Gölgelerin Dansı

1090 Words
Diyarbakır’ın Sur ilçesindeki antika dükkânı, eski kitapların ve tozlu eşyaların kokusuyla doluydu. Loş ışık, raflardaki deri ciltli kitapları sararken, Defne ve Demir, o küçük tesadüf anında adeta zamanın durduğunu hissettiler. Defne, elindeki şiir kitabını sıkıca tutuyor, Demir’in gözlerindeki samimiyeti tartıyordu. “Neden her tesadüf seni buluyor?” dedi, sesinde hafif bir alay, ama daha çok bir savunma. Demir, gülümsedi, o kendinden emin ama kibirden uzak tavrıyla. “Belki tesadüfler değil, kaderdir,” dedi, ama sonra hemen ekledi, “Ya da sadece Diyarbakır’ın küçük bir dünyası var.” Bu sözler, Defne’yi hem gülümsetti hem de tedirgin etti. Kader kelimesi, onun için tehlikeli bir kelimeydi. Dükkân sahibi, yaşlı bir adam, rafların arasından seslendi: “O kitap, bir Osmanlı şairine ait. Aşk şiirleri, ama çoğu hüzünlü.” Defne, kitabı açtı, sararmış bir sayfada bir dize yakaladı: “Kalbim bir taş ev, kapısı kilitli.” Gözleri, istemsizce Demir’e kaydı. O da aynı dizeyi görmüş, gülümsüyordu. “Bu dize, sanki seni anlatıyor,” dedi Demir, sesinde ne bir baskı ne de bir ima. Sadece bir gözlem. Defne, hemen kitabı kapattı. “Beni tanımıyorsun,” dedi, sesi keskin ama titrek. Demir, bir adım geri çekildi, onun sınırlarını hissederek. “Haklısın. Ama tanımak isterim,” dedi, sakin bir kararlılıkla. Dükkândan çıktıklarında, Sur’un dar sokakları akşamın kızıl ışıklarıyla yıkanıyordu. Defne, seminere dönmesi gerektiğini söyledi, ama Demir, “Bir kahve içmek için beş dakikan var mı?” diye sordu. Defne, içindeki sesin “hayır” diye bağırmasına rağmen, “Beş dakika,” dedi. Yakındaki bir taş avlulu kafeye oturdular. Demir, Diyarbakır’ın çocukluğundan bahsetti; bağ bozumları, babasının sert ama adil kuralları, taş konakların sıcaklığı. “İstanbul’da her şey hızlı,” dedi, kahvesinden bir yudum alırken. “Ama burada, zaman başka akar.” Defne, onun sesindeki nostaljiyi yakaladı. “Peki, niye İstanbul?” diye sordu, merakına yenik düşerek. Demir, “Çünkü bazen köklerinden uzaklaşmadan, kendini bulamazsın,” dedi. Bu söz, Defne’nin içindeki bir yere dokundu. O da, geçmişinden kaçarak kendini bulmaya çalışmamış mıydı? Kahve bittiğinde, Defne kalktı. “Seminer bekler,” dedi, ama sesinde bir yumuşama vardı. Demir, ona bir kartvizit daha uzattı; bu kez, Diyarbakır’daki aile konağının adresi yazıyordu. “Eğer bir gün bu şehri görmek istersen,” dedi, “kapımız açık.” Defne, kartı aldı, ama cevap vermedi. Yürürken, kalbi çelişkilerle doluydu. Demir’in samimiyeti, onun duvarlarını zorluyordu, ama Kerem’in yalanları hâlâ zihnindeydi. O akşam, otel odasında, kitabı açtı ve o dizeyi tekrar okudu. Çekmeceden bir kâğıt çıkardı, gümüş kalemle tek bir kelime yazdı: “Belki.” Demir ise konakta, babasının evlilik baskılarına rağmen, Defne’yi düşünüyordu. Onun temkinli bakışları, keskin zekâsı, sanki Diyarbakır’ın taşlarına kazınmış bir hikâyeydi. Bu, sadece bir beğeniydi; ama içinde, büyük bir romanın tohumları filizleniyordu. Diyarbakır’ın taş sokakları, Defne’nin zihninde hâlâ capcanlıydı. Sur’daki antika dükkânında Demir Aslan’la yaşadığı tesadüf, onun kalbinin derinliklerinde küçük bir dalga yaratmıştı. O akşam, otel odasında, elindeki deri ciltli şiir kitabını açmış, Osmanlı şairinin hüznüyle dolu dizelerini okumuştu: “Kalbim bir taş ev, kapısı kilitli.” Demir’in bu dizeyi fark etmesi, onun bakışlarındaki samimiyet, Defne’yi hem tedirgin etmiş hem de meraklandırmıştı. Ama o, geçmişin gölgelerine tutsaktı. Dört yıl önce, Kerem’in ihanetinden sonra, Defne kendine bir söz vermişti: Kimseye güvenmeyecekti. Ne kadar samimi görünürse görünsün, her jest, her söz, bir yalanın habercisi olabilirdi. Demir’in gümüş kalemi, kahvesi, notları… Hepsi, onun için birer tehlike işaretiydi. Yine de, o “Belki” yazdığı kâğıdı çekmeceden çıkarmamıştı. İstanbul’a döndüğünde, her şeyi geride bırakmayı umuyordu. Demir ise Diyarbakır’da, ailesinin taş konağında birkaç gün daha geçirdi. Hacı Mahir Aslan, oğluna miras ve evlilik üzerine konuşmaya kararlıydı. Akşam yemeğinde, geniş avluda, uzun bir masanın etrafında toplanmışlardı. Kuzenler, amcalar, yengeler; Aslan ailesi, bir ordu gibiydi. Hacı Mahir, şarap kadehini kaldırarak, “Demir, bu topraklar senin. Ama bir yuva kurmazsan, mirasın ne anlamı var?” dedi. Sesinde, hem bir baba şefkati hem de ağanın otoritesi vardı. Demir, babasının gözlerindeki beklentiyi gördü. “Baba, zamanı var,” dedi, ama aklı, Defne’nin antika dükkânındaki o anındaydı. Onun temkinli gülümsemesi, keskin zekâsı, Diyarbakır’ın taşlarına kazınmış gibiydi. Kuzeni Leyla, gülerek, “Demir, İstanbul’da biri mi var?” diye sordu. Demir, sadece gülümsedi, ama bu gülümseme, ailesinin merakını ateşledi. İstanbul’a döndüğünde, Demir’in hayatı yeniden hukuk dosyalarına, mahkeme salonlarına gömüldü. Ama Defne’yi unutamıyordu. Onun sakin gücü, hastanedeki o kısa karşılaşmada, Diyarbakır’daki antika dükkânında, sanki bir bulmacanın parçası gibiydi. Mert, onun dalgınlığını fark etti. “Demir, bu dava seni yordu mu, yoksa başka bir şey mi var?” dedi, ofiste kahve içerken. Demir, “Belki başka bir şey,” dedi, ama daha fazla açılmadı. Defne’ye bir mesaj yazmayı düşündü, ama onun mesafeli tavrını hatırladı. Sabırlı olmalıydı; bu, onun avukatlıkta öğrendiği bir dersti. Defne, İstanbul’da hastanenin yoğun ritmine geri dönmüştü. Nöbetler, hastalar, kaos… Ama zihninde, Diyarbakır’ın sıcak sokakları, Demir’in sesi yankılanıyordu. Bir akşam, nöbetten çıkarken, Balat’taki bir sanat sergisine gitmeye karar verdi. Bir meslektaşı, yerel bir ressamın sergisini övmüştü. Defne, sanattan uzak kalmıştı; belki bu, ruhunu biraz hafifletirdi. Sergi, eski bir konağın avlusunda düzenleniyordu. Tablolar, İstanbul’un sokaklarını, Boğaz’ın dalgalarını yansıtıyordu. Defne, bir tablonun önünde durdu: Diyarbakır’ın basalt duvarları, bir bağ bozumunda dans eden kadınlar. Tablonun altındaki isim, onu bir an dondurdu: “Aslan Koleksiyonu.” “Bu tabloyu ben seçtim.” Demir’in sesi, arkasından geldi. Defne, hızla döndü. Demir, lacivert bir ceketle, elinde bir kadeh şarap, gülümsüyordu. “Yine mi sen?” dedi Defne, sesinde hem şaşkınlık hem de hafif bir gülümseme. Demir, “Sanırım tesadüfler bizi bırakmıyor,” dedi, gözlerinde o tanıdık ışıltı. Defne, kalbinde bir çarpıntı hissetti, ama hemen toparlandı. “Bu tablo… Diyarbakır’dan mı?” diye sordu, konuyu değiştirmek istercesine. Demir, “Evet. Ailemin bağlarından esinlenilmiş. Ama senin burada olman, tablodan daha büyük bir sürpriz.” Defne, bu iltifat karşısında suskun kaldı. Kerem’in sözleri, bir zamanlar böyle başlamıştı; güzel, zarif, ama yalan dolu. “Teşekkürler, ama sadece sergiyi görmek için geldim,” dedi, mesafeli bir tonda. Demir, onun duvarlarını hissetti, ama bu onu durdurmadı. “O zaman, bir tablonun hikâyesini anlatayım,” dedi. Birlikte tablolar arasında dolaştılar. Demir, her tablonun ardındaki hikâyeyi anlatırken, Defne onun sesindeki tutkuyu fark etti. Diyarbakır’ın bağları, ailesinin tarihi, onun ruhunda derin izler bırakmıştı. Defne, istemese de etkilendi. Ama içindeki ses, hâlâ “güvenme” diye fısıldıyordu. Sergi bitiminde, Demir, “Bir kahve içmek ister misin?” diye sordu. Defne, bir an duraksadı. “Neden bu kadar ısrarcısın?” dedi, gözlerini ona dikerek. Demir, “Çünkü bazı insanlar, bir kere karşılaştığında unutulmaz,” dedi, sesinde ne bir baskı ne de bir acele. Defne, bu sözlere ne diyeceğini bilemedi. “Belki başka bir zaman,” dedi, ve vedalaştılar. Ama o akşam, Defne’nin çantasında, serginin broşürü ve Demir’in yazdığı bir not vardı: “Tesadüfler, hikâyeler yazar. Bir sonraki satırı sen seç. – Demir Aslan”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD