Bölüm 4 : İlk Tanışma 🤝

1165 Words
Defne Ateş Üniversitenin ilk haftası… Hava öyle yumuşak, öyle kucaklayıcıydı ki, insanın bir yere yetişme isteğini törpüleyen o bahar rüzgârı her yere sinmişti. Kampüs cıvıl cıvıldı. Çimenlerde oturanlar, kulüp masalarına yaklaşanlar, yeni arkadaşlıklar kurmaya çalışanlar… Hepsi, bir hikâyenin ilk sayfasını yazıyor gibiydi. Ben ise biraz kenarda kalmıştım. Kalabalığın ortasında ama bir adım gerisinde gibi. Herkesin birbirine çoktan bir şeyler anlatmaya başladığı o akışkanlığa karışmak zor gelmişti bana. Yanımda ne tanıdık biri vardı, ne de konuşacak bir cesaret. Belki de kendime “alışırım” demek için birkaç gün daha lazımdı. Çantamı omzuma biraz daha sıkı çektim, güneşte parlayan taş yoldan fakültenin avlusuna doğru yürüdüm. Mimarlık binasının önü daha sakindi. İnsanlar biraz daha dağılmış, gölgeli alanlara yayılmıştı. Tam o sırada gözüme takıldı. Sırtı dönüktü önce. Çimlere yayılmış bir deftere eğilmişti. Elinde kurşun kalem, dikkatlice bir şeyler çiziyordu. Kalabalıktan uzak, kendi dünyasına gömülmüş gibiydi. Sessizliğin içindeki tek çizik oydu adeta. O kadar doğal, o kadar rahattı ki istemsizce adımlarım o tarafa yöneldi. Farkında bile olmadan biraz yanına doğru çimlere oturdum. Belki biraz dinlenirim, belki de sadece gözlemlerim diyordum içimden. Ama birkaç saniye sonra başını kaldırdı ve göz göze geldik. Gözleri… bildiğim tüm tanımları boşa çıkaracak kadar sakindi. “Sen de mimarlık mı?” dedi, hafifçe kaşlarını kaldırarak. Başımı salladım. “Evet. Hazırlık okumadım, bu dönem başladım.” “Ben de ,” dedi. Gülümsemedi ama sesi samimiydi. “Herkes kendi arkadaş grubunu kurmuş gibi görünüyor sende yalnızlığı sevenlerden misin?” “Evet .” dedim kısaca ve hafifçe dudaklarımı kıvırdım. “Sen çizim mi yapıyorsun?” dedim, gözlerim defterindeydi. Defterini hafifçe kaldırdı. Soyut ama güçlü çizgiler… Mimarlık öğrencisinin eli olduğu belliydi. “Düşünmek için,” dedi. “Bazen kelimeler yetmiyor.” Bir şey söyleyecektim ama o anda çantamdan telefonum düştü. Eğildim, alırken o da bir refleksle yardım etti. Parmaklarımız değmedi ama tuhaf bir şey oldu. Sanki zaman yavaşladı, rüzgâr yön değiştirdi, güneş biraz daha yaklaştı gibi… İsmini bile söylemeden kalktı sonra. Çantasını sırtladı, defterini koltuğunun altına sıkıştırdı. “Görüşürüz…Yalnız kuş.” “Senin adın ne?” diye sormayı düşündüm ama çok geçti. Bir bakış, bir ses, birkaç çizgi ve yutkunamadığım bir merak. Benim için tanıdık olmayan bir başlangıcın ilk cümlesi yazılmıştı bile. Atölye binası, diğer fakülte yapılarından farklıydı. Daha eski, daha köşeli ve her yanından geçmişin dokunuşu sızıyor gibiydi. Yüksek tavanları, devasa pencereleri, içeride yankılanan adımlarıyla her şeyi biraz daha ciddi, biraz daha gerçek kılıyordu. O gün ilk tasarım dersi için atölyeye girdiğimde, içimde saçma bir heyecan vardı.Atölyede herkes birşeylerle uğraşıyordu. Kimisi çizim tahtasını sahiplenmiş, kimisi çantasından milimetrik kalemler çıkarıyordu. Ben sadece sessizce etrafıma baktım ve köşede, biraz daha sakin bir masa seçtim. Çantamı yavaşça yere koyarken, bir gölge masama yaklaştı. “Boş mu burası?” Başımı çevirdiğimde onunla tekrar karşılaştım. Kampüste çimlerin üstünde çizim yapan çocuk. “Evet,” dedim, biraz hazırlıksız yakalanmış gibi. Yanıma oturdu, defterini yine açtı. Aynı sakinlik, aynı odak. Sanki etrafta onca insan yokmuş gibi sanki her şey, sadece kalemle kağıt arasındaymış gibi. Başını hafifçe salladı, sanki o günkü halimi hatırlıyormuş gibi. “Aras bu arada,” dedi, kalemini döndürürken. “Benim adım.” Kalbim ritmini değiştirdi sanki. İlk defa ağzından duyuyordum o ismi. Basit bir tanıtım cümlesi, ama garip bir yerime çarpan. “Defne,” dedim. “Ben de.” Ne uzun ne de kısa denebilecek bir süre birbirimize baktık. “Birinci sınıf öğrencisine göre sessizsin,” dedi sonra. “Genelde yeni gelenler daha canlı olur.” Omuz silktim. “Gözlem yapmayı seviyorum. Önce bakarım, sonra konuşurum.” Aras başını salladı. “İyi yöntem. Herkes önce konuşur, sonra keşke