Bölüm 6 : Satır Arası 📝

1058 Words
Defne Ateş Aras’la araya giren yıllar, sanki sadece bir günmüş gibiydi. Sanki tatile gitmiş de tatilden dönüp kaldığımız yerden ilişkimize devam ediyormuşuz gibi hissediyordum. Bunca yılın ardından, hiçbir şey olmamış gibi değil ama sanki zaman bize yeniden başlama şansı vermiş gibiydi. Araya giren onca zamana rağmen, birbirimizi yine en tanıdık halimizle bulmuştuk. Üniversitedeki ilk zamanlarımız gibi flörtleşiyor, gece yatmadan önce mutlaka birbirimize “iyi geceler” mesajları atıyorduk. Aras, eskiden de kibar, nazik ve bana karşı hep sevgi doluydu; ama şimdi, daha fazla üzerime düşüyor, ilgisini açıkça gösteriyordu. Beni yeniden kazanmak ister gibi bir hali vardı. Ve ben, her geçen gün kalbimde ona daha fazla yer açıyordum. O gün, üniversitede ikimizin de en yakın arkadaşları olan Ayça ve Tolga’yla buluşacaktık. Geçmişi yad etmek istercesine, her zaman gittiğimiz o eski kafeye gitmeye karar verdik. Masamız hâlâ aynı köşedeydi, sandalyeler bile yerli yerindeydi sanki bizi bekliyormuş gibi… Kafeye adım attığımızda içimizi o tanıdık koku sardı. Kahve, eski ahşap mobilyalar ve anılar… Hepsi yerli yerindeydi. Ayça ve Tolga bizden önce gelmişti, masamızın etrafında kahkahalar uçuşuyordu. Sarılmalar, “hiç değişmemişsin”ler, “nasıl geçti bunca yıl?”larla sohbet koyulaşmıştı. Ama Ayça’nın gözleri, fırsat buldukça Aras’a kayıyor, sonra hızla benden tarafa dönüyordu. Bakışlarında bir şey vardı. Anlamak kolay değildi ama yabancı da değildi bana; Ayça bir şey fark etmişti. Çaylarımız tazelendiğinde, Ayça sessizce koluma dokundu. “Bir hava alalım mı?” dedi gülümseyerek. Kafamla onayladım. Dışarı çıktık. Serin bir rüzgar yüzümüze çarptı. Bir süre hiçbir şey söylemeden yan yana yürüdük. Sonra durdu ve gözlerini bana dikti. “Defne…” dedi, sesi yumuşak ama kararsız, “sana da bir garip gelmedi mi? Aras…” “Ne demek istiyorsun?” dedim, bozulmuş gibi yapmadan ama hafif tetikte. “Bilmiyorum. Karşımızdaki Aras ama sanki o değil gibi de. Bilmiyorum…nasıl söylesem davranışları biraz farklı gibi.” Bir an durdum. Kalbim hızlandı. Ayça’yı dinlemek istemiyordum belki de. Çünkü onun sesinde, kendi iç sesimin yankısı vardı. “Bilmiyorum,” dedim, hafifçe iç çekerken. “Belki gerçekten değişmiştir. Belki geçirdiği her şey onu daha farklı biri yapmıştır.” Ayça başını salladı. “Umarım öyledir. Ama bence dikkatli ol. Sadece seni korumaya çalışıyorum. Onu senin kadar tanıyorum Defne, sanki o eski Aras değil.” İçimi kemiren şüphe tekrar gün yüzüne çıkmıştı. O akşam, Aras beni eve bırakmak istediğinde ilk kez tereddüt ettim. Ama hiçbir şey olmamış gibi davranmak da içimden gelmedi. Belki de artık bazı soruları sormanın zamanıydı. Arabaya bindiğimde sessizdim. O da öyleydi. Yol boyunca ikimiz de dışarıyı seyrediyorduk, ama aslında içimizde birer fırtına kopuyordu. Evin önünde durduğumuzda motor sustu. İçimde hâlâ Ayça’nın sesi dolaşıyordu ama bu kez soru sormaktan çekinmeyecektim. “Aras…” dedim, başımı yavaşça ona çevirerek. Bana baktı, sessizce bekledi. “Sana bir şey soracağım. Uzun zamandır içimde tutuyorum bunu.” Başını yavaşça salladı. “Neden bana hiç ikiz kardeşinden bahsetmedin?” Gözlerinde kısa bir tereddüt, sonra uzaklara dalan bir bakış belirdi. Gecenin sessizliği ikimizin arasına çöktü. “Çünkü o zamanlar aramız çok kötüydü,” dedi sonunda. Sesi düşük, kırık bir tondaydı. “Birbirimize yabancı gibiydik. Onu yok sayıyordum neredeyse. Hayatımdan silmiştim. O yüzden sana hiç bahsetmedim.” Bir süre sustu. Ellerini direksiyonda birbirine kenetledi. “Ve şimdi çok pişmanım. Çünkü o kazada ,o öldü.” Boğazımda bir şey düğümlendi. Onun gözlerine baktım ama o hâlâ karşıya, karanlığa bakıyordu. “Ona öyle davrandığım için onunla o şekilde ayrıldığımız için kendimi affedemiyorum.” Sesi çatallaştı. Yutkundu ama konuşmaya devam etmedi. O an ona ne söyleyeceğimi bilemedim. Yalnızca sessizlik vardı. Aras hâlâ gözlerini kaçırıyordu. Sessizlik ikimizin arasını dolduruyordu ama kalbimde bir sıcaklık da vardı. Pişmanlıkla konuşan birini karşımda görmek, belki de onca yıl sonra ilk kez bu kadar gerçeğe yaklaştırmıştı beni. “Çok üzgünüm,” dedim sessizce. “Seni üzmek istemezdim.” O an elimi tuttu, çok hafifçe, sadece varlığını hissettirecek kadar. Gülümsedi. “Senin üzülmen en son isteyeceğim şey.” Sözleri havada asılı kaldı bir an. Sessizlik ikimizin arasına yeniden çökerken göz göze geldik. Bakışı yumuşaktı, ama içinde derin bir özlem taşıyordu. Kalbim hızlandı. Gözlerim onunkilere kilitlenmişti. Aramızda söylenmeyen onlarca cümle vardı ama o an, kelimelere gerek kalmadı. Yavaşça yaklaştı. Nefesini yüzümde hissettim. Ve dudakları nazikçe, ürkekçe dudaklarıma dokundu. O an dünya durdu. Zaman, sesler, geçmiş her şey silindi. Sadece o anın gerçeği kaldı geriye. Kalbimin hâlâ onu tanıdığı ve hâlâ sevdiği gerçeği. Öpüşme kısa sürdü ama izini içimde bıraktı. Geri çekildiğinde gözlerinde utangaç bir gülümseme vardı. Ben de hafifçe başımı eğip gülümsedim. “İyi geceler, Defne,” dedi, sesi neredeyse fısıltı gibiydi. “İyi geceler, Aras,” dedim. Arabadan indim. Kapıyı kapatırken onun hâlâ bana baktığını gördüm. Yavaşça el salladım. Adımlarım kapıya doğru yürürken, kalbimde bir şey titriyordu. Sanki yıllar sonra eksik kalan bir sayfa tamamlanmıştı. Eve girdim. Ayakkabılarımı çıkardım, ışığı açtım. Her şey yerli yerindeydi ama ben aynı değildim artık. O gece üzerimi değiştirip yatağa uzandım. Gözlerimi kapatmak üzereydim ki, telefonum titredi. Aras’tan mesaj gelmişti: “İyi ki yıllar sonra tekrar karşıma çıktın. Seni ilk günkü gibi seviyorum.” Ardından hemen bir mesaj daha geldi: “Yarın bana kahvaltıya gelir misin? Her şeyi kendi ellerimle hazırlayacağım.” Gülümsedim. Kalbimde sıcak bir kıpırtı hissettim. Parmaklarım titreyerek cevap yazdı: “İyi ki tekrar yanımdasın. Yarın kahvaltıda görüşürüz.” Sabah olduğunda erkenden hazırlandım. İçimde tuhaf bir heyecan vardı. Yıllar sonra yeniden birinin evine, hem de o kişinin kalbine bu kadar yakın gitmek garip bir histi. Aras’ın evine vardığımda kapıyı açtığında, gülümsemesi sıcaktı. İçeri adım attığımda her şey özenle hazırlanmıştı. Masada taze çiçekler, dumanı tüten çay, el yapımı poğaçalar, zeytinler, reçeller… Her detayda incelik vardı. Bu sadece bir kahvaltı değildi; bir emek, bir niyet, bir davetti. “Umarım beğenirsin,” dedi utangaçça. “Harika görünüyor... Her şey harika,” dedim. Mutfakta çay koyarken, ben de salonda ağır adımlarla dolaşmaya başladım. Gözüm, yan sehpada göze çarpmayan küçük bir çekmeceye takıldı. Elim neredeyse kendi kendine uzandı ve yavaşça çekmeceyi açtım. İçinde bir defter duruyordu. Kapak tanıdıktı. Aras’ın günlüğü. Merakıma engel olamadım. Defteri açtığımda, sayfaların üniversite yıllarına ait olduğunu fark ettim. Tanıdık satırlar , yaşanmışlıklar , ama bir gariplik vardı. Bazı cümlelerin altı çizilmişti. Ve sayfa kenarlarında, başka bir el yazısıyla küçük notlar alınmıştı. Bu da ne şimdi? Diye düşünürken mutfaktan ayak sesleri geldi. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Defteri hızla kapatıp çekmeceye geri koydum. Çekmeceyi usulca kapattığım anda, Aras içeri girdi. “Hala çay seviyorsun değil mi ?” dedi gülümseyerek, elinde çaylarla. Ben de gülümsedim ama yüzümdeki ifadenin tam olarak ne anlattığını bilmiyordum. İçimde büyüyen bir sorunun gölgesi vardı artık.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD