20. BÖLÜM

1052 Words
AYÇA’NIN ANLATIMINDAN İnsan bazı duygulara yavaş yavaş alışıyormuş. Mesela… Her sabah ondan gelen “Günaydın” mesajını beklemeye. Mesaj geç gelince sebepsizce surat asmaya. Bir kafede otururken kapı her açıldığında başını kaldırıp onu aramaya… İki ay geçmişti. Ve ben, iki ay önce “Üsteğmen Bey” diye kalbim sıkışarak baktığım adama artık alışmıştım. Ya da öyle sanıyordum. Ama hâlâ mesaj attığında kalbim hızlanıyordu. Bazı şeyler geçmiyordu demek ki. Son iki ayda hayatım değişmişti. DAĞDELEN Hastanesi’nde işe başlamıştım. İlk günler zor geçmişti ama alışıyordum. Annem hâlâ “Benim kızım çalışıyor,” diye herkese anlatıyordu. Babam mı? Babam hâlâ sertti. Ama bazen beni hastaneye bırakırken gizli gizli gururlandığını hissediyordum. Mert’le ise… Biz tam olarak neydik bilmiyordum. Her gün konuşuyorduk. Her fırsatta görüşüyorduk. Kavga ediyorduk. Barışıyorduk. Ama kimse bir şey demiyordu. Sanki ikimiz de o cümleden korkuyorduk. “Biz neyiz?” O gün hastaneden çıktığımda hava serindi. Çantam omzumdaydı. Telefonum çaldı. Mert. Gülümsediğimi hissederek açtım. “Efendim Üsteğmenim?” “Kapıya çık.” Kaşlarımı çattım. “Niye?” “Çık da gör.” Telefon kapandı. Allah’ım… Bu adam neden sürekli film sahnesi gibi davranıyordu? Hastanenin kapısından çıktım. Ve onu gördüm. Arabaya yaslanmıştı. Siyah gömlek. Kollar dirseğe kadar sıvanmış. Bir eli cebinde. Kalbim yine saçmalamaya başladı. Yanına yürüdüm. “Hayırdır?” dedim. Bana baktı. Uzun uzun. “Özledim.” Bir insan bunu neden normal bir ses tonuyla söyleyemezdi? Neden benim kalbime saldırı düzenliyordu? “Sabah konuştuk,” dedim. “Yetmedi.” Başımı başka yöne çevirdim gülümsememek için. Çünkü bu adamın yanında fazla mutlu görünürsem şımarmasından korkuyordum. “Bir yere gidiyoruz,” dedi. “Nereye?” “Sabret.” Arabaya bindim. Yol boyunca hafif bir müzik çalıyordu. Mert bir eliyle direksiyonu tutuyordu. Ben ise gizli gizli onu izliyordum. Bir ara konuşmadan bana baktı. “Yine bana bakıyorsun.” Yakalandım. “Yola bak sen,” dedim utanarak. Güldü. Allah’ım… Bir insanın gülüşü neden bu kadar etkiler ki? Bir süre sonra sahile geldik. Hava kararmaya başlamıştı. Deniz sakin görünüyordu. Arabadan indik. Yan yana yürümeye başladık. Konuşmuyorduk. Ama sessizlik rahatsız etmiyordu. Aksine… İyi geliyordu. Bir ara rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu. Sinirle düzeltmeye çalışırken Mert durdu. “Elini çek.” “Niye?” Cevap vermedi. Yavaşça saçımı kulağımın arkasına koydu. Kalbim. Gerçekten. Yerinde durmuyordu artık. Bana baktı. Ben ona baktım. “Ayça…” Ses tonu farklıydı bu sefer. Daha yumuşak. Daha gerçek. “Biz artık bu ‘bir şey değilmiş’ gibi davranmayı bırakabilir miyiz?” Nefesim yavaşladı. “Nasıl yani?” Derin bir nefes aldı. Sanki savaş meydanına çıkıyordu. “Ben senden hoşlanıyorum.” Kalbim durdu sandım. “Ciddi anlamda hoşlanıyorum.” Gözlerimi ondan ayıramıyordum. “Mesaj attığında mutlu oluyorum.” “Başka biriyle konuşunca sinir oluyorum.” “Görmeyince özlüyorum.” Bir adım yaklaştı. “Ve artık bunu inkâr etmek istemiyorum.” Allah’ım. Ben şu an gerçekten yaşıyor muydum? Dudaklarımı araladım ama ses çıkmadı. Mert hafifçe gülümsedi. “Bak,” dedi, “ilk defa sustun.” Gülmeye başladım istemsizce. “Çünkü heyecanlandım.” Bunu söylediğim an gözleri yumuşadı. “Demek ben yapıyorum bunu?” Başımı salladım. Evet. Tam olarak sen yapıyorsun. Bir süre birbirimize baktık. Sonra Mert elini uzattı. “Yeni başlayalım mı?” Eline baktım. Sonra ona. Kalbim deli gibi atıyordu. Ama bu sefer korkmuyordum. Elini tuttum. “Başlayalım Üsteğmenim.”Mert elimi bırakmadı. Ben de çekmedim. Sahilde yürümeye devam ettik. Ama artık her şey farklıydı. Aynı denizdi. Aynı rüzgârdı. Aynı bizdik. Ama değildik işte. Çünkü artık aramızda adı konmamış şeyler yoktu. Bir ara yan gözle bana baktı. “Şimdi ne düşünüyorsun?” diye sordu. Hiç düşünmeden cevap verdim. “Kalbim çok hızlı atıyor.” Güldü. Hem de öyle içten güldü ki… İnsan birinin gülüşüne bakıp huzur bulabilir miydi? Ben buluyordum. “Elin soğuk,” dedi. “Heyecandan.” “Benden mi?” “Biraz kendimden, biraz senden.” Başını iki yana salladı. “Sen beni gerçekten başıma bela edeceksin.” “Geç kaldın Üsteğmenim,” dedim. “Ben zaten oldum.” Bir an durdu. Sonra kahkaha attı. “Şu dilin var ya…” “Ne olmuş dilime?” “İnsan bazen seni susturmak istiyor.” Kaşlarımı kaldırdım. “Tehdit mi bu?” Bana doğru eğildi hafifçe. “Henüz değil.” Allah’ım. Bu adam normal konuşamıyor muydu? Bakışlarımı kaçırdım. Çünkü biraz daha bakarsa kalbim görevini bırakıp istifa edecekti. Bir süre yürüdükten sonra sahilde küçük bir kafeye oturduk. Mert bana kahve söyledi. Ben tatlı istedim. “Yine mi waffle?” dedi. “Mutlu olunca canım tatlı çekiyor.” “Demek bugün çok mutlusun.” Cevap vermedim. Sadece gülümsedim. Çünkü fazla belli etmek istemiyordum. Ama oluyordu işte. Bu adamın yanında mutlu oluyordum. Siparişler gelince bir süre sessiz kaldık. Sonra Mert bana bakıp: “Babandan korkuyor musun?” diye sordu. Derin nefes aldım. “Babam öğrenirse önce seni vurur.” Mert sakin sakin kahvesinden içti. “Sonra?” “Sonra beni.” Güldü. “Abartıyorsun.” “Hayır, sen babamı görev dışında görmüyorsun.” “Bence bana alıştı.” “Babam mı?” Kahkaha attım. “O adam sana alışmaz, seni sorgular.” “Ben askerim Ayça.” “Evet ama sen onun kızına bakan askersin.” Bu sefer sustu. Birkaç saniye bana baktı sadece. Sonra yavaşça: “Pişman mısın?” diye sordu. Kaşlarım çatıldı. “Neye?” “Bana yaklaşmaya.” Hiç düşünmedim. “Hayır.” Gerçekten değildim. Karmaşıktı. Korkutucuydu. Heyecanlıydı. Ama güzeldi. Mert bakışlarını benden çekmedi. “Ben de değilim,” dedi sessizce. Kalbim yine saçmaladı. O sırada telefonum çaldı. Ekrana baktım. Babam. Mert ekrana bakınca gülmeye başladı. “Aç.” “Şu an mı?” “Evet.” Telefonu açtım. “Alo baba.” “Neredesin?” Allah’ım ses tonu neden operasyon yönetiyor gibiydi? “Arkadaşla kahve içiyorum.” Mert başını eğip gülüyordu. “Kadın arkadaş mı erkek arkadaş mı?” Mert bana bakıyordu artık. Özellikle cevabımı bekliyordu. “Şey…” “Demek erkek.” Allah kahretmesin. “Baba—” “On bire kadar evde ol.” Telefon kapandı. Derin nefes verdim. Mert hâlâ gülüyordu. “Çok komik gerçekten.” “Elin ayağın birbirine girdi.” “Çünkü babam korkutucu.” “Ben daha korkutucuyum.” “Yok.” Hiç düşünmeden söyledim. “Babam senden daha korkutucu.” “Vay be.” Kahvesini bırakıp bana doğru eğildi. “Bir gün fikrini değiştireceğim.” “Tehdit gibi oldu.” “Bu sefer tehdit.” Gülmeye başladım. Ve o an şunu fark ettim: Ben uzun zamandır ilk kez gerçekten mutluydum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD