyım! Derisi kısa sürede kızarmaya başladı. İşte bu...
Göğsüne geçmem gerektiğinde önüne geçtim.
Gözleri bir an olsun benden ayrılmıyordu. Ben ise ona bakmamak için kendimle savaşıyordum. Yüzüm yanıyordu utançtan... sanki sabah onu kışkırtan ben değilmişim gibi.
Ani bir hareketle beni kendine çektiğinde, bir anda kendimi bacağının üzerinde otururken buldum. Ne ara oturmuştum buraya? Kalbim göğsüme çarpıyordu; şaşkınlıkla nefesimi tuttum.
"Böyle daha rahat yaparsın." dedi. Sanki bu pozisyon gayet sıradanmış gibi... Elimdeki keseyi göğsünde gezdirmeye devam ettim ama içimde fırtınalar kopuyordu. Nabzım kulaklarımda uğulduyor, tenimde ince bir ürperti dolaşıyordu.
Başını boynuma gömdü. Derin bir nefes çekti, sanki tenime sinmiş karısının kokusunu içine hapsetmek ister gibi. Nefesinin sıcaklığı boynumu yalayıp geçerken, bütün bedenim istemsizce gerildi.
"Yanıldım." diye mırıldandı. Sesi her zamankinden daha kısık, daha koyuydu. "Etkilenmem sanmıştım."
Elinin ağırlığını bacağımda hissettiğim an içim ürperdi. Elbisenin kumaşını yavaşça sıyırıp baldırımı okşadı; parmakları ağır ağır yukarı kayarken nefesimi tuttum. Dudakları boynuma sürtündü, sanki tenime mühür basar gibi.
"Sabahki o andan beri kalçaların aklımdan çıkmıyor."
Bu itiraf kulaklarıma değdiği an kalbim bir anlığına durup sonra deli gibi çarpmaya başladı. Boğazım kurudu, nefes almak bile ağır geldi. Gözlerim kocaman açılmış, bakışlarım bir yere tutunamıyordu.
"Sen kazandın küçük yanaşma." Sesi öyle bir tondaydı ki, ne alaycı ne teslim olmuş... ama ikisinin de tehlikeli bir karışımıydı.
Sıcaklığı, nefesi, sesi.... hepsi üzerime çökerken, dünya küçüldü; yalnızca o an, o mesafe, o gerilim kaldı. Nefesi kulağıma değdiğinde dizlerimdeki güç çekildi, göğsümdeki sıkışma büyüdü.
Eli bacak arama vardığında, "Ama ben de mağlup olmam." dedi...
***