Alamandan dönerken getirdiği arabası yolun başında görününce, sigarasından son nefesini çekip, ayağının ucuyla söndürüverdi Nazif efendi. Kahya'yı Ömer'i karşılasın diye Kastamonu'ya yollamıştı. Oğlu eve girince büyük bir kavganın kopacağını biliyordu ama haklı olduğunu bildiğinden, ya da öyle olduğuna inandığından lafını da esirgemeyecekti kesinlikle. Arabanın ön koltuğunda oturan Ömer ise üç yıl sonra döndüğü topraklarına ne hasret duyuyordu ne de başka bir şey. Babası ve abisi inatlarını kırıp şu nalet köyden kopabilselerdi belki de başında şu kızın derdi de olmayacaktı. Köye girdiğinden beri başını kaldırıp bakmadı camdan. Çünkü biliyordu ki ne yana baksa Ayşe'nin hayali dirileverecekti. "Ben ki canı nefesi olmayan toprakta, taşta bile hala Ayşe'yi görüp dururken; onlar nasıl olur da yerine başka birini koyabileceğimi düşünür?" diye hayıflanmaktan ciğerini soldurmuştu son birkaç haftada genç adam. Eğer babası o ağır lafları ağzından düşürmeseydi, inadını kimse çiğneyemezdi ya neyse. "Madem siz gelin almaya, o da gelmeye hevesli; bundan sonra aldığınız her nefeste pişman olun da görün." dedi Ömer. Araba çoktan evlerinin önünde durmuştu. Abisi ile ne hayallerle genişletmişlerdi bu evi. Kimsenin kendine ayrı bir çatı örtmeye niyeti yoktu. Ömer zaten evlenince memlekete kesin dönüş yapmaya karar vermişti, çoluk çocuk, torun torantı hep birlik bu evde yaşayacaklardı ne güzel. Ayşe'nin gelin odasındaki her bir cehizi tek tek sevip okşadığı düştü hatırına. Öyle mutlu olmuştu ki kara gözlüsü, "ömrümün sonuna kadar onun varlığı doyurur beni, daha da dünya nimeti istemem."derdi.
O, bunları düşünürken kahya çoktan Ömer'in çantalarını indirmişti. Çantalar diyorum da bakmayın siz. Bir tanesinde kendine kadar birkaç kat urba, diğerlerinde de yeğenlerine ve amcası gilin torunlarına birer hediye vardı. Ömer, geri dönmek üzere gelmişti buraya. Kimse henüz onun bu kararından haberdar değildi. Sanıyorlardı ki Ömer de bizim gibi Gülfidan'ı görür görmez her şeyi unutacak ve hayat kaldığı yerden devam edecekti.
- Öpeyim baba.
- Öp bakalım Ömer efendi. Bu yaşımızda dokuz doğurttun bizi.
- Baba sonra konuşalım. Diğerlerini de bir göreyim, ondan sonra uzun uzun konuşuruz.
Ömer'i gelecek diye Samiye hanım bir dakika olsun çıkmamıştı mutfaktan. Her bişeyi Ömer'in sevdiğine göre yapmıştı. Arabanın sesini duyduğunda kaysefenin yağını döküyodu da bırakıp çıkamadı. Biraz da baba oğul ilk elden birbirlerine horozlansınlar da hiddetini neyim kapının önünde bırakıversin derdindeydi. Biliyodu ki düğün vaktine kadar bu evde kavga gürültü hiç eksik olmayacaktı. "Ah deli oğlan. Bi mühlet versen de tanısan şu gızı, anana babana duacı olcen emme, inadın çekmiş bi kere o mesmursuz dayın gile." dedi. Ağabeyi ile hiç anlaşamazdı Samiye hanım. Çok sinirli, ters bir adamdı Ahmed efendi. Evin ayvanına Ömer'in sesi yayılınca bıraktı işini, çıktı mutfaktan.
- Selamün aleyküm ahali. O kadar dil döktünüz, geldim ama ne karşılayan var ne bişey.
- Hoş geldin yavrum, hoş geldin kara Ömer'im. Anan sana kaysefe yapar mutfakta, sesini duydum da bırakamadım yağ tavasını. Sanem de gelir birazdan Nahit emmin gile kadar vardı.
Ömer annesine sarılırken, yengesi Sümbül ve biricik yeğenleri Mehmet ile Melek de indi yukarı kattan. Ömer onca zamandır bir kardeşi Sanem'e bir de yeğenlerine başkaydı zaten. Diğerlerine son işittiklerinden sonra kapı duvar olmuştu yüzü. Ama Sanem'in de onların tarafına geçtiğini henüz bilmiyordu. O akşam, yakın yerde oturan amcaları, halası ve onların çocukları Ömer'i hoşlamaya geldi, çay içti sohbet etti ve dağıldılar. Her biri biliyordu ki bu evin içinde çetin bir hesaplaşma yaşanacaktı. Madem öyle ilk elden biz oğlanımızı hoşlayıp da çekilelim kenarı. diye düşündüler. Nazif efendi ile Samiye kadına pek dillendiremeseler de bu işte bir yanlış olduğunun farkındaydılar. Gülfidan hepsinin aklında da gönlünde de yer etmişti tek görüşte. Öyle masum, öyle güzel yüzlü bir kızcağızdı ki; içinde zerre hile, zerre kemlik olmadığını her biri anlamıştı. İçten içe neredeyse hepsi; "yazık olacak yavrucağa." diyip dururdu. Demesine derlerdi de içlerinden bir yürekli çıkıp da mani olmadı bu yürek yangınına. Günü geldiğinde Gülfidan her birine ayrı ayrı ah etse yeriydi.
Ev boşalınca gergin bir gece vakti girdi açık pencerelerden içeri. Yazın başıydı ve 20 gün sonra mübarek Ramazan girecekti. Nazif efendi de toyu bu sebeple aceleye getiridi zaten. "Herkes eteğindeki taşları dökse de kapansa artık bu mesele." dedi ve ateşledi fitili.
- Bana bak Ömer. Ananla ben, bu yaşımıza kadar hep evlatlarımız için yaşadık, onlar için çalıştık, bir günden bir güne boyunları bükülmesin istedik. Kimi almak istedilerse arkalarında olduk, baş tacı ettik, Sanem'im kime varmak isterse ona da aynısını edeceğiz. Ama Ömer sen insan olmaktan çıktın oğlum. Bu evdeki kimse böyle olsun istemezdi ama veren de Allah, alan da. Sanki Ayşe ile bila sen de yittin gittin. Yeri yurdu aramaz, uğramaz oldun, kendini kaybettin be oğlum. Ağzına fışkı sürmemiş adamdın sen. Ben oğlanlarımın haramdan uzak durmasıyla övünürdüm bu güne kadar. Sen benim yüzümü eğdirdin yavrum. Acın var dedik, ayırdına varınca toplar kendini dedik ama yok. Battıkça battın, kendini bitirdikçe bitirdin. Ana babayız oğlum biz. Halil efendinin kızı bir gün öldü, benim oğlum her gün ölüyor, hangi yürek dayanır buna de hele.
- Baba, babam. Bak ikinizin de gönlünü kırmak istemiyom ama anlamıyorsunuz beni. Ben başka birisiyle yapamam. Ayşe ile çıktığım yola başkasıyla devam edemem. Yahu atamıyorum içimden, neden anlamıyorsunuz beni? Ayşem'in daha ellerindeki kına solmamıştı ben onu toprağa verende. Bu nasıl bir yangın, nasıl bir cehennem neden anlamaya çalışmazsınız? O kıza da yazık değil mi bu cehenneme atmak için çabalar durursunuz? Etmeyin, eylemeyin gözünüzü seveyim. Benden ne köy olur ne kasaba bundan sonra. Siz de aldığınız veballe kalırsınız.
- Bak Ömer, bu dünyada sevdiğini kaybeden bir tek sen değilsin aslanım. Herkes için hayat bir şekilde devam ediyor. Yahu o kızın anası, babası bile tuttu hayatın bir ucundan. Zarife kadın kızını toprağa koydu, ertesi gün üç tene koyunu kuzuladı. Ne olacaktı Ömer? Ne yaptı o kadın biliyon mu; gitti ahıra kuzulara analarının memelerini tutturdu, besledi onları. Kendi kınalı kuzusu daha yeni toprağa girmişken o kuzuların telef olmasına müsaade etmedi. Halil efendi, kızının kırkı dolmadan vakti gelen ekine işçi topladı, harman yaydı. Hayat bu Ömer. Sen ölebildin mi Ayşe ile? Yemek yedin, su içtin, dışarı attın kendini nefes aldın. Yaşamak için ne gerekiyorsa onları yaptın ama sen buna yaşamak diyemedin bir türlü. Ben o kızın kapısına gittim. Hani soruyodun ya bana; neye güvenip de gittin diye; oğul ben senin adını Ömer koydum adaletli ol diye. Adaletine güvendim gittim, merhametine güvendim gittim, eminliğine güvendim gittim. Şimdi o kızın başı önünden kalkmazsa benden değil; sen adının hakkını vermeye yeltenmediğindendir Ömer. Silkelen yavrum, kendine gel. Sen ne zaman bıraktın tevekkülü, olanda hayır vardır demeyi? Herkes senden ötürü; gül gibi kıza kıyacak, yazık edecek diye konuşur. Konuşturma Ömer kimseyi. Ağızlarını açtıklarında; helal olsun, Ömer bizi yanılttı desinler.
- Millet onu desin, bunu desin; laf ağızdan bir kere çıktı aman kızın, atasının gönlü üzülmesin. Hep desinler için yaşadın Nazif efendi. Oysa sadece oğlum ne ister deseydin, bu gün bu meseleleri konuşmuyor olacaktık. Toy sizin toyunuzdur. O kızı kendinize gelin olarak istediniz madem alın. Ama benden ona güveylik beklemeyin. Bu son sözümdür.
Sanem dinledi konuşulanları. Sanem zaten hep içlerinde en iyi dinleyendi. Düşünür, tartar, öyle söylerdi lafını. Belki bu kez sözleri abisinin canını yakacaktı ama Gülfidan bilmese de onu abisine bile ezdirmeyeceğine dair bir söz vermişti.
- Abi sen görmeyeli çok bencil bir adam olmuşsun. Bu güne kadar; abim onu asla demez, abim onu asla yapmaz dediğim ne varsa hiç yüksünmeden der, yapar olmuşsun. Sen acını sonsuza kadar yaşamak için bizden ferahlık, mühlet istersin ama senin acının bizi ne hale düşürdüğünü umuruna bile koymazsın. Sen gittiğinden beri bu sofrada her kes gülüşünü yuttu, mutluluğunu yuttu, bak Arif abimin kızı oldu, Melek. Adam onun mutluluğunu bile yuttu. Neden? Çünkü Ömer'in acısı varken bize sevinmek haram dediler. En büyük hayalim öğretmen olmaktı benim, biliyorsun. Hiç bilmediğim bir kasabaya gidip orada öğretmenlik yapmak istediğimi, kendimi sınıfın sobasını yakarken, öğrencilerimin ellerini ısıtırken hayal ettiğimi en iyi sen biliyorsun. Ama artık o hayalleri kurmak istemiyorum çünkü acı veriyor. Ömer abim acısını kattı yüküne gitti, ben de alır başımı gidersem bu iki insan daha da naçar düşecek biliyorum çünkü. Abim her yere yetieyim derken kendi hanesini ihmal edecek, belki de evlatları baba sevgisine doymadan büyüyecekler. Onları bu halde bırakıp nasıl giderim? Ömer abim yok ki, olsaydı belki cesaretim geri gelirdi ama ben sen gittiğinden beri cesur bile görünemiyorum.
Şimdi "o kız" diye bahsettiğimiz kıza gelecek olursak; adı Gülfidan abi. Güzelliğine kimse kusur bulamaz ama bir yüreği var görmen lazım. Köyüne gittik; duymuşlar ki Gülfidan Aşağıberçim'e gelin gidecek; köyde resmen yasa boğulmuş insanlar. 21 yaşında daha tazecik. Benden iki yaş küçük düşün. Ama o yaşına rağmen elinin değmediği müşkül kalmamış köyde. Ben bilirim anem babam; senin durumunu anlatırken; dermansız dert diye anlattılar, haklılar da, anası babası derman olmamış oğullarının derdine, yana yakıla çareler arar olmuşlar. Bilirim ki o kızcağız; eğer ben de sırt çevirirsem, vicdanıma yük olur onların derdi diye düşündü de he dedi. Ama çevrendekiler, ailen, o yüzünü dahi görmek istemediğin kız sana derman olmaya çalışırken; sen onları yok sayarak gördüğüm en büyük bencilliği yapıyorsun. İnsanda biraz vakar olsa çabalar, didinir. Ne yazık ki sen de o da kalmamış abi.
Herkesten beklerdi de Sanem'den böyle ağır laflar beklemezdi. Bir hışımla kalktı oturduğu yerden. Kendini avluya atınca çıkardı Malbrosundan bir dal, tutturdu dudaklarının arsına. Bencil miydi şimdi Ömer? Her kesin bir dayanma gücü vardı, neyini anlamıyorlardı ki? Sadece Ayşe değil, onun hayalleri, hayal kurma gücü de yitip gitmişti. Bom boş bir beden kalmıştı geriye. Onu düşünmüyorlar madem; neden o analata anlata itiremedikleri kızı da düşünmüyorlar? Neyi vardı bu kızın, efsunlamış mıydı ailesini? Kesin isteyeni çok oldu, beğenmedi hiç birini, o da yağlı ayakkabı Nazif'i bulunca şekilden şekile girdi, eğildi, büküldü, kendini saf yürekli bir kız olarak kaktı bunlara. Ah Nazif efendi ah! Sen ki gurbet görmüş adamsın, nasıl kanarsın insanın çiğine. Anladı, öyle ya da böyle bu nikah kıyılacak. Nasıl olsa kendisi burada olmayacaktı, beklediklerinin aksine. O zaman görürlerdi o melek gelinlerinin asıl yüzünü. Madem musibet gerekiyordu anasıyla babasına, gerçekleşmesini bekleyecekti. Ah Ömer, ah. Bu lafların bir zaman sonra diken topu olup boğazında duracağını bilseydi; hiç böyle gonuşuk eder miydi?