Defne Ateş
Yirmi altı yaşımda olmama rağmen, hâlâ annemle babamla yaşıyordum. Kardeşim Yunus, benden küçük olmasına rağmen çoktan kendi evine taşınmıştı. Oysa ben hâlâ aile evindeydim; dört duvar arasında, tanıdık kokularla, yıllardır süregelen alışkanlıkların içinde. Bazen çevremdekilerin küçümseyen bakışlarına maruz kalıyor, bazen de kendimi yetersiz hissediyordum. Ama ne yapabilirdim ki? Ailemin yanında olmak bana güven veriyordu. Dışarıdaki karmaşadan, belirsizliklerden uzakta, sığınılabilecek bir liman gibiydi bu ev.
İşim iyiydi. Şehrin saygın mimarlık firmalarından birinde çalışıyor, hayallerimin peşinden gidiyordum. Maaşım da fena değildi, emeklerimin karşılığını alıyordum. İşimi severek yapıyordum ama içimde bir eksiklik vardı; yalnızlık. Uzun zamandır hayatımda kimse yoktu. Yalnızlık, en kalabalık yerlerde bile kendini hissettiren bir sızıydı. Hayatıma birini sokmak istiyordum ama kimseyi kalbim istemiyordu sanki. O heyecanı tekrar hissedemiyordum.
Üniversite yıllarımda hayatımda birisi vardı; Aras. dört yıl boyunca yanımda olan, birlikte güldüğümüz, ağladığımız, hayaller kurduğumuz... Sonra o kaza oldu. Her şeyi değiştiren, sessizce aramızdaki bağı koparan o ani an. Ne nedenini öğrenebildim ne de vedalaşma şansı buldum. Aras’ın gidişi, kalbimde derin bir yara açtı; tarif edilemez bir boşluk bıraktı. Ondan sonra hayatıma birkaç kişi girdi, ama hiçbiri onun yerini dolduramadı. Aras hep orada duruyordu; içimde bir ukte, bir bekleyiş... Belki de en zor olanı, onun geride bıraktığı sessizlikti. Kimse Aras gibi olamazdı. Olmazdı zaten. Ama pes etmek de istemedim. Hayat, bir nehir gibiydi; bazen durgun, bazen deli dolu. Ben de o nehirde yüzmeye devam ettim. Sevgiye, güvene, anlamlı bağlara hasret kalsam da vazgeçmedim.
İşime dört elle sarıldım. Mimar olmuştum ve hayallerimin peşinden koşuyordum. Şehirde, kendi küçük dünyamı kurmuştum.Kahkahalar attığım arkadaşlarım vardı. Yalnız değildim aslında ama bazen, derinlerde bir şeyler eksikti. Belki de bir gün, o boşluk dolardı; kim bilir?
Her zamanki gibi, işe gitmeden önce kahve almak için favori kafeme uğradım. Sabahın erken saatleriydi, dışarısı henüz uyanmamıştı ama kafenin içi sıcaktı ve canlıydı. Sıra beklerken, tanıdık bir ses kulaklarıma çalındı: “Her zamanki gibi mi olsun, kahveniz Defne Hanım? ” dedi Sertaç , her zaman olduğu gibi güler yüzüyle.
Gülümsedim, başımı hafifçe sallayarak onayladım. Sertaç kahvemi hazırlayıp elime tutuştururken, içimde anlam veremediğim küçük bir huzur ve heyecan vardı.
Henüz farkında değildim ama hayatımda büyük bir dönüm noktası başlamak üzereydi.
Kahvemi alıp ofise doğru yürüdüm. Binanın kapısından adımımı attığım anda,ofisin içinde tanıdık sesler yükselmeye başladı. Arkadaşlardan bazıları hızlı adımlarla bir yerlere koşuyor, bazıları ise telefonlarına gömülüyor, ofis hayatının küçük kaosu başlamıştı bile. Elif, elinde dosyalarla önümde belirdi; yüzünde endişeyle karışık bir ifade vardı.
“Defne, nerdesin kızım sen?” diye sordu, biraz telaşlı biraz da sıcak bir sesle.
Kolumdaki saate baktım; henüz vaktim vardı. Gülümseyerek, “Erken bile geldim,” dedim.
Elif derin bir nefes aldı, heyecanı ve hafif bir telaşı sesine yansımıştı. “Bugün çok önemli bir toplantı var, başlamadan önce projeyi bir kez daha gözden geçirmemiz lazım,” dedi.
Ben kahvemi sakince yudumlamaya devam ettim, sanki her şey kontrolüm altındaymış gibi. “Eee, neden bu telaş? Geçiririz şimdi,” dedim rahat bir sesle.
Elif gözlerini kocaman açtı ve “Of Defne... Ne bu sakinlik? Patron bu projeye çok önem veriyor, biliyorsun değil mi?” dedi.
Masama doğru yürüdüm , çantamı bıraktım ve dosyayı vermesi için elimi uzattım. “Tamam, hadi başlayalım,” dedim, projeye odaklanmaya çalışarak.
