Bölüm 3 : Derin Şüphe ❓

1004 Words
Defne Ateş Uyandığımda göz kapaklarım hâlâ ağırdı ama zihnim çoktan uyanmıştı. Uyanmakla uyanmamak arasında, ince bir çizgide asılı kalmış gibiydi. Bir rüyanın kenarında durmuş da düşecek gibi bekliyordum sanki. “Emir…” diye fısıldadım, neredeyse nefesimle aynı anda kaybolan bir sesle. O ismin kulağımda bıraktığı tını, hâlâ geceden kalma bir uğultu gibi başımın içinde yankılanıyordu. Uyanmadan hemen önce duymuşum gibi. Tavana diktiğim gözlerim, odanın beyaz tavanında bir anlam aradı bir süre. Hiçbir şey bulamayınca, sadece sessizliği dinledim. Nefes alışverişimi, battaniyenin altındaki bedenimin yavaş kıpırtılarını… Ama içimde bir şey kıpırdıyordu. Küçük bir kurt vardı sanki gece sessizce içime sızmış ve oraya yerleşmişti. Ne kadar susturmaya çalışsam da, o hep aynı soruyu fısıldıyordu zihnimin kuytularına: Bu adam gerçekten Aras mı? Dudaklarımı ısırdım. Kalbim yavaş ama ağır atıyordu. İçimde bir boşluk vardı, çok tanıdık ama bir o kadar da yabancı bir boşluk. Aras’tı o, görünüş aynıydı. Sesi, gözleri, bakışı, hatta gülümsemesi bile. Ama ya o bakışın ardı? O suskunlukların altı? O kaçamak cümlelerin taşıdığı ağırlık? Dört yıl birlikte olduğum adamdı Aras. Onun kahvesini nasıl içtiğini, sinirlendiğinde dudak kenarının nasıl titrediğini, kitap okurken kaşlarını nasıl hafifçe çattığını bilirdim. Ama karşımda duran adam aynı Aras’tı belki ama aynı his değildi. İçimde bir ses küçük, ısrarcı bir fısıltıyla durmadan tekrarlıyordu: “O Aras olamaz… O Aras değil...” Gözlerimi kapattım. Nefes aldım, tuttum sonra yavaşça verdim. Ama hiçbir şey geçmedi. Uyandığım anla birlikte gelen bu huzursuzluk, içime kök salmış gibiydi artık. Emir. Bir isim. Bir mesajda gördüğüm ama Aras'ın bana hiç bahsetmediği bir isim. Kafamın içi uğultuyla doluydu. Düşünceleri susturmak için doğruca banyoya gittim. Üzerimdeki ağırlığı, düşüncelerle birlikte akıtmak ister gibi, duşa girdim. Su başımdan aşağı akarken, içimdeki o tanıdık sesi bastırmaya çalıştım. “Neredeyse koskoca on yıl, Defne,” diye fısıldadım kendi kendime. “İnsanlar değişir…” Ama bu cümle bile kulağımda boş bir teselli gibi yankılandı. Gözlerimi kapattım. “Evet, saçmalıyorum,” dedim sessizce. Suyu biraz daha soğuğa çevirdim. Soğuk damlalar yüzüme çarptıkça, içimdeki bulanıklık biraz olsun dağılır gibi oldu. Derin bir nefes aldım. Bunu kendim için yapmalıydım. Şüpheler, isimler, geçmiş… Hepsi biraz susmalıydı artık. Duştan çıktığımda kendimi biraz daha toparlanmış hissediyordum. Üzerime özenli ama sade bir elbise geçirdim. Aynada yüzüme baktım. Hafif bir makyaj yaptım, göz altımdaki uykusuzluk izlerini silmeye çalıştım. Olmuş gibi yaparak değil, gerçekten iyiymişim gibi görünmek istiyordum artık. Kahvaltı bile yapmadan evden çıktım. Havanın serinliği yüzüme vurduğunda, duştaki soğuk su kadar iyi geldi. Bugün her şey normalmiş gibi davranacaktım. En azından deneyebilirdim. Ofisin kapısından içeri adımımı attığımda yüzüme tanıdık bir serinlik çarptı. Klima her zamanki gibi haddinden fazla çalışıyordu. İçeri girer girmez birkaç baş selamladım. Herkes kendi işine gömülmüştü zaten. Ne iyi. Ayaklarım beni otomatik olarak masama götürdü.Ceketimi sırtımdan çıkarırken bir yandan da iç sesim susmak bilmeden konuşuyordu: “Normal davran, göz göze gelme, adını bile anma... Sadece işine odaklan.” Bilgisayarımı açtım. Ekran yavaş yavaş aydınlanırken bir süre boş boş baktım. Parmaklarımı klavyeye koymuştum ama ne yazacağımı bilmiyordum. Zihnim hâlâ banyodaki buharın içindeymiş gibi bulanıktı. “Günaydın.” Ses o kadar yakındı ki, irkildim. Başımı çevirince Aras’ı – ya da her kimse – masamın hemen yanında dikilmiş buldum. Gülümsüyordu. O tanıdık gülümseme. Ama artık yabancı gibiydi. “Toplantıyı bir saat ileri aldılar, haberin olsun,” dedi. Sonra kısa bir duraksamayla ekledi: “İyi misin?” İçimden “Sen kimsin?” diye bağırmak geçti. Ama sadece başımı salladım. “İyiyim, teşekkürler.” Yüzümde yapay bir tebessüm, elimde kahve bardağıyla oturduğum sandalyeye geri gömüldüm. O uzaklaşırken göz ucuyla baktım. Yürüyüşü bile aynıydı. Ama işte bir şeyler tutarsızdı. O ‘ama’ içime yerleşmişti bir kere. Susturulamayan, bastırılamayan bir kuşku gibi oradaydı. Kahvemden bir yudum aldım. Tadını bile hissetmeden. Bugün uzun bir gün olacaktı. Toplantı odasına adım attığımda, masanın etrafında toplanmış olan ekip hemen dikkatimi çekti. Aras, tam ortada oturuyordu. Konuşmaya başladıklarında yüzlerinde iş ciddiyeti vardı, ama benim dikkatimi asıl çeken şey Aras’ın garip hareketleriydi. Sunum ilerlerken Aras'ın mimari terimi yanlış telaffuz etmiş olduğunu duyduğumda hafif bir afallama yaşadım. Normalde böyle yapmazdı. İçimden “Acaba yorulmuş mu, yoksa başka bir şey mi var?” diye düşündüm. Sonra dikkatle bakınca ellerine takıldı gözlerim. Aras normalde sağ elini kullanırdı, ama şimdi not alırken sol elini tercih ediyordu. O an beynimde bir şimşek çaktı. “Solak mıydı?” diye düşündüm şaşkınlıkla. Dört yıl boyunca bunu hiç fark etmemiş olmam imkânsızdı. Belli ki bir şeyler değişmişti. Hem sesinde, hem tavırlarında, hem de ellerinde. Bu küçük ama büyük ayrıntı, aklımda büyük soru işaretleri bıraktı. Aras mıydı gerçekten bu kişi? Yoksa onun yerini alan başka biri mi? Gözlerimi masadan kaldırıp onun yüzüne baktım. Cevapları arayan bir bakışla, ama bir o kadar da korkarak. Kalbim hızla atmaya başladı. Toplantı bitmişti. Kalemimi dosyanın üzerine bıraktım, notlarımı toparladım. Herkes yavaş yavaş salonu terk ediyordu. Ben de ayağa kalkmıştım ki, Aras yanıma yanaştı. Omzumu fark edilir bir şekilde sıkmadan, ama o kendine has ‘yakın ama mesafeli’ duruşuyla eğildi. “Biliyor musun…” dedi sessizce, kalabalığın dağılmasını bekler gibi. “Bugün buraya gelirken eski günleri düşündüm. O Sapanca’daki yer vardı ya hani… Küçük taş evli, göl kenarında… Sen sabaha kadar gökyüzüne bakmıştın. Üşüyünce battaniyeye sarılmıştın. Sonra da kahveyi yere dökmüştün.” Donup kaldım. O anı bilen bir tek Aras’tı. Kimseye anlatmadım, hatta o küçük kaçamağı kendi aramızda bir sır gibi saklamıştık. O anı, tam da o detayı… kelimesi kelimesine hatırlaması mümkün mü? Boğazımdan bir şey geçmedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Gözlerine baktım. Hiçbir şey söylemeden, öylece baktım. O da sadece gülümsedi. İçimden bir ses haykırıyordu artık: Bu ya Aras… ya da… ya da her şeyi bilen biri. Ama nasıl? “Seninle bir akşam yemeği yesek mi bu hafta?” diye ekledi Aras, ses tonu yine yumuşak, tanıdık, ama içimi titreten bir tınıyla. “Kafamızda ne varsa döksek ortaya. Belki iyi gelir.” Yutkundum. Kalbim karnıma çekildi sanki. Ne cevap vereceğimi bilmiyordum. Aklımın içinde bir uğultu vardı, sanki birden bire duvarlar üzerime geliyor gibiydi. “ Ondan başka kimse bilmiyordu. Bu ne şimdi? Ne oluyor?” “Bilmem,” dedim kısık sesle. “Düşünmem gerek.” Yüzümde bir tebessüm bile yoktu artık. Sırtımı dönüp uzaklaşırken ayak seslerimi bile duyamıyordum. Sadece kafamın içindeki yankı vardı : "O anı sadece biz biliyorduk."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD