Müzeyyen'in içi cız etti al duvaklı kızın haline. Gitti oturdu yanı başına, duvağın üstünden bir ana gibi sevdi başını. "Ah benim bahtsız gızım" dedi, gözünden düşen bir damla yaşı silip, gerisin geri ayaklandı, çıktı odadan. Evin hanımının haberinin olması şarttı ellam. Dünürlere nasıl cevap verilirdi? Yol uğurluğu vermeye damat çıkmazsa ne derdi koca Nazif efendi? İndi merdivenleri birer birer, yardımcı kızlardan Semiha'yı ünledi bi yol; "Git Samiye hanım'a haber et, bi koşu mutfağa varsın, durum acele diyo Müzeyyen abam de." dedi. Bi yandan da elini ayağını ne yana koyacağını bilmiyordu kadıncağız.
Samiye hanım kulağına eren haberle ayaklandı sofra başından. Fadime kadının da gözü kapıdaydı, kızı bu saate kadar durmaz mutlak çıkardı. "acaba bir fenalık mı geldi başına, hayrolsun Fadime, eyi düşün, eyi olsun." dedi. Seyfi efendi de bi yandan Nazif efendinin anlattıklarına kulak vermeye çalışırken, bir yandan da sofradaki hareketliliği gözlüyordu. Damat dün bi yol ellerini öpüp, hal hatır sormuştu ama ha duvar dile gelmiş konuşmuştu ha da Ömer. Öyle bir serinlik vardı oğlanda.
Samiye hanımın ardından bi haberci daha geldi sofraya, bu kez de Nazif efendi ayaklandı çıktı. Seyfi efendi ve kardeşi Seyit birbirine anlamaz bakışlarla baktı durdu bir mühlet. İkisinin de aklından geçen aynıydı. Allah biliyor ya hiç içleri istemese de; meselenin gelin ve güveyle ilgili olduğu aşikardı.
- Nazif efendii, yaktı bizi bu oğlan yaktı.
- Ne oldu Samiye, hayırlı konuş kadın sabah sabah. Ne oldu de hele.
- Ne olacak efendi, oğlun gelinin duvağını bilem açmadan basmış getmiş köyden. Zahit'in oğlanın arabaya binmiş, defolup gitmiş. Şimdi biz ne deriz dünürlere Nazif? Gülfidan'ı nasıl eğleriz?
- Yoookk artık bu ettiği sondu Samiye. Bundan gayrı beni yok bilsin senin oğlun. Yürü sofra başına yürü. Ayıbımızı sahiplenecez, çıkıcaz insanların karşısına. Gülfidan kızım ne isterse onu edecez.
Nazif efendi ile Samiye hanımın başı ilk kez böylesine yere eğilmişti. Dünürlerinin endişeli bakışlarını gördükten sonra daha da mahçup oldular elbet. Evinin reisi Seyfi efendi aldı sözü; "Hayırdır inşallah Nazif efendi, herkes iyi midir? Kızımın canına bir zarar mı gelmiştir, ne bu telaşenin sebebi?" Nazif efendi canına kaimdi Gülfidazn'ın amma, gönlünün daha ilk günden bu kadar kırılmış olmasına diyecek bir sözü yoktu. Evin büyükleri, el elde baş başta dölenip dururken; mutfak kapısında görüldü Gülfidan. Üzerinde kaynanasının yeni gelinken giysin diye aldığı ipekli elbise, başında da aynı renklerde iğne oyalı çit (yemeni) vardı. Herkesin bakışları ona dönünce dim dik girdi sofranın kurulduğu salona ve sesi bir erre titremeden "hayırlı sabahlar" deyiverdi. Sabaha kadar ağlayıp bitirmişti göz yaşını. Şimdi de sesi titrerse anası babası anlar, giderken gözleri arkada kalırdı.
- Kusuruma bakmayın lütfen. Geç kaldım meraklandırdım hepinizi. Sabaha karşı Ömer bey gitmek zorunda kaldı. Birlikte geldiği arkadaşına mühim bir haber gelmiş Almanya'da çalıştığı yerden. Adlarına iki uçak bileti almışlar, acele ile çıkmak zorunda kaldılar bu yüzden. Sizleri yola vuramadığı için çok mahçuptu baba. "En kısa zamanda dönerim, birlikte gider ellerini öperiz" dedi.
Babası baktı kızının yüzüne uzun uzun. Yalan söyleyemezdi Gülfidan, bilirdi. Ama konuşurken hiç bu kadar duygusuz da bakmazdı kızı. "Var bişey" dedi ama "belli ki Gülfidan çözülmez bir dert olarak görmüyor, kayın atasını da bizim yanımızda mahçup etmek istemiyor, bi yol mühlet verip bekleyelim o zaman." diye düşündü, kızına ayak uydurdu görmüş geçirmiş adam. Amma Fadime hanımın ikna olması o kadar kolay olmadı. "Keşke uyandırsaydınız bizi de kızım. Biz de hayır duamızla yolcu ederdik Ömer oğlumu. "dedi Maksat kızının gözündeki kırılmalardan emin olmaktı ama Gülfidan bi yandan çayları doldururken, bir yandan da anasına cevap vermeye koyuldu. "Dedim ya ana neye uğradığını şaşırdı, iki parça esvap koydu çantaya çıktı. Oyalansalar uçak kaçarmış, bi dahakini yakalamk da günler sürermiş. Kolay değilmiş öyle bilet denk getirmek." Sümeyye'nin Tosya'dan aldığı mecmuaların gezi ekinde okumuş olmasaydı, böyle inandırıcı konuşamazdı elbet. Anasından babasından ayrılmayı hiç istemiyordu ama şimdi bir an önce gitsinler de garipliğimi görmesinler diye didinmek zorunda kalmıştı.
Anası babası, amcası inanmasa da Gülfidan'ın sözüne itimad ettiler, kahvaltıdan sonra hem kızlarıyla hem de dünürleri ile vedalaşıp Nazif efendinin onlar için ayarladığı arabalarla Çakırlı yolunu tuttular. Şimdi ise tadı tuzu olmayan sofranın kalktığı salonda derin bir suskunluk hakimdi. Herkes ama herkes kendini mahçup hissediyordu, hiçbir suçu günahı olmayan Gülfidan bile. "Kızım" dedi Samiye hanım. "Hele gel seninle biz bi ana kız konuşalım, he annem?" Peşi sıra ayaklandı Gülfidan ve ortada olan yapının, salon yanındaki hayat kısmına geçtiler. Divana diz dize oturan ana kız; lafa nereden nasıl başlayacağını bilemez haldeydi. Baktı ki koskoca kadın ıkınıp sıkılıyo, meramını soramıyo; aldı kendince sazı eline, kırılıp döküldüğü kadar olmasa da derdini anlatacak kadar açık bir dille konuşmaya başladı.
- Ben buraya gelende oğlunuz tarafından kolay beri kabul görmeyeceğimi biliyordum. Yalan yok, siz de bana hiç olmayan bişeyden bahsetmediniz. Oğlumuz zor, huysuz bazen de kem sözlü dediniz. Babamın sözünü ikiletmeyip, kendi toyuna zor şey getirttiniz ama zorlama güveylik bu kadar oluyor demek ki Samiye ana. Odaya girdiğimde kapının yanında bir çanta vardı. Bana o çantayı gösterip; "benim bu evdeki varlığım işte bu çanta kadar ama bu odada gördüğün her şey senin. Nasıl hayalini kurduğun gibi zengin mi bu kapı?" diye sordu. Ben kendimi biliyom ya Allah var durmadım üstünde bu sözün. Bilirim beni sizden dinlemeye bile tahammül etmedi, kaldı ki beni benden dinleyecek. Ama kendi kendime dedim ki; en azından varlığımı kabul etmiş, zamanla alışır da Gülfidan. Bekledim, bari duvağımı açsın, olmadı. Elindeki yüz görümlüğünü yanıma fırlatı ve çıktı kapıdan. Şimdi bilirim o kapıdan bir daha kolay beri girmeyecek. Demem o ki Samiye ana; ben, oğlunuz her ne kadar kabullenmese de hem allah katında hem de devlet huzurunda onun karısı oldum. Gayrı bundan sonra evim burası, istesem de ardımı dönemem, yüzümü çeviremem. Merakta kalmayın sakın. Asla yüzünüzü yere eğecek bir şey de yapmam. Dün geceden sonra bu evde olanlar, kendi ana babama karşı bile benim mahremim oldu artık. İş verirsen yaparım, dert söylersen dinlerim ama oğlunu kolay kolay sindirmemi bekleme benden Samiye ana. Ben dün gece kendimi o kadar değersiz hissettim ki; ne yapsa kırdığını onaramaz Ömer bey. Canı sağ olsun, gittiği yerde huzurlu olsun yeter.
- Ah yavrum, güzel kızım. Ben seni hak edecek ne sevap işledim bilmem ki. Ama az evvel atana anana karşı yüzümüzü eğdirmedin ya, bundan sonra benim has evladım sensin, Ömer değil. Rabbimden niyazım; Ömer itini senin ayağına kapanıp af dileyecek kadar pişman etsin. Pişman olsun da affedip, etmemek sana kalmış bir şey ha, keyfin bilir. Sen şimdi çık dinlen. Hiçbir işe karışma. Üç gün gelen giden olmaz ama sonrasında Ömer'in gittiğini duyan meraklılar bir bir düşecek kapımıza, ağızlarda sakız etmelik laf toplayacaklar. Yüzüm yok ama senden ricam; bu günkü tavrını onlara göre de sergilemen ha guzum?
- Sen merakta kalma Samiye ana. Dedim ya sizi gücendirecek hiçbir şey yapmam. Bana biraz müsaade, gerçekten çok yorgun hissediyorum kendimi. Ama vakitlice kalkar yemek sofrasına yardım ederim, gözün arkada kalmasın.
- Ne dedim ben? Bırak sofrayı işlenmeyi. Üç gün serbest serbest yaşa, dinlen. Yemek sofrasını kurmaya da toplamaya da adam çok bu evde...
...
Ömer'den...
İstanbul'a varana kadar Zahir'i dinledim, sabır diledim, kızdım, kükredim, göz yaşı döktüm, sustum ama ne yaparsam yapayım haklı olduğuma ikna edemedim dostum dediğim adamı. "Adamlığından utan Ömer, adının adaletinden utan. Ulan senin de kızkardeşin var be mesmursuz. Elin oğlu gelse Sanem'e senin ettiğini etse ben adamım diye dolanabilecen mi Alaman'da? Kimi kimsesi yok mu o kızın, o da bi anadan babadan türemedi mi? Niyeti her ne olursa olsun hiçbir kadına bu adilik yapılır mı? Duymadın mı imam efendiyi? Resullullah eşlerimizi bizlere emanet etmiştir demedi mi? Sen bu kadar mı hainsin Ömer? Eğer üzerimde ömürlük hakkın olmasaydı kessen yardım etmezdim sana, bunu bil. " Zehir zemberekti sözleri ama ben de haklıydım. Etmeyin, eylemeyin, girmeyin kızın günahına dedim. Ben iflah olmam dedim, birinden biri bana kulak asmadı ki.
Zahir de bilirdi benim özümü, yaparken ne kadar vicdan yükü çektiğimi ama yine de bu lafları etmeden durmazdı işte. Yol boyuu gözümün önüne gelen görüntüleri def etmeye çalışıp durdum. Babasının, kardeşinin kolunda evden çıkışı, başını bir türlü yerden kaldırmayışı, ağlarken iç çekişi, bir de beline kadar örten al duvağa rağmen, duvağın ucundan neredeyse bir karış sarkan kumral belikleri. Hayatımda hiç saçları o kadar uzun kimseyi görmemiştim. Yüzünü merak etmedim değil ama Ayşe'den başka birinin çehresini kendime yasaklamışım bir kere açıp bakmaya elim mi varır? Kapıyı açışımda yerinden sıçrayışı vardı bir de. Sonra karşımda zavallı gibi durmamak için omuzlarını dikleştirimiş, ardından da ettiğim her lakırdı ile kat be kat çökertmişti. Kendime kızgınım, hem de çok ama en çok da biraz daha direnip bu işi buralara gelmeden engellemediğim için kızgınım. Babamın parlamalarını, annemin yakınmalarını, kardeşlerimin namütenahi kınayan bakışlarını düşünmedim, düşünmek istemedim ama bundan sonra hiç de kolay bir hayatımın olmayacağını, onları artık tamamıyla karşıma aldığımı da biliyordum. Çakırlı köyünden bir kız çıkıp gelmiş ve bütün matemimi, düzenimi ters yüz etmişti. Hakkım olan isyanı etmeyip de ne yapacaktım?
Bir bayram günü hayatının belki de en ağır sözlerini işitecekti Ömer. O telefon suratına öyle kapanacaktı ki; ne olduğu yerde durabilecek, ne de kalkıp geri dönebilecekti...