Hakan
Masamın üzerindeki evlilik fotoğrafına takılıyor gözlerim. Eda’nın saçına iliştirilmiş beyaz orkide, saf ve masum yüzüne fazlasıyla yakışıyor. Gözleri ışıl ışıl, gülüşü öyle parlak ki güneş görse utanır, kıskanır.
Şimdi o gülüş yok.
Yerine uzun bir sessizlik çökmüş. Soğuk bir kış gibi; her şeyi esir almış. Gözlerindeki kıvılcım sönmüş. Bir zamanlar cıvıl cıvıl olan kadın, yatağa girdiğimizde buz kesiyor. Yanımda cansız bir gölge gibi yatıyor. Tenine dokunduğumda sıcaklık değil, soğukluk buluyorum.
Sanki bir cesetle sevişiyorum.
Anlamıyorum, nerede hata yapıyorum ben seni niye kaybettim Eda?
Seni bu hâle ben mi getirdim?
Belki.
Ama düzen böyle işler. Eda zayıf, kırılgan, naif. Bizim dünyamızda zayıflığa yer yok; güçlü olmak zorunda. Başıboş kalan her şey çürür, insan da öyle.
Ben ona zarar vermedim, aksine onu yonttum, şekil verdim. Güçlü olmayı öğrettim, daha iyi olsun diye sertleştirdim. Güzel bir taşı işler gibi işledim. İşe yaradı mı? Yaradı. Bedeli ağır oldu. Yapmasaydım zayıf kalırdı. Ailem gibi insanlar bir an bile tereddüt etmeden parçalardı onu.
Sertliğim babamdan, zekâm annemden. Annem beni kusursuz evlat olarak görür. Etrafımdaki herkes benim eksenimde dönmeli. Merkezde yalnızca ben olmalıyım.
Bir iş olacaksa benim elimden geçer. Bir sorun varsa çözümü ben bulurum. Kuş beyinli abim mi bulacak? Yanımdan bile geçemez.
Tek güç benim.
Şirkete kazandırdığım milyonların hesabını kimse benden iyi bilemez. Babam bile. Abim Mustafa… beceriksiz herif. Babam hastalanınca şirketi ona bıraktı; o aptal da koca şirketi bir ayda uçuruma sürükledi. Az kalsın batırıyordu. Sahneye ben çıktım. Gece gündüz çalıştım, yoktan var ettim. Bir enkazı ben topladım. “Sayar” yeniden ayağa kalktıysa, benim sayemde.
Babam ise gerçeği göremeyecek kadar kör. Beni değil, tüm beceriksizliğine rağmen onu destekliyor. Bu beni çıldırtıyor. Bana saygısız davrandığımı söylüyor. Parazit gibi durmadan kanımızı emiyor. Onun gibi birine neden saygı göstereyim? Ona tanıdığı toleransı bana hiç tanımadılar. Benim hata yapma lüksüm yok. Hep zirvede olmalıyım.
Aile meseleleri aklımı kaçırmadıysa, Eda yüzünden.
Eve girdiğimde tek istediğim onu kollarıma almak, kokusunu içime çekip günün sıkıcı yorgunluğunu unutmak. Narinliği, sesi, o gülen dudaklar… Gün boyu aklımdan çıkmıyor.
Beni seviyor. Biliyorum, hissediyorum, kalbim beni yanıltmaz. Sadece kafası karışık, yaptıklarımı anlamıyor, bana karşı güvenini kaybetti, tekrar kazanacağım. Eski Eda bir yerlerde hâlâ yaşıyor. Onu çekip çıkaracağım. Yine eskisi gibi olacağız.
Parmağımı fotoğrafın çerçevesinde gezdiriyorum. Yanağına dokunur gibi.
“Eda… sen benim nefesimsin. Bırakmam seni.”
Kelime dilimin ucunda donuyor.
Eskiden gözümün içine bakardı. Şimdi gözlerini kaçırıyor. Yine baksın istiyorum. Bana aşkla bakan kızı özlüyorum.
Yerine korku yerleşmiş. Korku iyidir. Babamın bana öğrettiği buydu. Kapı iki kez tıklanıyor. Sesim sertleşiyor.
“Gel.”
Aralıktan Esra giriyor. Asistanım. İki yıldır yanımda ve bu süre boyunca beynini kullanmadığını defalarca kanıtladı. Babası babamın tanıdığı. Torpille girdi.
Bana kalsa sekreter bile olmazdı; şirketin önünden geçmesine izin vermezdim.
Ağır göz makyajı, yoğun iğrenç parfüm kokusu, odamı şimdiden sarmaya başladı. Bir sekretere göre fazla gösterişli. Attığı her adımda topuk sesleriyle varlığını dayatıyor. Açık saçık giyiniyor. Memelerini sergilemekten başka derdi yok mu, bu kızın?
Eda’nın yanında bunun adı karşılaştırma bile olmaz. Yapay ve ucuz.
Elindeki sarı dosyayı görüyorum. Kaşlarım kasılıyor. İşveli davetkâr bir sesle..
“Efendim, Harun Bey’in gönderdiği bilanço raporu. Gelecek hafta için.”
Her yerinde, ucuzluk akıyor. Böyle biriyle de evli olabilirdim, Allah korusun. Dosyayı uzatıyor. Tırnaklarını da cadı gibi uzun, boyalı. Kısa bir bakış atıyorum. Harun muhasebecimiz. Arada iki tek attığımız olur, fazla kafaya takmayan biri.
“Bırak. Çık.”
Tonum net. Mesajımı almış olmalı.
Bakışları üzerimde bir an fazla kalıyor. Kuş kadar beyniyle neyi anlamadı acaba?
‘’ Gitmek için davetiye mi bekliyorsun?’’
Gülen suratı asıldı, tek kelime etmeden geldiği gibi arkasını dönüp çıktı, geriye ağır parfüm kokusu kaldı. Midem yanıyor. Bu parfüm değil, işkence mübarek…
Cama dönüyorum. Ah İstanbul, âşık olunacak şehir. İnsanlar aceleyle bir yerlere koşuyor. Nereye gittiklerini bilmeden. Masama dönüp kalktığım yere oturuyorum, evliliğim de hayatım da tek ihtiyacım olan şey, kontrol. Kontrol her zaman bende olmalı. Bu beni güçlü güvende hissettiriyor. Kontrol demek güç demek, güç demek eşittir ben.
Bunu Eda da öğrenecek. İster güzellikle ister zorla. Benim kurallarımla yaşamayı öğrenecek. Öğrenmek zorunda. Ben isterim ki güzellikle anlasın, öğrensin. Canını yakmak benim de hoşuma gitmiyor, ama bazen o beni, buna mecbur bırakıyor.
Öğrenmesi için beş yıl bekledim, ziyanı yok, bir beş yıl daha beklerim.. Zamandan bol ne var. Oyunu ben kurduysam, kuralları da ben yazarım. Bazı hataların telafisi olmaz. Eda da bunu biliyor.
Çekmeceyi açıyorum. Her zamanki yerinde duran küçük not defterini çıkarıyorum.
Sayfa 1: Sevdiği şeyler.
(Çikolata, dışarıda akşam yemeği, küçük sevimli hediyeler)
Sayfa 2: Korkuları.
(Karanlık, kapalı alanlar, yükseklik, asansör, denizin ortasında kalmak)
Sayfa 3: Döngü tarihleri.
(Adet başlangıç ve bitişleri. Gecikmede kullanacağı ilaç.)
Defter işime yarıyor. Önemli her şeyi not ederim. Yazmayınca huzursuz oluyorum.Gelelim dün geceye…Adet olduğunu, müsait olmadığını söylemişti. Küçük yalancı.
Belki de artık çocuk yapma zamanı gelmiştir. Bir evlat… özellikle soyumu sürdürecek bir erkek evlat, ailede taşları yerine oturtur.
……
Ofisten çıktığım da hava kararmaya yüz tutmuş, yağmur tüm şiddetiyle yüzüme tokat gibi iniyordu. Şemsiye taşımam ben, bana göre değil. Taşıyanları da anlamam, kendilerine boşa yük yapıyorlar. Islanmak sakinleştirir insanı. Dışarıda ayrı, içimde ayrı fırtına kopuyor.
Trafik yine kilit. Akşamları bu saatler de hep yoğun olur, Kırmızı ışık. Direksiyona parmaklarımı vuruyorum. Bir an önce eve varmak istiyorum. Faruk bugün izinli olması hiç iyi olmadı, normalde arabayı o sürer. “Özel işim var,” dedi. Eşek herif. Kim bilir hangi kızın koynunda, çapkın piç… Rahat durmuyor, yıllardır yanımda, çok ısrar edince tamam dedim. Normal de ben trafiği çekecek adam değilim, İstanbul trafiği bam başka bir boyutta, insan çileden çıkarıyor. Yapım gereği, sabırlı bir insan değilim. Belimdeki silahı kontrol ettim, her zaman tetik de olmalıyım, rahat durmuyorlar.
Dakikalar geçmiyor. Sanki şehir bile bana inat yavaş ilerliyor.
Eda düşüyor aklıma. Eski hâli. O gülüş… Lanet olsun, o gülüşü nasıl kaybettim ben?
Yoksa… tamamen mi aldım elinden?
Hayır. Ben Hakan Sayar’ım. Kaybetmek benim lügatimde yok. Ama hâlâ istiyorum onu. Hem de sağlıksız bir arzuyla. Sahip olma isteği bu. Alıp kimsenin dokunamayacağı bir yere saklamak istiyorum. Bir biblo gibi mesela, sadece benim bakıp dokunacağım bir yerde olmalı.
Motor homurdanıyor. Eve yaklaştıkça içimdeki karanlık genişliyor. Kafamın içinde kırık bir plak dönüp duruyor:
“Geliyorum karıcığım… Bakalım bu sefer benimle yatmamak için ne bahaneler uyduracaksın.”
Arabayı bahçeye bırakıyorum. Metin koşarak geliyor. Anahtarı fırlatıyorum.
‘’ Aferin. Çek arabayı yerine. Akşama Faruk gelince iç-dış temizliğini iyice yapsın. Yarın bindiğim de sabun kokusu almazsam, kendine kaçacak delik arasın. Aynen ilet mesajımı’’
Metin hemen başını sallıyor.
‘’Nasıl istersen abi…’’
Saçı sakalı gözüme batıyor, ceketi de buruş buruş. Yanımda çalışan adamın dağınık olamaz, tertip düzen her şeyden önce gelir.
— Ne lan bu halin, savaştan mı çıktın oğlum?! Bu ne hal?! Git kendine çeki düzen ver, bir daha görmeyeceğim.
Mahcup bir tavırla başını aşağı eğiyor.
— Haklısın abi… Affet. Bir daha olmayacak
— Affetmem. O kadar para veriyorum lan, karıya kıza yedireceğine üstüne başına harcasan ölmezsin, harcamazsan ben öldürürüm orası ayrı.
Arkamda bırakıyorum. Kapıyı açıyorum.
Salon loş. Sessizlik ağır. Eda mutfaktan çıkıyor. Saçları ıslak. Duş almış afferin benden bir puan adlı. Yalnız üstündeki Gri, ince çirkin bir hırka var. Nerden çıktı bu hırka, giyeceği tüm kıyafetleri tek tek ben seçip aldım, iç çamaşırsan giydiği topuklu ayakkabısına kadar dolabını ben düzdüm. Bu hırka yoktu, güzel tenine yakışmamış da, verdiğim puanı geri alıyorum 0. İçine de düz ne olduğu belirsiz pijama giymiş. Pijama sadece yatarken giyilir, evin içinde böyle dolaşamaz. Kıyafetler, ıslak tenine yapışmış, bu görüntü sinirimi biraz da olsa yatıştırıyor.
Göz göze geliyoruz.
İçimde kabaran şey, sadece arzu değil açlık. İkisi birbirine dolanmış, adeta kanımda alev gibi dolaşıp tüm benliği mi sarıyor. Gözlerini kaçırıyor, utangaçlığı tuttu yine, öpüp ısırmaya doyamadığım soluk yanaklarına tatlı bir pembelik yayılıyor. Bu görüntüsü delirtiyor beni, sadece beni olsa yine iyi, alt takımlarım da hareketlenme oluyor.
‘’Hoş geldin.’’ diyor ince naif bir sesle.
Bakıyorum sadece. Çenem kilitli. İç sesim küfrediyor: Niye koşarak yanıma gelip boynuma atlamıyor, bir soğuk ‘Hoş geldin’ le kurtulamaz elimden.
Ama daha fazla ürkütmek de istemiyorum. Yoksa, iyice kabuğuna çekilecek.
‘’Yemek hazır mı?’’
İkimiz de sorunun ne anlama geldiğini biliyoruz.
Masaya yöneliyorum, yumuşak küçük omuzlar öne doğru yenilgiyi baştan kabul etmiş gibi öne düşmüş, titriyor. Benden korktuğunu bilmek mideme hasta bir haz veriyor. O anda bir şey daha dikkatimi çekiyor, Güç duygusu, güç ve kontrol. İkisi de bende.
‘’İçerisi sıcak, değil mi?’’
Sesim yavaş ve tehlikeli, aslında demek istediğim açık ve net. O siktiğimin hırkasını çıkar at.. Tenini görmek istiyorum, bana ait olanları görmek istiyorum.’’
Saçından süzülen bir damla su boynuna iniyor. İçimdeki ip kopuyor. Yaklaşıyorum. O geri çekiliyor. Mutfak küçük. Kaçacak yer yok. Sırtı tezgâha dayanıyor, ürkek bir ceylan gibi bakıyor yüzüme, bende nu durum da avcı oluyorum.
Gözleri ürkek. Aramızda mesafe kalmıyor. Yüzüne eğiliyorum. Burnuma o tanıdık koku doluyor. Şampuan. Bir birine karışmış çiçek kokusu. Hiç dokunulmamış gibi saf masum görünüyor. Beni çıldırtan şey de tam da bu.