Dosyanın üzerini karıştırırken Elif’in heyecanı birden değişti, “Bugün yeni biri başlayacakmış, Arda’nın yerine,” dedi.
“Hmm... Kimmiş, biliyor musun?” diye sordum, içimde aniden beliren merakla.
“Aras diye biriymiş. Soyadı neydi... Hıh , Aras Çelik,” diye yanıtladı.
Bir an donup kaldım. Kalbim hafifçe hızlandı, gözlerimi hemen Elif’e çevirdim. “Kim dedin? Aras mı?” diye sordum, sesimde istemsiz bir titreme vardı.
Elif şaşkınlıkla bana baktı, “Evet, tanıyor musun yoksa?” diye sordu.
“Evet,” dedim, neredeyse fısıldar gibi. İçimde karmaşık bir fırtına kopuyordu; anılar gözlerimin önünde canlanmaya başlamıştı bir anda.
Elif merakla devam etti, “Nereden tanıyorsun?” diye sordu.
“Eskiden… çok eskiden, bir tanıdık,” dedim kısa ve kapalı bir cümleyle. Daha fazla açmak istemiyordum, kelimeler boğazımda düğümleniyordu.
“Benim lavaboya gitmem lazım,” dedim ani bir kararla, masadan kalktım.
Koridor boyunca yürürken kalbim neredeyse yerinden çıkacak gibiydi. Lavaboya girip kapıyı sessizce arkamdan kilitledim. Soğuk kapıya yaslandım, derin bir nefes aldım. İçimde kaynaşan heyecan, korku ve belirsizlik birbirine karışıyordu. Aras’ı tekrar görecek olmak, yılların üzerini örttüğü ne varsa, tekrar gün yüzüne çıkaracak gibiydi.
Kaç yıl olmuştu? Altı yıl mı? Yoksa daha mı fazla?
Aynadaki solgun yüzüme baktım. Makyajım yerindeydi, saçlarımı hızlıca düzelttim. Derin bir nefes aldım ve kendimi toparlayarak masama döndüm. Geri döndüğümde, Elif’in birisiyle konuştuğunu gördüm.
“Ah Defne, bak Aras geldi,” dedi Elif, sesinde hem heyecan hem de hafif bir alay vardı.
Aras’ın bana sırtı dönüktü. “Sen tanıştığını söylemiştin ama Aras seni çıkaramadı,” diye devam etti Elif, sanki beni biraz sıkıştırıyordu.
Tam o anda Aras yavaşça yüzünü bana döndü.
Kalbim bir anda hızla çarpmaya başladı, boğazımda bir yumru belirdi. Ancak Elif’in “O seni çıkaramadı...” sözleri beynimde yankılanıyordu. Sanki ne kadar tanıdığım ya da tanımadığım bir şeyler vardı, ama bunun farkında değildim.
Aras’ın yüzünde yılların hafifçe çizdiği çizgiler vardı; ifadesi biraz daha sert, biraz daha mesafeli görünüyordu ama hâlâ aynıydı. Geniş omuzları, güçlü duruşu, o keskin yeşil gözleri… Aynı güzellikteydi, hâlâ benim için tanıdık bir yüzdü.
İçimde kopan fırtına gözlerimi kapatacakmış gibi olurken, ilk kelimeleri söylemekte zorlandım. “Merhaba Aras... Hoş geldin. Ben Defne. Üniversitede aynı sınıftaydık,” dedim, sesim hafifçe titriyordu.
Aras hafifçe tebessüm etti, gözlerinde eski günlerden kalma bir tanıdıklık vardı. Bir an durdu, sonra elimi hafifçe sıkarak, “Aaaa Defne,” dedi. “Kazadan sonra bende biraz hafıza kaybı oldu. Kusura bakma,” diye ekledi, sesi çekingen ve pişmanlık doluydu.
“Hmm… Öyle mi? Önemli değil,” dedim, ama içimde garip bir boşluk vardı. Sanki tanıdığım o Aras değildi karşımdaki adam. Gözlerinin derinliklerinde yabancı bir şeyler vardı; sözlerinde eksik kalan parçalar, göz kırpışlarında gizlenen sırlar...
Bir an durdum, yılların insanları ne kadar değiştirebileceğini düşündüm. Aras’ı unuttuğumu sanıyordum, ama şimdi anladım ki onu tam olarak hiç tanımamışım belki de.
Konuşmamız ilerledikçe, o hafıza kaybı bahanesiyle kendi geçmişinden kaçan, içinde bir fırtına saklayan bir adamla karşı karşıya olduğumu daha iyi anladım. Kelimeleri dikkatle seçiyor, bana bakarken içindeki karmaşayı saklamaya çalışıyordu.
Ama ben, her şeye rağmen o adamın peşindeydim; çünkü bu karşılaşma, yıllardır içimde yanıp sönen bir ateşi yeniden harlayacak gibiydi.