Bölüm 4
İki saat sonra feleğim şaşmış bir halde rastgele bir kafeye otururken ayaklarımı hissetmiyordum. Saatler geçmişti ve hala eve gidememiştim. Zelda teyzem uzun bir alışveriş yapmıştı ve ben onunla en son ayrıldıktan sonra bir daha görmemiştim. O ise muhtemelen şoför ile eve gittiğimi sanıyordu. Benim aptallığım işte şoförün numarasını almayı unutmuştum ve bu yüzden haber de veremiyordum.
Biraz daha oturduktan sonra yürümeye başladım ve sonra teyzemi aramaya karar verdim, kahretsin ki şarjım bitmişti. Hep üst üste geliyordu zaten. Burada yalnız kalıp duygusallıkla boğulduğum ilk günde şarjımın bitmesi oturup meydanda ağlama isteğimi tetikliyordu.
Hep bu temple run denilen lanet oyun yüzünden. Son olarak Lena yanımdan ayrıldığından beri kafa dağıtmak için oturup temple run oynamıştım ve şarjıma dikkat bile etmemiştim. Hava kararmaya başlamıştı ve ben ıssız bir yolda yürüyordum. Kör talih anasını satayım. Evi bile bulamıyordum.
Bir süre daha yürüdükten sonra arkamdan seslenen birini duydum.
"Hey!” Bana seslendiğini düşündüğüm erkek sesine döndüğümde gerçekten bana doğru sesleniyordu ve tanımadığım için bunu içten içe sorgulamama neden oldu. Başkasına seslendiğini düşünerek etrafıma bakındım ama direkt olarak bana bakıyordu.
Bana seslendiği tescillensin diye birkaç adımda yanıma geldi ve karşımda durdu. “Peri’ydi değil mi?"
Başta ‘Hey’ diyerek seslenen kişinin Türkçe konuşuyor olması şaşırmama neden olurken ona döndüm. Sarışın bir erkekti ve bir yerlerden tanıdık geliyordu. Biraz daha baktıktan sonra dün kapıdayken göz kırpan kaykaylı çocuk olduğunu farkettim. Adımı biliyor olması fazlasıyla garipti. Ben gelmeden namım gelmiş. Bozuntuya vermeden kaşlarımı çattım. Konuşmadan onu inceliyor olmam garipti ama önce süzüp karakteri hakkında analizler yapmalıydım. Yavaş adımlarla yanıma ulaştı ve elini uzattı.
"Merhaba Peri, ben Mete. Seni dün görmüştüm ve bakışlarından kaybolduğunu düşündüm.” Surat ifademe bakıp güldü. “Evet kaybolmuşsun.” Ciddileşerek devam etti. “Kafede seni tanıyınca peşine takıldım."
Kendinden emin tavrına alaycı bir tavırla güldüm. "Her kaybolduğunu düşündüğün insanın peşine takılır mısın?"
Bana şaşıran bakışlar attığında ciddi bir tavır takınarak devam ettim. “Hem beni nereden tanıyorsun?"
Bozuntuya vermeden gülümsedi. "Zelda teyzenlerin yakınıyız. Babam ve Robert da iş ortaklığı yapıyorlar. Senin geleceğini söylemişlerdi. Dilersen sana yardımcı olabilirim."
Arkadaşça ve yardımsever tavrı hoşuma giderken öküzlük yapmayı bırakarak uzattığı elini sıktım ve birlikte yürümeye başladık. Bir süre sessizce yürüdükten sonra konuşan o olmuştu.
"Bu kadar güzel olduğundan bahsetmemişlerdi."
Dediği şey karşısında gülümsedim ve ukala tavrımdan ödün vermeden konuştum.
"Ah evet, geldiğimden beri herkes öyle söylüyor." Halbuki Alex odunu çirkin olduğumu söylemişti.
Bu cevabımı beklemediği apaçık belliydi. Eğlendiğini gösteren bir bakış attı. Kendisi de eğlenceli birine benziyordu.
"Gerçekten tuhaf kızsın."
Gülümsemem yüzümü Ajda Pekkan misali gerdirmişçesine büyüdü. "Aslında alışırsın gibime geliyor."
Bana dönerek sırıttı. "Elbette alışacağım, güzelim."
Yavşama hemen gavurun tohumu. Bu erkeklerin derdi ne anlamıyorum. İki dakika insan gibi sohbet edilmiyor yahu! Hemen bir güzelim deme havasına giriyorlar.
İç sesim içindeki atarlı ergeni konuştururken meraklı bir ifadeyle Mete’ye döndüm.
"Sen de Alex ile aynı okula mı gidiyorsun?" diye sorarken aklıma Alex’in kaslarını getirmemeye çalışıyordum ama o kadar ihtişamlı bir kas yığınıydı ki unutmam biraz zaman alacaktı.
"Evet. Alex ile çocukluktan beri birlikteyiz, bunun için ailelerimiz aynı okulu tercih ettiler sen de orada olacaksın tabi. Takıldığın her şeyde yardımcı olurum. Ayrıca okulda çok fazla Türk öğrenci var, zorluk çekeceğini hiç sanmam.”
Bunu söyledikten sonra göz kırpması gülmeme neden oldu. Yakışıyor da hani bu sempatik bu tavırlar.
Elimde olmadan gülümsedim. “Alex kadar öküz olmadığına sevindim."
Dediğim şey karşısında güzel bir kahkaha attı. “Cidden tuhaf kızsın. Geleli bir gün oldu Alex ile öküz olduğuna karar verecek kadar konuşabilmen çok büyük bir başarı.”
Altta kalmamak adına konuştum. İçimde bir şeyler ukala olmam yönünde baskı yapıyordu.
“Konuşmak mı dedin? Bir öküzle konuşmak mümkün mü sence? Konuşamadım ki herifle,” diyerek güldüm.
Böyle ezerler adamı.
O da bir süre güldü. Hemen ardından kahkahası kesilirken ciddileşmişti. “Aslında Alex ile pek iyi bir iletişimimiz yok genelde tartışırız."
Konuyu değiştirmiş olması gözümden kaçmamıştı. Çenemi kaşıyarak ona döndüm.
"Çocukluktan beri arkadaş değil misiniz? Neden tartışıyorsunuz ki? İlginçmiş,” ilgili bir şekilde konuşuyordum.
Gülerek devam etti. "Neresi ilginç canım sürekli kavga ediyoruz dedim ya. Gereksiz kavgalar bunlar, konuşmaya değmez.”
Güldüm ve onu sinir edecek bir tavır sergiledim. "İyi bende laf olsun diye söylemiştim. Anlatmak istemiyorsan anlatma.
Mete denilen çocuk bozulmuş olmasını umursamadan devam ediyordu. Sempatik tavrı ona iyi davranmak için içten içe kendimi zorlamama neden oluyordu ama yine de yeni tanıştığımız için temkinliydim.
"Yine de sen kendine dikkat et, Alex pek güvenilir biri değil." Bir süre süren sessizlikten sonra bunu söylediğinde göz devirdim.
Sanki ben anlamamıştım harbi mal ha bu çocuk.
"Ben bu yaşıma kadar nasıl geldim ki, anladım nasıl biri olduğunu,” diye karşılık vermem beni bile şaşırtırken Mete anlamıyormuş gibi bakışlar atıyordu. Anlaşılan laf sokunca anlayacak kadar anadolu çocuğu değildi.
Gülümsedim ve toparlamaya başladım. "Uyardığın için teşekkürler Mete, uyarını dikkate alacağım."
Tanıdık sokağa girdiğimizde konuşmadan yürüyorduk ve eve gelebildiğim içimde tarif edilemez bir mutluluk hissi oluşmuştu. Ta ki bize doğru gelen Alex’i görene kadar...
Başta uzaktan o olabileceğini düşündüğümü sanmıştım ama yanılmıyordum. Alex yolun karşısından bize doğru geliyordu ve fazlasıyla öfkeliydi. Yüzündeki öfkeye anlam veremediğim sırada, anlam vermem fırsat kalmayacak bir hızla yanımıza ulaştı ve konuşmaktan ziyade tısladı.
"Hangi cehennemdeydin sen?"
Söylediği şeye anlam veremeyerek bakakaldım. Şaşkınlığım kendini açıkça belli ederken ne diyeceğimi bilemiyordum. Kısa sürede kendime geldiğimde direkt olarak kaşlarım çatılmıştı. Neden umrundaydım ki? Komik bir şekilde dikilmiş birbirimize bakıyorduk. Hiçbir şekilde cevap vermediğimde kolumu sertçe kavradı ve beni peşinden sürükledi. “Bıraksana,” diye bağırdım bileğimi çekiştirerek. Çekiştirmeye çalıştığımda bir anda durdu ve durup bana dönmesi göğsüne toslamama neden oldu. Epey sertti kütük herif.
Mete ise olayın dışında kalmış gibi rahatsız bir tavır takındı ve arkamızdan bağırdı. "Görüşürüz Peri.”
Ona karşılık bile veremeden Alex’in peşinden gidiyordum. Hışımlı bir şekilde kolumu çektiğimde bana hala öfkeliydi. En az onun kadar öfkeli olan bakışlarımı yüzüne çevirdim.
"Nerede olduğum seni ilgilendirmiyor. Bir daha bana böyle davranmaya kalkma!”
“Bana bağırıp emir verme.” Benimle aynı tonda konuşarak kolumu tekrardan kavrarken daha çok sıktı ve yeşil gözlerini mavi gözlerime sabitleyerek konuştu.
"İnan bana ilgilenmek istemezdim ama Zelda ve babamın aptalca kuralları yüzünden böyle olmak zorunda! Kaybolduğunu sanıp her yerde seni aramak zorunda kaldık ama sen Mete ile sürtüyor-"
Sözünü bitirmesine izin vermeden bağırdım. "Kes sesini aptal! Kaybolmuştum!"
Sonunda kolumu bıraktığında kızarmış olduğunu farkedip yüzümü buruşturdum. Resmen iz çıkmıştı. Yaptığı ize bakıp gururla gülümsedi. Ona cins bakışlar atmaya başladığımda bana bakarak sırıtıyordu.
"Bana aptal diyene bak daha ilk günden kayboldun, bir bakıma sana acıyorum ufaklık."
Sözleri üzerine daha çok öfkelenirken sakin kalmakta zorlanıyordum. Birkaç adım da ona yaklaştım ve gözlerimi alaycı bakışlarına odakladım.
"Birincisi beni daha tanımıyorsun bile, beni bilmiyorsun. Sen ne hakla…” Duraksadım. “Ne hakla böyle konuşabilirsin benimle? Ayrıca o çok bilmiş kafana sok şunu, bana acımaya kalkma seni acınacak hale getiririm.”
Son söylediğim biraz alakasız kalıyordu ama olsun şeklimi konuşturuyordum. Hala anlamaya çalıştığı belliydi. Onu orada bırakarak eve doğru yürüdüm ve bana verdikleri anahtarla kapıyı açtım. Şu sevdiğimin Almanya’sında normal bir insana denk gelsem şaşırırdım zaten.
Normal insan demişken, kahretsin annemi tekrardan arayacaktım ve unuttum! Çalışma masamda duran telefonumu aldım ve önce şarja takıp açtıktan sonra annemi aradım. Biraz bekledim fakat cevap vermiyordu. İkinci arayışımda açtı.
"Anne."
"Peri? Ben de aramanı bekliyordum, sesin pek iyi gelmemişti.” Aklı ben de kalmıştı anlaşılan.
Sesi uykulu geliyordu. Saat farklarını unutmuştum. Bir süre muhabbet ettikten sonra sohbeti farklı bir yere çekti.
"Kuzenlerini sevdin mi? Oradaki gençler nasıl bakayım,” dedi hınzır bir tavırla. “Hoşlandığın birileri oldu mu orada?"
Var anne var. Şu ana kadar iki meteor gördüm ve biriyle aynı evde yaşıyorum. Ama meteor yanına öküz tarafı baskın geldiğinden pek ilgimi çekmiyor.
Bunlar içimden söylediklerimde dış sesi konuşturarak mızmızlandım.
"Yok anne. Benim kankalarımı görüyor musun?"
"Ah evet bugün Dicle’yi gördüm seni sordu. Allah'ım kız ne çok küfür ediyor öyle."
Ses tonu yakınır gibi geliyordu. Dicle’nin adını duyunca suratıma bir sırıtış yayıldı. Özlemiştim. Gözlerimin dolması iyiye alamet olmadığından kısa kestim. Duygusal kişiliğimin baş göstermesinden nefret ediyordum.
"Tamam anniş seni seviyorum öpüldün sonra-"
Kapımın açılmasıyla susup kaldım. Gelen Alex’ti. Bakışlarımı Alex’ten ayırmadan devam ettim.
"Sonra görüşürüz ."
Telefonu kapatır kapatmaz içimdeki ukala kızı dinledim ve Alex’e döndüm. Ona haddini bildirmek istiyordum.
"Tanıştırayım canım. Kapı, kapıcım bu da öküz Alex."
Beni umursamadan kitaplığıma yöneldi. "Ruhunda ufak kalmış senin. Şu triplere bak, laflara bak.”
