Ayla için günler dışarıdan bakıldığında hareketliydi. Telefonlar susmaz, dosyalar açılıp kapanır, işler yetişirdi; insanlar çoğu zaman yetişemezdi. Ama içeriden bakıldığında günler düzdü. Aynı çizgi üzerinde, sessiz ve sakin akıyordu. Sabahları aynı saatte uyanır, saçını hep aynı şekilde toplar, aynaya uzun uzun bakmazdı. Aynaya fazla bakmanın insanı ya kendine fazla yaklaştırdığını ya da eksiklerini büyüttüğünü bilirdi. Ayla ikisini de istemiyordu.
İşe alışması uzun sürmedi. Ne yapılması gerektiğini hızlı kavrayanlardandı. Sorulmayanı soruyor, söylenmeyeni seziyordu. İşini sessiz ama eksiksiz yapıyordu; kimseye yük olmadan, kimsenin önüne geçmeden. Akşamları eve yorgun dönüyordu ama tükenmiş değil. Bu farkı seviyordu. Yorgunluk geçiciydi, tükenmişlik kalıcı.
Zaman geçti. Hafta sonu geldi.
Sabah erken çıktı evden. Yanına küçük bir çiçek aldı; abartısız, göze sokulmayan. Mezarlık sessizdi. İnsan sesi yoktu ama hayat vardı. Ayla babasının mezarının başında bir süre durdu. Konuşmadı. Önce otları temizledi, çiçeği dikti, toprağı suladı. Mermeri yıkayıp sildi. Sonra dizlerinin üzerine çöktü.
“Baba,” dedi, sesi alçak ama netti. “Sana geç geldim ama geldim.”
Elini taşın üzerinde gezdirdi. Toprağa baktı.
“Mezun oldum. Zor oldu ama yaptım.”
Bir nefes aldı.
“Çalışıyorum. İşim var. Düzgün bir iş.”
Bir an durdu, hafifçe gülümsedi.
“Büyük bir firmada… yöneticilik asistanlığı.”
Sonra başını yana eğdi.
“Gülme baba, ben de biliyorum. Sekreterlik aslında. Ama firma büyük olunca isim de büyüyor.”
Sesini biraz daha kıstı.
“Servis var. Yemekhane var. Mesaiye kalırsam ekstra para veriyorlarmış… daha kalmadım ama… kalırsam yani.”
Gözleri doldu ama ağlamadı.
“Artık kendimi kurtardım,” dedi. “Beni merak etme.”
Ayağa kalkarken omuzları daha dikti. Hayatı çözmemişti belki ama artık içinde kaybolmuyordu.
Günler birbirinin içinden akıp gitti.
Akın o gün işe erken gelmişti. Aslında acelesi yoktu. Ama bazı günler vardır; insan bilmediği bir sebeple erkenden yerinde olmak ister. Ofisin camından aşağı baktığında onu gördü. Ayla… Her zamanki gibi adımlarını büyütmeden yürüyordu. Ne aceleciydi ne de ağır. Hayatla kavga etmiyor ama geri de çekilmiyordu.
Akın bir süre sadece izledi. Ayla’nın çalışıyor olması, kendi parasını kazanıyor olması, ayakta duruyor olması… Bunu görmek içini garip bir şekilde rahatlatıyordu. Çünkü Ayla’nın geçmişte “çalıştığını” sandığı yerlerin hepsi, zamanla onun kontrolüne geçmişti. Bar, kafe, geçici işler… Önce ortak olmuştu, sonra patron, sonra karar verici. Ayla bunu hiç fark etmemişti. Fark etmesine de gerek yoktu.
Akın için mesele sahip olmak değildi. Koruyabilmekti.
O yıllarda Ayla eve geç döndüğünde ya Hamdi’yi taktırırdı peşine ya da kendi arabasıyla uzaktan izlerdi. Silah taşımadığı geceler olurdu ama gözünü hiç üzerinden çekmezdi. Bir kere bile yanına gidip “Ben buradayım,” demedi. Çünkü çok küçükken öğrenmişti: Bazı insanlar korunmak isterdi. Bazılarıysa korunulduğunu bilmeden hayatta kalmak isterdi. Ayla ikinci türdendi.
Şimdi aynı şirketteydiler.
Bu şirket üç ayrı yapının birleşimiydi. Biri ihalelere girer, biri inşaatı yapar, biri satın alma ve tedariki yürütürdü. Üç ayrı şirket, tek bir akıl. Akın.
Ayla’nın çalıştığı birim görünürde sekreterlikti ama aslında koordinasyondu. Toplama, ayıklama, özetleme. Alt şirketlerin CEO’ları raporlarını ona gönderirdi. Ayla’nın birimi bu raporları düzenler, eksikleri tamamlar, sonra Akın’ın önüne koyardı.
İlk zamanlar zorlanmıştı. Sekreterlik mezuniyeti yetmiyordu. İhaleler, metrajlar, satın alma kalemleri… Ama pes etmedi. Geceleri evde araştırdı, videolar izledi, notlar aldı. Bilmediğini sormaktan utanmadı, anladığını saklamadı.
Akın bunu görüyordu. Ve her gördüğünde geçmişteki Ayla geliyordu aklına. Barın arkasında ayakta duran, kafede gülümsemek zorunda kalan, temizlikte elleri deterjandan çatlayan kız… Aynıydı. Ama artık omuzları daha dikti.
Bazı günler toplantılara birlikte giriyorlardı. Ayla konuşmazdı ama dinlerdi. Akın bir konuya döndüğünde, Ayla dosyayı sessizce önüne koyardı.
O gün öğle yemeği vardı. Hande izinliydi. Normalde yemekli toplantılara o giderdi. Akın bir an duraksadı. Sonra cümle ağzından çıktı:
“Ayla gelsin.”
Masada otururken fark etti. İş konuşuluyordu, rakamlar havada uçuşuyordu ama Akın hiçbirine odaklanamıyordu. İlk kez şunu düşündü: Ben onunla yemek yemiyorum. Ben onunla aynı masada nefes alıyorum.
Bu düşünce onu şaşırttı.
Toplantı bittiğinde Ayla ayağa kalktı. Yemek uzamış, saat geç olmuştu.
“İsterseniz notları akşam mail atarım,” dedi.
Akın başını salladı.
“Gerek yok. Yarın konuşuruz. Hamdi seni bıraksın.”
Ayla çıkarken Akın arkasından baktı. Kendi hayatından geçtiğini sandığı silahlar, masalar, kan… Hepsi bir anlığına anlamsız geldi. İçinden geçirdi: Ben korumak isterken karanlığa battım. O ise fark etmeden aydınlığa yürüdü.
Belki de denge buydu.
Ve belki de…
Bu yol artık sadece uzaktan yürünecek bir yol değildi.