‘’Eda…’’
Nefesim sert, tutkulu..
‘’Delirtiyorsun beni.’’
Eda
Hakan’ın kolları belime dolandığı an nefesimi mi tuttum, bu aşk mı diye düşünüyorum. Aşksa eğer, göğsümdeki kalp korkudan hızlanıyor. Sanki biri kaburgalarımın arasına elini sokmuş, kalbimi sıkıyor.
Çok yakın. Fazla yakın.
Bir eli belimi acıtacak kadar sıkıyor, diğeri göğsümde. Canım yanıyor ama sesim çıkmıyor. Hamur yoğurur gibi bastırıyor göğsümü. Utançtan yüzüme sıcak basıyor. Yaptığından zevk almıyorum. Kendimi kollarına bırakıyorum; elbet bir yerde durur… ya durmazsa?
Dudaklarından kaçan o memnuniyet dolu inleme kasılmama neden oluyor. Bu işkence daha ne kadar sürecek?
İsteksizliğimi görmüyor mu? Bal gibi de görüyor, umursamıyor. Onun için her zaman öncelik kendisi oldu. Bana bu kadar yakınken sağlıklı düşünemiyorum.
“Hakan… dur.”
Durmuyor. Dursa şaşardım zaten. Bencil pislik. Zamanında ne buldum da evlendim bu adamla, bilmiyorum. İlk günler ne kadar nazik, ne kadar kibardı. Sanki dünyada bir tek ben varmışım gibi etrafımda pervane olurdu. İlgisiyle şımartırdı beni. Aptal kalbim hemen de kandı. Karşımda hâlâ ilk zamanlardaki adam varmış gibi… Değil. Bu adam sadece kendi ihtiyacını bilen biri.
Aşk ve korku aynı anda olur mu? Meğer oluyormuş.
Kaçmak istiyorum. Odama, tek sığınağıma. Sanki aklımdan geçenleri anlamış gibi, arzudan kararan gözlerini bana dikiyor.
“Aklından bile geçirme…”
Geçirmek ne mümkün, gözlerini kapatıp başını usulca saç diplerime gömüyor. Derin bir nefes alıyor. Kokumu içine çekiyor. Ben nefes alamıyorum. Kalbim göğsümden çıkacak gibi.
Elinin baskısı artınca can acısıyla küçük bir inleme dudaklarımdan kaçıyor. O inlemeyi yanlış anlıyor. Dudakları keyifle yukarı doğru kıvrılıyor.
Beni öpmek için eğildiğinde başımı yana çeviriyorum. Bu cesaret değil. Refleks. Kendimi koruma içgüdüsü.
‘’İstemiyorum Hakan… böyle olmaz.
Önce yemek… lütfen.’’
Yüzü kararıyor. Gözleri değişiyor. O an ona yabancı gibi bakıyorum. Çenesi kilitleniyor, dudakları ince bir çizgi hâlini alıyor.
Bedenim korkudan kasılıyor. Bir süre bırakmıyor. Sonra aniden elleri çözülüyor. Bacaklarım korkudan tir tir titriyor. Tezgâha tutunmasam yeri boylayacağım.
Kravatını düzeltiyor.
Soğuk. Ölçülü.
“Öyle olsun. Bir kez daha reddediliyorum. Bu iki etti… Üçüncüsü olursa ne yaparım, Allah bilir.”
İçimden bir anlık, utanç verici bir rahatlama geçiyor. Cezası ertelenmiş bir mahkûm gibiyim.
Masaya geçiyor. Yine çatalların durduğu yeri beğenmeyip kendisi hizalıyor. Yine bir kusur buldu. Kollarımı kendime sarıyorum. Düzensizlik onun gözünde suç.
“Böyle daha iyi.” diyor.
Mutfağa gidiyorum. Yemekler… Tavuk, et, soya sosu. Midem kasılıyor. Tek lokma yiyecek hâlim yok.
“Güzel kokuyor,” diyor.
Bakışları üzerimde.
“Açım.”
Zehir zıkkım olsun, imasından midem bulanıyor. Aklı fikri yatakta; doymak nedir bilmiyor bu adam. İç sesim beni uyarıyor: Kaç. Arkana bile bakmadan, topuklarını yere vura vura kaç kızım, kaç.
Ama ağzımdan çıkan tek şey:
“Afiyet olsun.” Oldu.
Ellerim titriyor. Stres ve gerginlikten bitap düşmüşüm. Ayakta duracak mecalim kalmadığı için karşısındaki boş sandalyeye oturuyorum. Bakışlarını hissediyorum. Boynumda. Bileğimde.
Tam o anda içimdeki bir ses, çıplak gerçeği hiç acımadan yüzüme vuruyor.
Ben bu evin kadını değilim.
Esiriyim.