"Bazı geceler günahla başlar, bazıları ise sonsuz bir mühürle..."
Dışarıda fırtına kenti döverken, kapalı kapıların ardında çok daha büyük bir yıkım yaşanıyordu. Gece, hayatı boyunca kaçtığı o karanlığın içine, bizzat o karanlığın sahibi tarafından çekilmişti. Karşısında duran adam, Aras Karahanlı, sadece bir isimden ibaret değildi; o bir yemin, bir yasak ve kaçılması imkansız bir sondu.
O gece, aralarındaki tüm sınırlar, Aras’ın Gece’yi duvara yaslayıp nefesini boynunda hissettirdiği o anda silinip gitti. Aras’ın gözleri, mülkiyet duygusunun en vahşi haliyle parlıyordu. Eli, Gece’nin titreyen çenesini kavradığında sesi bir fısıltıdan çok, ruhuna kazınan bir emirdi:
"Benden kaçtığın her adım seni bana daha çok bağladı Gece. Şimdi söyle... Bu ateşi kim söndürebilir?"
Gece, kalbinin göğüs kafesini parçalamak istercesine çarpmasına engel olamıyordu. Aras’ın dokunduğu her yer alev alıyordu. Onu itmesi gerektiğini biliyordu, bu adamın hayatına girdiği an her şeyi mahvedeceğini biliyordu; ama dudakları Aras’ın dudaklarına bu kadar yakınken mantığın hiçbir hükmü kalmamıştı. Aras, Gece’nin beline doladığı koluyla onu kendine daha çok bastırdığında, aralarındaki çekim artık bir arzudan öte, hayatta kalma içgüdüsüne dönüşmüştü.
O gece, loş ışıkların altında, ten tenle buluştuğunda sadece kıyafetler değil, tüm maskeler de yere düştü. Aras’ın parmak uçları Gece’nin sırtında gezinirken, genç kadın ilk kez birine bu kadar savunmasız ama bir o kadar da ait hissetmişti. Her dokunuş, yıllardır bastırılan bir özlemin patlamasıydı. Aras, onun kulağına o yakıcı cümleyi fısıldadığında artık geri dönüş yoktu:
"Sen benimsin Gece. Ruhunla, bedeninle, aldığın her nefesle... Sadece bana aitsin."