Elif sabah kalktığında telefonu titriyordu. Ayhan’dan mesaj:
“Günaydın! Bugün saat üçte hazır ol. Çok beğeneceksin 😎”
Elif gülümsedi. Ayhan’ın enerjisi mesajdan bile yayılıyordu. Cevap yazdı: “Tamam. Nereye gideceğiz?”
“Sürpriz! Sadece hazır ol.”
Elif telefonu bıraktı. Kalktı, hazırlanmaya başladı. Bugün farklı hissediyordu. Dün akşam Lale’nin evinde geçirdikleri vakit ona iyi gelmişti. Birsen teyzenin sözleri hâlâ kafasında dönüyordu: “Sen özelsin. Dünyayı farklı görüyorsun.”
Belki haklıydı. Belki Elif gerçekten özeldi.
Dolabını açtı. Üç askı, birkaç kıyafet. Annesinin aldığı lacivert elbiseyi giydi. Aynaya baktı. Saçlarını taradı, yüzünü yıkadı. Güzel görünüyordu. En azından kendi gözünde.
Mutfağa gittiğinde annesi tezgahta sebze doğruyordu. Elif’i görünce gülümsedi.
“Günaydın kızım. Bugün erken kalkmışsın.”
“Ayhan’la çıkacağım öğleden sonra. Bir yere götürecek.”
Meryem kaşlarını kaldırdı. “Nereye?”
“Bilmiyorum dün cafe dedi ama yerini söylemedi. Sürprizmiş.”
Meryem başını salladı. “Tamam. Ama geç kalma. Gece çökmeden gelin.”
“Tamam anne.”
Kahvaltı yaptılar. Meryem bugün daha neşeliydi, dünkü gerginlik yüzünden silinmişti. Belki o da Elif’in daha iyi olduğunu görmüştü.
Saat üçe çeyrek kala Elif hazırdı. Çantasını aldı, telefonu cebine koydu. Kapının önünde bekledi.
Tam üçte Ayhan geldi. Üzerinde kot pantolon, siyah tişört vardı. Saçları her zamanki gibi dağınıktı ama yüzü parlıyordu.
“Hazır mısın?” diye sordu, dudaklarını belirgin kılarak.
Elif başını salladı.
“Hadi o zaman. Çok güzel bir yer buldum. Seversin.”
Birlikte yürümeye başladılar. Sokaklar öğleden sonra sakinleşmişti. Çocuklar okuldan henüz dönmemişti, kadınlar evlerindeydi, erkekler işteydiler.
Ayhan yürürken konuştu. “Bak şimdi, bu yer özel. Ben geçen hafta keşfettim. Küçük bir kafe, kitaplar var, sessiz, huzurlu. Senin için ideal.”
Elif ona baktı. Ayhan onun için düşünmüştü. Özel olarak aramıştı bir yer.
On dakika sonra dar bir sokağa girdiler. Sokağın sonunda küçük bir kafe vardı. Vitrinde kitaplar dizilmişti, kapıda ahşap bir tabela: “Liman Kafe.”
Ayhan kapıyı itti, içeri girdiler.
Kafe gerçekten huzurluydu. Raflar dolusu kitap, köşelerde yeşil bitkiler, duvarda siyah beyaz fotoğraflar. Masalar ahşaptı, sandalyeler minderli. Müzik vardı ama Elif duyamıyordu, sadece hoparlörden çıkan hafif titreşimi hissedebiliyordu.
Bir köşe masaya oturdular. Genç bir garson geldi, Ayhan’a baktı. “Hoş geldiniz. Ne alırsınız?”
Ayhan Elif’e döndü. “Sen ne içersin?”
Elif telefonu çıkardı, yazdı: “Çay olur.”
Ayhan garsona döndü. “İki çay lütfen. Bir de kurabiye getirin.”
Garson başını salladı, gitti.
Ayhan öne eğildi, gülümsedi. “Nasıl? Beğendin mi?”
Elif etrafa baktı. Evet, burası güzeldi. Sakin, sessiz, huzurlu. Başını salladı, yazdı: “Çok güzel. Teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Ben de senin rahat edeceğin bir yer arıyordum. Mahallede her yer kalabalık, gürültülü. Burası farklı.”
Çaylar geldi. Sıcaktı, buharlıydı. Elif ellerini fincanın etrafına sardı, ısındı.
Ayhan fincanını kaldırdı, bir yudum aldı. Sonra telefonu çıkardı, Elif’e uzattı. “Bak, sana bir şey söyleyeceğim.”
Elif telefonu aldı, bekledi.
Ayhan yazmaya başladı. Parmakları hızlıydı ama dikkatliydı. “Ben bir karar verdim. İşaret dili öğreneceğim.”
Elif okudu. Şaşırdı. “Gerçekten mi?”
“Evet. Gerçekten. Hep telefona yazıyoruz, sen dudak okuyorsun. Ama bu yeterli değil. Ben seninle gerçekten konuşmak istiyorum. Anlamak istiyorum. Ve anlaşılmak istiyorum.”
Elif telefonu bıraktı. Gözleri dolmuştu. Kimse onun için böyle bir şey yapmamıştı. Kimse onun diline öğrenmeye çalışmamıştı.
“Neden?” diye yazdı.
Ayhan telefonu aldı, okudu. Gülümsedi. Yazdı: “Çünkü sen benim kardeşimsin. Kan bağımız olmasa da. Sen benim ailemsin. Ve ailemle konuşabilmeliyim.”
Elif bu cümleyi okuyunca gözyaşları yanaklarından süzüldü. Ayhan hemen elini uzattı, omzuna dokundu.
“Ağlama ya. Mutlu bir şey bu. Ben sana ağlatmak için söylemedim.”
Elif başını iki yana salladı. Gülümsedi. Yazdı: “Mutluluktan ağlıyorum. Sen… sen çok iyisin Ayhan.”
“Biliyorum. aynı zaman da yakışıklıyım.” Ayhan kibirle saçlarını düzeltti.
Elif güldü. Sessizce, omuzları titreyerek.
Ayhan devam etti. “Bak şimdi, ben dün gece internetten videolar izledim. Bir şeyler öğrendim. Ama çok zor ya. Ellerim pek uyumlu değil. Bak mesela…”
Ayhan ellerini kaldırdı, bir işaret yaptı. Parmakları yanlış pozisyondaydı, hareketi garipti.
Elif kaşlarını kaldırdı. “Bu ne demek oldu?”
Ayhan telefonu aldı, yazdı: “Merhaba’ demek istedim. Doğru mu?”
Elif başını iki yana salladı. Güldü. “Hayır. Sen ‘salatalık’ dedin sanırım.”
Ayhan’ın ağzı açık kaldı. “Ne? Ciddi misin?”
“Evet. Merhaba böyle.” Elif doğru işareti gösterdi.
Ayhan dikkatlice izledi. Denedi. Bu sefer daha iyiydi ama hâlâ yanlıştı.
Elif tekrar gösterdi. “Bak, parmaklar böyle, el böyle hareket ediyor.”
Ayhan üçüncü denemede doğru yaptı. “İşte! Başardım!”
Elif alkışladı. Ayhan gururla gülümsedi.
“Peki ‘nasılsın’ nasıl denir?” diye sordu Ayhan.
Elif gösterdi. Ayhan izledi, denedi. Yanlış yaptı.
“Hayır, böyle değil. Bak tekrar.” Elif yavaşça, adım adım gösterdi.
Ayhan bu sefer doğru yaptı.
“Vay be! Ben öğreniyorum!” Ayhan sevindi. Sonra düşündü. “Peki ‘sen çok güzelsin’ nasıl denir?”
Elif durdu. Yüzü kızardı. “Neden öğrenmek istiyorsun bunu?”
“Çünkü… çünkü belki bir gün lazım olur. Bir baktın birine öğretirim de sana söyler ha” Ayhan sırıttı.
Elif başını iki yana salladı ama yine de gösterdi. Ayhan öğrendi.
Bir süre öyle devam ettiler. Ayhan sordu, Elif öğretti. Basit kelimeler, basit cümleler. Ama her biri Ayhan’ın samimiyetini gösteriyordu.
Bir ara Ayhan durdu. Ciddileşti. “Elif, sana bir şey soracağım. Cevap vermek zorunda değilsin ama… merak ediyorum.”
Elif bekledi.
“Sen… sen hiç konuşmayı denedin mi? Yani, ses çıkarmayı?”
Elif’in yüzü karardı. Bu soruyu hiç sevmezdi. Ama Ayhan’dı soran. Ayhan ona yakın olan, ona değer veren biri.
Telefonu aldı, yazdı: “Denedim. Küçükken. Ama… ama sesim garip çıkıyordu. İnsanlar gülüyordu. Babam kızıyordu. ‘Sus’ diyordu. Ben de sustum.”
Ayhan okudu. Yüzü acıyla buruştu. “İnsanlar çok acımasız.”
“Evet. Ama alıştım.”
“Alışmamalıydın. Kimse buna alışmamalı.”
Elif omuz silkti. “Ama alıştım işte. Şimdi konuşmam. Sadece işaret dili.”
Ayhan başını salladı. “Tamam. Ama bil ki… ben senin sesini duysam da duymasam da, sen benim için aynısın. Kardeşimsin.”
Elif gözlerini kaçırdı. Bu kelime… “kardeş”… onu çok etkiliyordu. Hiç kardeşi olmamıştı. Hep yalnızdı. Ama şimdi…
“Sen de benim abimsin,” diye yazdı.
Ayhan gülümsedi. “Tamam o zaman. Artık resmi olarak sen benim küçük kardeşimsin. Ve ben de senin abinim.”
İkisi gülümsedi. Çaylarını bitirdiler. Garson hesabı getirdi. Ayhan ödedi.
“Hadi, biraz daha gezinelim. Hava güzel, yürüyelim,” dedi Ayhan.
Dışarı çıktılar. Hava serinlemişti, rüzgar hafifçe esiyordu. Sokakta birkaç kişi vardı ama kalabalık değildi.
Yürürken Ayhan konuştu. “Bu arada, yarın akşam annem seni davet ediyor. Yemek yapacak. Gelir misin?”
Elif başını salladı.
“İyi. Yusuf da gelecekmiş. Ama o genelde geç kalır, boş ver.”
Elif bu ismi duyunca içinde bir şey kıpırdadı. Yusuf. Onu görmeyeli birkaç gündü. Nasıldı acaba? İyi miydi?
Ama sormadı. Sadece yürüdü. Bir ara sokağın köşesinde üç adam duruyordu. Sigara içiyorlardı, konuşuyorlardı. Elif ve Ayhan yaklaşınca adamlar döndü baktı.
Biri bir şey söyledi. Elif okuyamadı, çok hızlıydı. Ama yüzündeki ifadeden anlayabiliyordu. İğrenç bir ifadeydi.
Ayhan durdu. Adama döndü. “Ne dedin?”
Adam güldü. “Bir şey demedim.”
“Dedin. Duydum. Tekrar et.”
Adam omuz silkti. “Dedim ki, ‘şu kız sağır değil mi? Yusuf’la olan.’”
Ayhan’ın yüzü karardı. “O benim kardeşim. Ve senin onu konuşmaya hakkın yok.”
“Kardeş mi? Kan bağınız mı var?” Adam alay etti.
“Kan bağının ne önemi var? O benim kardeşim. Ve bir daha onun hakkında konuşarsan, ağzını kırarım.”
Adam yaklaştı. “Sen bana tehdit mi ediyorsun?”
Ayhan geri çekilmedi. “Evet. Ediyorum.”
Elif paniğe kapıldı. Kavga çıkacaktı. Ayhan’ın kolundan tuttu, çekti. “Hadi gidelim,” diye işaret etti.
Ama Ayhan kıpırdamadı. Adama bakıyordu, gözleri kararmıştı.
Diğer iki adam da yaklaştı. “Bir sorun mu var?”
Ayhan nefes aldı. Elif’e baktı. Elif’in gözlerinde korku gördü. Yumuşadı.
“Hayır. Sorun yok. Biz gidiyoruz.”
Elif’in elini tuttu, oradan uzaklaştılar. Adamlar arkalarından güldü.
Birkaç sokak ileride Ayhan durdu. Nefes alıp veriyordu, elleri yumruktu.
“Özür dilerim. Ben… ben sinirlendim. O adam senin hakkında konuştu ve ben…”
Elif başını iki yana salladı. Telefonu çıkardı, yazdı: “Sorun değil. Ama lütfen kavga etme. Senin başın belaya girsin istemiyorum.”
Ayhan okudu. Gülümsedi. “Merak etme. Ben iyiyim. Sadece… seni korumak istedim.”
“Biliyorum. Ama dikkatli ol. Tamam mı?”
“Tamam.”
Eve dönerken ikisi de sessizdi. Ama bu sessizlik rahatsız değildi. Sadece… düşünceliydi.
Elif’in evinin önüne geldiklerinde Ayhan durdu.
“Yarın akşam unutma. Annem çok sevinecek.”
Elif başını salladı. “Unutmam.”
“İyi. O zaman görüşürüz.” Ayhan gülümsedi. Sonra ellerini kaldırdı, yavaşça işaret etti: *“Hoşça kal.”*
Yanlıştı. Elif güldü. Doğrusunu gösterdi.
Ayhan tekrar denedi. Bu sefer doğru yaptı.
Elif de karşılık verdi: “Hoşça kal.”
Ayhan döndü, uzaklaştı. Elif onu izledi. İçinde bir sıcaklık vardı. Ayhan gerçekten iyi bir abiydi.
İçeri girdiğinde annesi salondaydı. Elif’i görünce gülümsedi.
“Nasıl geçti?”
“Çok güzel. Ayhan bana güzel bir kafe gösterdi. Bir de… bir de işaret dili öğrenmeye başlayacak.”
Meryem şaşırdı. “Gerçekten mi?”
“Evet. Benimle konuşmak istiyormuş. Gerçekten.”
Meryem’in gözleri doldu. “O çok iyi bir çocuk. Allah razı olsun.”
Elif başını salladı.
O gece yatağına uzandığında Elif düşündü. Ayhan onun için işaret dili öğreniyordu. Lale onunla arkadaş olmuştu. Birsen teyze ona değer vermişti.
Belki… belki burada gerçekten bir yeri olabilirdi.
Gözlerini kapadı. Uykuya dalarken tek bir düşünce vardı kafasında:
Ben yalnız değilim. Artık yalnız değilim.
Ve bu düşünce onu ısıttı, sardı, uyuttu.