Tartışmaya girmek istemeğimden kestirip attım. "Odama bu şekilde girmen yanlış. Üzerimi değiştiriyor olabilirdim"
Çapkın bir şekilde sırıttı ve kapıya yaslandı. Ama çok yakışıklı çocuk lanet olasıca. "Giyiniyor olman işime gelirdi."
Ağzım beş karış açık kalırken siren ses tonumu benimseyerek cırladım. "Pis sapık."
"İltifat ediyorsun ufaklık."
Hiçbir şekilde bozulmuyor olması bile sinirlenmeme neden olurken daha fazla tartışmak istemiyordum.
"Uğraştırma beni ne istiyorsun?" Kollarımı kavuşturarak ardıma yaslandım ve o şekilde konuştum.
Ciddi ifadesini takınırken konuştu. "Bana kalsa gitmeni isterdim ama maalesef seni yemeğe çağırıyorlar bunun için geldim."
Ciddi ses tonu içimdeki dedektif kızı dürtüyor ve merak duygumu harekete geçiriyordu. Tam çıkacağı sırada kendimi tutamadım ve tekrar konuştum.
"Benden neden bu kadar çok nefret ediyorsun, Alex." Benimki de soru… Bir anda adamın evine yerleştim. Nefret etmesi normal olabilirdi.
Göz ucuyla bana baktıktan sonra alaycı bir ifadeyle güldü. "Kimseye nefret edeceğim kadar değer vermem. Senden nefret ettiğimi de nereden çıkardın?"
Söylediği karşısında azıcık da olsa kalbimde bir sızı hissettiğim için konuşamıyordum. Anlamlı bir bakış attıktan sonra devam etti. "Bana bir daha Alexi deme, anlaştık mı ufaklık?”
Ona arsızca bir ifadeyle dil çıkardım. "Bana bir daha ufaklık deme tamam mı Alexi."
Bir şey demesine fırsat tanımadan yanından geçtim ve ondan önce davranarak aşağıya indim. Arkamdan gelmesine rağmen kısık sesle söylediği şeyi duyabilmiştim.
"O dilini koparmasını bilirdim ama.."
Devam etmemiş olması yararımaydı. Arkamı dönüp yeniden dil çıkardım ve cevap vermesine fırsat vermeden masaya ilerledim. “Selam Zelda Teyze, selam Robert enişte.”
“Gel Periciğim, siz biraz geç inince başladık biz.”
Sabah oturduğum yere geçip onlara gülümsedim ve yemeğe başlarken konuştum. “Önemli değil teyze, sen ne zaman geldin?”
“Yeni geldim sayılır, siz Alex ile birlikte mi dolandınız?”
Alex de masaya yerleşirken alaycı bir şekilde gülümsedi. “Yok o Mete ile tanışıp kaynaşmış bile, onunlaydı.”
Bak, terbiyesize bak… Anlatma şekline bak. Gel de celallenme şimdi.
“O tam olarak öyle olmadı yalnız,” dedim lafa girerek. “Günün sonunda AVM’de yalnız kaldım ve kayboldum. Telefonumun şarjı da bitince kimseye haber veremedim. Mete, tanımış beni görünce. Yardımcı oldu.” Konuşmamı bitirdiğimde teyzem gülümsedi. “Sevindim tanışmanıza, Mete çok iyi çocuktur.”
“Evet,” diyerek ona katıldı Robert. “Sana Alex’ten daha fazla yardımcı olacaktır.”
Alex’in yüzüne kısa bir bakış attığımda donuk bir şekilde bana baktığını gördüm ve anında bakışlarımı kaçırdım. Bana sinirlenmesi saçmaydı çünkü sinirlenilecek taraf o hareketlerinden sonra bizzat Alex’ti. “Evet, benim daha kendime yardımım dokunmuyor. Benden daha çok yardım edeceği kesin.” Sinirle bunları söylediğinde şaşkındım. Anlaşılan bu evde ağır sorunlar vardı.
Kimsenin konuşmasına fırsat vermeden kalktığında, ondan birkaç dakika sonra Robert’da kalktı ve Zelda Teyzemle kendi dilinde bir şeyler konuştuktan sonra çıktı. Konuşmalarından çalışma odasına gideceğini anlamıştım. Zelda teyzem bana döndü. “Beğendin mi Berlin’i?”
Başımı olumlu anlamda aşağı yukarı salladığımda tek kaşını kaldırdı. “Ama moralin bozuk gibi senin. Canını sıkan bir şey mi oldu? Benimle her şeyi konuşabilirsin.”
Anlayışlı davranışı hoşuma gitmişti ama ne kadarını hangi teyzemle konuşabilirdim, buna henüz karar verememiştim. “Sadece yalnız olmak tuhaf geldi,” dedim bir çırpıda. “Arkadaşlarımı özledim.”
Yerinden kalkıp bana da işaret etti ve yemeğimizi bitirip kalktıktan sonra koluma girdiğinde birlikte salona doğru ilerledik. “Bize iki sade kahve,” dedi masayı toplamaya gelen yardımcı kadına.
“Başlangıçta zor olacağına eminim bitanem ama şöyle düşün, buraya geldiğimde benim de Melda’dan başka kimsem yoktu. O da yok gibiydi,” dedi göz devirerek. Güldüğümde devam etti. “Ama sonra bir sürü dostum oldu.” Gülümsemesi genişledi. “Sonra aşkımı da buldum.”
O içtenlikle anlatırken gözlerimin içi güldü ve derin bir iç çektim. Acaba ben de teyzemin dediği gibi aşkımı bulabilecek miydim? Ya da o beni bulur muydu? Ya benim gerçek aşkıma konum atın o mal beni bulamaz. “İşte böyle güzel kızım,” dedi teyzem. “Seni çok güzel şeyler bekliyor.”
“Teşekkür ederim,” diyerek uzattığı elini sıktım ve kahvelerimiz gelince içip sohbetimize devam ettik. “Lena biraz soğuk ve tuhaftır. Canını sıkmasına izin verme.” dediğinde şaşırmıştım çünkü Lena ile aramda geçen sorundan bile bahsetmemiştim daha.
“Nereden anladın teyze?” dedim gülerek.
“Tatlım Melda’nın kızı o… anlamam için ekstra bir şey yapmam gerekmiyor, dikkat et sen. Bir sorun olursa bana gel anlat.” Az önce kime yakın olmam gerektiğini bile bilmiyordum ama Zelda teyzemle biraz olsun vakit geçirmek çok iyi gelmişti. Şimdi kafamdaki soruların cevabı ve atacağım adımlar daha netti.
“Ayrıca yanlış anlama, herkes burada olmandan mutlu,” diyerek devam ettiğinde içimden Alex pek mutlu değil diyordum.
“Öyle mi?”
“Öyle tabii. Robert seni çok sevdi. Verda teyzen de haftasonları ben de kalsın diye diretip duruyor. Ayrıca Melda Teyzen de aynı şekilde… ama onda kalırsan Lena açısından canın sıkılabilir o sebeple yanaşmanı pek istemiyorum. Tabii yine de sen bilirsin.” Teyzemin açık sözlülüğüne şaşırıyordum ama doğruları söylediğinin de farkındaydım. Bugünkü gözlemlerimle söylediği her şeyde haklıydı. Ek olarak annemle en yakın teyzem olması açısından da daha yakın hissediyordum.
“Peki Alex?” Dilim mantığımdan bağımsızca bunu sorduğunda kendime ben de şaşkındım. Gülümseyerek cevap verdi. “O biraz asi bir çocuk, annesinin ölümüne öfkeli. Yıllar geçmesine rağmen babasının benimle yeniden evlenmesini kaldıramadı. İlişkileri pek iyi değil.”
Annesinin ölümüne üzülmüştüm ve içten içe ona yaptıkları için kızamıyordum. “Öğrendiğim iyi oldu diye mırıldandım.”
Akşamın geri kalanı fazlasıyla sıkıcıydı. Alex biz Zelda teyzemle kahve içerken dışarıya çıkmıştı ve uğraşacak biri olmadığı için sıkılıyordum. Daha fazla salonda durmadım ve uyumak amaçlı odama çıktım. Kitaplığımda duran Boleyn Kızı dikkatimi çekerken raftan aldım ve kulaklıklarımı takarak 'Pera'nın Sensiz olmaz' şarkısını açtım. Kitap okurken müzik dinlemeye bayılıyordum. Tüm ruhumu rahatlatıyor, garip bir güven hissi veriyordu. Biraz okuduktan sonra kafamı toplayamadığımı farkettim. Alex ve anlamsız ön yargıları zihnimin her köşesine hükmediyor, aklımdan çıkmıyordu. Lafın altında kalacak bir kız değildim ve ona karşı susuyor olmam fazlasıyla garipti. Benim gibi hazır cevap birini sessizliğe nasıl mahkum edebiliyordu?