susaydım der.” Bu cümleyle gülümsedik. İlk defa içten bir gülümseme yayıldı yüzüne. Duru, sade ama gözlerine kadar gelen bir gülümseme. O an bir şey oldu içimde. Henüz adını koyamadığım bir şey. Belki de o günün gecesinde, defterime yazdığım o tek cümleyle başlamıştı her şey: “Bazı insanlar sessizce tanıdık gelir.” Atölye çıkışı gökyüzü çoktan kararmıştı.Günler hâlâ yazdan kalma uzunluktaydı ama o gün bulutlar erkenden kaplamıştı göğü. Hava kasvetliydi. Griydi ve belirsizdi. Çantamı omzuma attım, defterimi koltuğumun altına sıkıştırdım. Kampüs sessizdi. Herkes bir yerlere dağılmış gibiydi. Tam merdivenleri inmeye başlamıştım ki, ilk damla düştü. Sonra ikinci. Derken birden gök yarılmış gibi bir sağanak başladı. Ben de atölyenin küçük sundurmasına geri kaçtım. Nefes nefeseydim. Defterim ıslanmasın diye kollarımla sardım onu. O sırada biri daha koşarak geldi ve yanımda durdu. Aras’tı. Saçları suyla karışmış, nefesi düzensizdi ama gülümsüyordu. “Sanırım havayı fazla hafife aldık,” dedi, kollarını silkeleyerek. Başımı salladım. “Aniden bastırdı.” Gözüm defterime kaydı. Kağıtların kenarları kıvrılmıştı. Hafifçe açtım, çizimlerim ıslanmıştı. “Ah, hayır…” diye fısıldadım. Aras yaklaştı, defterime baktı. “Çok kötü olmamış. Kurur belki.” “Umarım,” dedim. “İlk ödevdi bu.” Yağmur uğuldamaya devam ederken bir süre sessizce bekledik. Saçlarımızdan su damlıyordu. Ayaklarımızın dibinde minik göletler oluşuyordu. “Sen genelde böyle geç mi çıkarsın?” diye sordu Aras, birden. Omuz silktim. “Atölyeden çıkmak zor geliyor bazen. Orada zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorum.” Gülümsedi. “Aynı ben.” O an bir şey oldu. Küçük ama anlamlı bir bağ gibi. Aynı dili konuşuyorduk sanki. Tasarımın, sessizliğin, yalnız çalışmanın o garip dünyasını. Yağmur biraz yavaşlamıştı. Gökyüzü gri ama daha az hırçındı artık. “Eve yürüyerek mi gideceksin?” diye sordu. “Evet. Çok uzak değil.” “ Beraber yürüyelim mi? ” dedi , nazikçe. İlk defa onunla yanyana yürüdüm o akşam. Ayak seslerimiz ıslak kaldırımda yankılanırken, içimde bir sıcaklık yayılıyordu. Yağmur damlaları hâlâ saç uçlarımda birikmişti ama umurumda değildi. Adını tekrar tekrar düşünüyordum. Aras. O akşam, onu ilk defa gerçekten tanımaya başlamıştım. Ve içimde bilmediğim bir yer, sessizce fısıldıyordu: “Bu tanışma sıradan olmayacak.” * * * * * * Yatağımda uzanmış, tavana boş boş bakarken, ilk tanışmamız gözümün önüne geldi. O gün Aras’ı ilk kez kampüsün çimlerine yayılmış, defterine bir şeyler çizerken görmüştüm. Güneş yüzüne vuruyor, gözlerini hafif kısmasına neden oluyordu. Kalemi tutuşunu, o dikkatli, odaklanmış hâlini çok net hatırlıyorum. Sağ elini kullanıyordu. Birden içimdeki boşluk büyüdü. Bile bile içine düşüyordum o karanlık şüphenin. “Belki…” dedim kendi kendime, “belki kaza sonrası sol elini kullanmaya başlamıştır. Belki geçici bir durumdur…” Ama o “belki”ler beni teselli etmiyordu artık. Yutkundum. Yatakta doğruldum ve elim telefonuma gitti. Parmaklarım tereddütle ama kararlılıkla ekranı kaydırdı. Bir kez daha arama motorunu açtım. Gece gece neyi aradığımı bile bilmeden yazmaya başladım: “Aras Çelik... Kaza…” Ekranda sıralanan haber başlıklarının arasında gezinirken bir tanesi takıldı gözüme. Diğerlerinden daha eskiydi, daha aşağılardaydı ama cümle cümle mideme bir yumruk gibi oturdu: “Korkunç kazada ikiz kardeşlerden Emir Ç. hayatını kaybetti, Aras Ç. ağır yaralı olarak kurtarıldı.” Gözlerimi kırpmadan ekrana baktım. Cümleyi tekrar tekrar okudum. Her kelime içime batan bir iğne gibiydi. İkiz kardeş mi? İçimden bir “hayır” yükseldi, ama sesim çıkmadı. Parmaklarım yeniden harekete geçti. Bu kez “Emir Çelik” diye arattım. Ama hiçbir fotoğraf yoktu. Sadece kısa haber başlıkları, tarihleri geçmiş, içeriği silinmiş linkler… O kadar. Sanki biri tüm izlerini silmişti onun. Telefonu elimde sımsıkı tutarken kalbim boğazıma kadar çıkmıştı. Kafamın içinde tek bir cümle dönüp duruyordu: Ya karşımda duran Aras değilse…?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD