24.BÖLÜM

1318 Words
İki buçuk ay geçmişti Yusuf’un cezaevine girişinin üzerinden, iki ay geçmişti Elif’in onun evine yerleşmesinin üzerinden, ve bu iki ay öyle ağır öyle yavaş geçmişti ki sanki zamanın kendisi durmuş, sadece günler birbirine ekleniyordu ama hiçbir anlam taşımıyordu, sadece sayılardı takvimde, sadece çizgilerdi defterde, sadece bekleme, sadece bekleyiş, sadece hayatın askıya alınışıydı. Elif artık o ilk günlerdeki telaşı, korkuyu bile kaybetmişti, çünkü korku bile bir süre sonra yoruyordu insanı, sürekli tetikte olmak, sürekli kulak kabartmak, sürekli pencereden sokağı izlemek, her adım sesinde irkilmek, her kapı çalışında donmak, bunlar insanı bitiriyordu, ve Elif bitkin düşmüştü, artık sadece otururken bile yorgun hissediyordu kendini, sanki vücudunun her hücresi ağırlık taşıyormuş gibi, sanki her nefes alış bir çaba gerektiriyormuş gibi. Günleri aynıydı, sabah uyanmak, tavana bakmak, ne yapacağını bilememek, kalkmak, yüzünü yıkamak, aynada kendine bakmak ve tanıyamamak o solgun yüzü, o çökmüş gözleri, o ifadesiz dudakları, sonra mutfağa gitmek, çay yapmak ama içmemek, sadece fincana bakmak, buharın yükselişini izlemek ve kaybolmasını beklemek, sonra salona geçmek, kanepeye oturmak, kitap almak ama okuyamamak çünkü kelimeler gözünün önünde dans ediyor ama beyine ulaşmıyordu, sonra telefonu almak, Lale’den gelen mesajları okumak ama cevap yazamamak çünkü ne yazacaktı ki, “iyiyim” mi diyecekti, “merak etme” mi diyecekti, ama yalan söylemek istemiyordu, o yüzden hiç cevap vermiyordu, sonra pencereye gitmek, perdeyi aralamak, sokağı izlemek, insanların gelip gitmesini seyretmek, çocukların oyunlarını, kadınların alışverişlerini, erkeklerin sohbetlerini, ve içinde büyüyen o boşluğu hissetmek, o uçurum gibi boşluğu, ve kendini orada kaybolmuş hissetmek. Annesi her gün geliyordu, sabahları ya da öğleden sonraları, elinde yemek, meyve, çikolata, ama Elif yemiyordu, iştahı yoktu, tadı yoktu hiçbir şeyin, sadece su içiyordu, ve annesi endişeyle bakıyordu ona, “kızım ye bir şeyler, erimişsin, bak kemik kaldın,” diyordu işaretlerle ama Elif sadece başını sallıyordu, “sonra yerim anne, şimdi midem bulanıyor,” diyordu ama o sonra hiç gelmiyordu, sadece erteleme, sadece kaçış, sadece var olmamaya çalışma. Ayhan da her gün geliyordu, bazen annesiyle , bazen tek başına, elinde oyunlar, kitaplar, hikayeler, ama Elif’in artık o gülüşü yoktu, o omuzlarını titreten sessiz kahkahaları yoktu, sadece hafif bir gülümseme kuruyordu dudaklarında, mecburi, yapma, ama Ayhan bunu fark ediyordu, nasıl fark etmezdi ki, gözlerindeki o ışık sönmüştü, o pırıltı kaybolmuştu, yerine boş bir bakış yerleşmişti, sanki Elif orada değildi, bedeni oradaydı ama ruhu başka bir yerdeydi, belki çok uzaklarda, belki ulaşılamaz bir yerde. Bugün de Ayhan gelmişti, öğleden sonraydı, güneş pencerenin kenarından sızıyordu içeri, tozlar havada dans ediyordu ışık huzmeleri arasında, ve Ayhan kapıyı çalmış, Elif açmış, içeri girmişti, elinde küçük bir defter vardı, içinde işaret dili notları, çünkü Ayhan öğreniyordu, her gün biraz daha öğreniyordu, Elif için, onunla gerçekten konuşabilmek için, ve bugün yeni bir şey öğrenmişti, heyecanlıydı, Elif’e göstermek istiyordu. “Elif, bak!” dedi, dudaklarını abartılı kılarak, sonra ellerini kaldırdı, yavaş yavaş hareket ettirdi, işaretleri yapmaya çalıştı, parmakları doğru pozisyonda değildi, hareketi biraz yanlıştı, ama çabalıyordu, gayret ediyordu, ve Elif izledi onu, ve anladı ne demek istediğini: “Sen benim en iyi arkadaşımsın.” Elif gülümsedi, küçük bir gülümseme, ama yine de bir gülümsemeydi, ve Ayhan sevindi, başarmıştı, doğru yapmıştı, Elif anlamıştı. “Nasıl? Doğru mu yaptım?” diye sordu heyecanla. Elif başını salladı, “Doğru,” diye işaret etti, ama sonra bir şey oldu, ansızın, beklenmedik bir şekilde, Elif’in yüzü buruştu, gözleri doldu, dudakları titredi, ve gözyaşları aktı yanaklarından, sessizce, hızla, durdurulamaz bir şekilde, ve Ayhan şaşırdı, dondu kaldı, ne olmuştu, neden ağlıyordu, bir şey mi söylemişti yanlış, bir şey mi yapmıştı yanlış? “Elif… Elif ne oldu? Neden ağlıyorsun?” diye sordu panikle, ellerini ona uzattı ama Elif geri çekildi, başını iki yana salladı, elleriyle yüzünü kapattı, ve öylece durdu, titreyerek, ağlayarak, ve Ayhan orada öylece kalakaldı, ne yapacağını bilmeden, eli ayağı dolaşmış, çaresiz. Elif ağladı, uzun süre ağladı, öyle bir ağlamaktı ki sadece gözyaşları değildi dökülen, sanki ruhundan bir şeyler dökülüyordu, sanki içinde biriken o bütün yük, o bütün acı, o bütün yorgunluk bir anda taşıyordu, ve durdurulamıyordu, çünkü bazen insan dayanamıyordu daha fazla, bazen güçlü olmak yoruyordu, bazen ayakta durmak bile fazla geliyordu, ve Elif o an yıkıldı, tamamen yıkıldı, çöktü, ve Ayhan sadece izledi, çünkü biliyordu ki şu an yapılacak en iyi şey ona yer vermekti, duygularına yer vermekti, çünkü Elif aylardır bastırıyordu bunları, aylardır saklıyordu, ve artık sığmıyordu içine. Sonunda Elif yavaşladı, gözyaşları azaldı, nefesleri düzenlendi, elleri yavaşça inedi yüzünden, baktı Ayhan’a, gözleri kızarmıştı, yüzü şişmişti, ama bir hafiflik vardı yüzünde, sanki bir yük düşmüştü omuzlarından. Ayhan telefonu çıkardı, yazdı: “Elif, sen iyi misin? Bir şey mi oldu? Yanlış bir şey mi söyledim?” Elif telefonu aldı, okudu, başını iki yana salladı, sonra yazmaya başladı, parmakları titriyordu ama yazdı: “Hayır, sen yanlış bir şey söylemedin. Ben… ben sadece yoruldum. Çok yoruldum. Her gün burada oturmak, dışarı çıkamamak, kimseyi görememek, hiçbir şey yapamamak, sadece beklemek, sadece saklanmak, beni bitiriyor. Ben insan değil miyim? Ben de yaşamak istemiyorum? Ben de özgür olmak istemiyorum? Ama yapamıyorum, çünkü onlar dışarıda, beni arıyorlar, ve ben korkuyorum, çok korkuyorum, ama bir yandan da kıskançlık duyuyorum, insanlara kıskançlık duyuyorum, dışarıda yürüyenlere, güneşin altında duranlar, rüzgarı hissedenlere, ve bu beni kötü biri yapıyor, ben kötü bir insan mıyım Ayhan? Kıskanmak kötü bir şey değil mi?” Ayhan okudu, ve o an anladı, Elif sadece hasta değildi, sadece yorgun değildi, o içine kapanıyordu, gün geçtikçe kaybediyordu kendini, ve bu böyle devam edemezdi, bir şey yapması gerekiyordu, onu buradan çıkarması gerekiyordu, en azından birkaç saatliğine, ona hayatı hatırlatması gerekiyordu. Telefonu aldı, yazdı: “Elif, sen kötü bir insan değilsin. Sen sadece insansın, ve insanlar bazen kıskanır, bazen kızar, bazen üzülür, ve bu normal. Ama sen burada çürüyorsun, ben bunu görmek istemiyorum. Hadi, seninle bir yere gidelim.” Elif başını iki yana salladı. “Hayır, dışarı çıkamam, tehlikeli.” “Ben seninle olacağım. Seni koruyacağım. Sadece birkaç saat, sadece biraz hava alman için. Lütfen Elif, bunu kendin için yap.” Elif tereddüt etti, korkuyordu, ama bir yandan da o kadar çok istiyordu ki dışarı çıkmayı, güneşi hissetmeyi, rüzgarı hissetmeyi, insanların arasında olmayı, ve sonunda başını salladı. “Tamam. Ama çok dikkatli olacağız.” Ayhan sevindi, gülümsedi. “Söz veriyorum. Çok dikkatli olacağız. Hadi hazırlan, seni bir yere götüreceğim.” Elif hazırlandı, yine eşarp taktı, gözlük taktı, görünmez olmaya çalıştı, ama bu sefer içinde farklı bir his vardı, heyecan mı, korku mu, ikisi de, ama aynı zamanda umut da vardı, belki bu iyi gelirdi, belki bu onu iyileştirirdi. Dışarı çıktıklarında Elif durdu, nefes aldı, derin derin, havayı içine çekti, serin rüzgar yüzüne vurdu, ve o an içinde bir şey canlandı, küçük bir kıvılcım, ama yine de bir kıvılcımdı, ve belki bu kıvılcım büyürdü, belki bu kıvılcım ona hayatı hatırlatırdı. Ayhan onu kolundan tuttu, yavaşça yürümeye başladılar, sokakları geçtiler, insanlar onları fark etmedi, sadece iki insan daha, kalabalığın içinde kaybolmuş, ve Elif bu kaybolmayı sevdi, çünkü bazen kaybolmak güvenliydi, bazen görünmez olmak rahattı. On dakika sonra bir parka vardılar, küçük bir parktı, ağaçlar vardı, banklar vardı, çocuklar oynuyordu, kadınlar oturuyordu, yaşlılar yürüyordu, ve Elif o eski parkı hatırladı, Ayhan’la geldiği parkı, Lale’yle tanıştığı parkı, ve içi ısındı, belki bugün de güzel bir şey olurdu, belki bugün de huzur bulurdu. Ama parktın girişine vardıklarında Elif birden durdu, çünkü orada iki adam duruyordu, ve yanlarında genç bir oğlan vardı, ve Elif onları tanıdı, nasıl tanımazdı ki, Mehmet ve Hasan, ve yanlarındaki oğlan… Kemal. Kalbi durdu, nefesi kesildi, kan beynine çıkmadı, sadece korku vardı, saf korku, ve Ayhan da fark etti onları, çünkü Mehmet döndü, baktı, ve gözleri Elif’e kilitlendi, tanıdı mı tanımadı mı belli değildi ama yaklaşıyordu, ve Hasan da, ve Kemal de, üçü birden geliyordu, ve Elif’in bacakları tutmuyordu, kaçmak istiyordu ama kaçamıyordu, sadece orada duruyordu, donmuş, çaresiz, ve Ayhan kolunu sıkıca tuttu, “Kaç!” dedi, “Hemen kaç!” ama Elif kaçamadı, çünkü onlar çoktan gelmişlerdi, çoktan etrafını sarmışlardı, ve Mehmet konuşuyordu, ağzı kıpırdıyordu, ama Elif okuyamadı, çünkü gözleri bulanmıştı, kulakları çınlıyordu, ve tek bildiği şey şuydu: bitmişti, her şey bitmişti.​​​​​​​​​​​​​​​​
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD