En ağır gecelerde bile yüzlerini güldüren bir deli vardı.
Eren’in o bezmiş suratındaki komik ifade birkaç saniye daha öylece sürdü; sonra kendisi de bu duruma daha fazla dayanamadı ve kendi haline hafifçe, içten gelen bir sesle gülmeye başladı. Onun bu teslimiyeti ve gülmesiyle birlikte içimizde saatlerdir, günlerdir biriken o ağır gerginlik dalgası bir nebze olsun gevşedi, dağıldı.
İnsan bazen en amansız gecelerde, en çaresiz anlarda bile böyle saçma, ufacık anlara tutunuyordu; çünkü insanı bu zorlu coğrafyada ayakta tutan şey çoğu zaman kazanılan o büyük zaferler değil, işte bu küçücük nefes aralıkları, bu saf insani anlardı.
Demir bu kısa aranın ardından ciddiyetle tekrar çevreyi, o tekinsiz patikaları taramaya başladı; yüzündeki o kısa, nadir görülen gülümseme saniyeler içinde kaybolup yerini askeri disipline bıraktı. Kerem ise her zamanki gibi o derin sessizliğine yeniden gömüldü, adeta görünmez oldu. Ben mağaranın o dar girişine doğru yavaşça birkaç adım atıp gözlerimi ufka, o uzak dağlara diktim.
Gece o amansız hükmünü yitiriyor, yavaş yavaş geriye doğru çekiliyordu; gökyüzünün en uzak, en derin çizgisinde o koyu lacivert tonlar incelmeye başlamıştı bile, yerini griyle karışık soluk, temiz bir maviye bırakıyordu. Ufuk çizgisi boyunca ince, umut dolu bir aydınlık yavaşça belirmekteydi; gün doğumu adım adım yaklaşırken dağların o vahşi, sert hatları da yavaş yavaş netleşiyor, gece boyunca sadece tehlikeli birer siluet halinde duran koca kayalar artık kendi gerçek şekillerine, sınırlarına kavuşuyordu.
Dağın o dondurucu soğuğu hâlâ keskin bir bıçak gibi tenimize işliyordu ama havada, o esen rüzgarda artık tamamen farklı bir his vardı; sabahın o taze, temiz gelişiydi bu. Yeni bir günün, beraberinde getireceği yeni bir bilinmezliğin, yeni bir mücadelenin habercisiydi.
Hemen arkamdan pusu hattındaki Onur’un o tanıdık sesi geldi. “Bak, sabah oluyor Akrep.”
Başımı yavaşça, gökyüzündeki o değişime bakarak salladım. “Evet Onur, gün ağarıyor.”
Onur tam yanıma kadar gelip dostça omzumu hafifçe dürttü; gözleri uykusuzluktan, yorgunluktan kan çanağı gibiydi ama o içindeki sarsılmaz sıcaklığı hâlâ canla başla taşıyordu. “Amansız bir geceyi daha kazasız belasız atlattık be kardeşim.”
Demir arkamızdan, o pozisyonunu hiç bozmadan kuru, tavizsiz bir sesle araya girdi. “Esas gün daha yeni başlıyor Onur, sakın ola rehavete kapılıp gevşeme burada.”
Onur bu laf üzerine çocukça dudak büktü, sitem etti. “Tamam be Demir, herhalde o eski çıtkırıldım İstanbul beyefendisi değilim artık, bu dağlarda onu çoktan anladık sanıyordum.”
Demir ona gözünün ucuyla, yan gözle hafifçe baktı. “Zaten bu time geldiğinden beri hiçbir zaman öyle bir beyefendi değildin.”
Onur bu sarsıcı lafla hafifçe güldü. “Harbi kırıcı oldun şimdi Demir, kalbimi kırdın.” Ben bu tanıdık diyalog karşısında istemsizce başımı iki yana doğru salladım; bu ikisinin her fırsatta böyle çocukça atışmasını dinlemek, bizim için yıllardır hiç değişmeyen, içimizi ısıtan bir askeri alışkanlıktı. En kötü, en ölümcül anlarda bile birbirlerini böyle tatlı sert dürtmeden, laf sokmadan asla duramıyorlardı.
Mağaranın o iç kısmından hafif bir kıpırdanma, giysi hışırtısı sesi geldi; sığınan kadınlardan biri uyanmış, etrafı süzüyordu. Ardından onun hemen yanındaki diğer kadın da yavaşça doğruldu; o küçük, masum çocuk ise hâlâ annesinin güven veren dizine başını koymuş şekilde huzurla uyuyordu, yüzü geceye göre şimdi çok daha sakindi, endişesizdi. Saatler süren o büyük korkunun ardından, ilk kez gerçekten dinlenebilmiş, huzur bulabilmiş gibi bir hali vardı.
Cengiz komutan mağaranın biraz gerisindeki o karanlık gölgeden çıkıp ağır adımlarla bize doğru geldi; üzerindeki o amansız yorgunluk yüzündeki her çizgiden okunuyordu ama o heybetli duruşu her zamanki gibi dimdik, sarsılmazdı. Önce kafasını kaldırıp gökyüzündeki o soluk mavi renge baktı, sonra hepimizi keskin gözleriyle tek tek süzdü. “Tamam çocuklar, kendinize gelin,” dedi sakin ama son derece net, otoriter sesiyle, “Beklenen sabah oldu nihayet.”
Hepimiz bu sesle birlikte pürdikkat kesildik, komutana döndük; komutan birkaç saniye boyunca derin bir sessizliğe gömüldü, zihnindeki o hayati planı son kez tartıyor, her ihtimali hesaplıyor gibiydi. “Maksimum bir saate kadar burayı tahliye ediyoruz, hareket ediyoruz.”
Demir o askeri merakıyla hemen sordu. “Doğrudan aşağıdaki köye mi iniyoruz komutanım, plan bu mu?”
“Evet, plan bu.” Cengiz komutanın sesi net ve tartışmaya kapalıydı. “Önce yanımızdaki bu çaresiz kadınları ve o küçük çocuğu köyde güvenli bir noktaya bırakacağız, hemen ardından da düğün alanını, çevre emniyetini tamamen kontrol altına alacağız.”
Uğur mağaranın içinden teçhizatını düzelterek çıkıp söze girdi. “Sabah şimdilik oldukça sakin, sessiz görünüyor komutanım ama bu dağlardaki fazla sessizlik hiçbir zaman hoşuma gitmemiştir, içime sinmiyor.”
Aras da onun hemen arkasından adımlayarak yanımıza geldi. “Bana da hiç temiz bir hava gibi gelmedi Uğur; dün gece dağda patlayan o yoğun silah sesleriyle şu anki bu mutlak sessizlik birbirini hiç tutmuyor, bir bit yeniği var.”
Cengiz komutan bu haklı tespitler üzerine kısa bir baş hareketiyle onay verdi. “Doğru söylüyorsunuz, benim de bir türlü içime sinmedi bu sakinlik.” Komutanın ağzından çıkan bu şüpheli sözlerle birlikte hepimizin yüzündeki o az önceki kısa, huzurlu rahatlama anı yeniden silindi, yerini tetikte bir bekleyişe bıraktı; çünkü bu dağlarda eğer komutanın içi rahat değilse, ortada gerçekten çok büyük, dikkat edilmesi gereken ölümcül bir tehlike var demekti.
Ben içimdeki o huzursuzlukla istemsizce mağaranın içine doğru baktım; kadın şefkatle o küçük çocuğun saçlarını okşuyordu, küçük çocuk da o esnada uyanmış, mahmur ve masum gözlerle etrafına bakınıyordu. Sonra o temiz gözleri mağara kapısında duran beni buldu; doğrudan bana baktı ve yüzünde çok hafif, koruyucu bir gülümseme belirdi.
O küçücük, dünyadan bihaber gülümseme içimde garip, tarifi imkansız bir duygu bıraktı; içimde bir sıcaklık, büyük bir sorumluluk, taşınması zor bir ağırlık hissettim. Bu çaresiz insanlar artık dağda tesadüfen rastladığımız sivil yabancılar değildi; bir şekilde, bu amansız gecede kaderimiz birbirine sıkı sıkıya bağlanmıştı.
Tam o derin düşüncelerin ortasındayken Cengiz komutan o gür sesiyle düşüncelerimi anında böldü. “Akrep,” dedi, doğrudan bana seslenerek.
Başımı hızla ona doğru çevirdim, hazır ola geçtim. “Emredin komutanım, buradayım.” Birkaç saniye boyunca o derin gözleriyle doğrudan ruhuma bakar gibi bana baktı.
Sonra son derece sakin ama omuzlarıma büyük bir yük bindiren ağır bir tonla konuştu. “Bugün bizim için, Kılıç Timi için gerçekten çok zor, çok çetin bir gün olacak.” Gözleri bir anlığına mağaradaki o masum kadınlara kaydı, sonra hiç vakit kaybetmeden tekrar bana döndü. “Ve ne yazık ki içimde çok kötü, beni huzursuz eden bir his var.” Bu açık cümle içime, tam kalbimin ortasına bir ok gibi oturdu; çünkü Cengiz komutan kolay kolay, ortada büyük bir durum yokken böyle hislerden konuşmazdı.
Ben çenemi hafifçe sıktım, tüfeğimi kavradım. “Benim de içim hiç rahat değil komutanım, tetikteyim.”
Cengiz komutan başını yavaşça, kararlılıkla salladı. “Öyleyse bugün sahada tek bir hata bile yapmayacağız, kimsenin hata lüksü yok.” Sonra hepimize, o canını ortaya koyan tim adamlarına tek tek baktı; Aras, Mete, Kerem, Murat, Uğur, Eren, Onur ve Demir.
Kılıç Timi eksiksiz, o sarsılmaz duruşuyla dimdik ayaktaydı; adeta tek bir vücut gibi, büyük bir aile gibi, ölümcül bir savaş makinesi gibiydik. Birbirine canını emanet eden, asla sırtını dönmeden yaşayan o sarsılmaz adamlar topluluğuydu bu.
Komutan sesini perçinleyerek son kez konuştu. “Bugün o köydeki masum sivillerin burnu bile kanamayacak, buna müsaade etmeyeceğiz.” Sesi gitgide daha da sertleşti, çelik gibi oldu. “Ve eğer o kansız teröristler, o hainler düğünü basmaya, ortalığı kana bulamaya kalkarsa…” Cümlesini orada yarıda bıraktı ama o cümlenin arkasındaki ölümcül devamını hepimiz çok iyi biliyorduk.
Demir’in o buz mavi gözleri intikam hırsıyla iyice sertleşti; Onur’un yüzündeki o her zamanki sıcaklık yerini amansız bir kararlılığa, askeri bir öfkeye bıraktı. Ben ise tüfeğimi omzuma her zamankinden çok daha sağlam, çok daha öfkeli yerleştirdim; içimde, ruhumun en derin yerinde tek bir yemin, tek bir sarsılmaz düşünce vardı artık. Bu kez ne pahasına olursa olsun kimseyi kaybetmeyecektik.
Cengiz komutanın o net ve sert son sözlerinden sonra mağaranın o dar iç kısmında hiç kimse gereksiz tek bir kelime bile etmedi; o kısa, derin sessizlik zaten hepimizin zihnine fazlasıyla sorumluluk, fazlasıyla şey yüklemişti. Birkaç saniyelik o mutlak sessizliğin hemen ardından, timdeki herkes artık vücuduna kazınmış o otomatikleşmiş askeri refleksleriyle sessizce toparlanmaya başladı.
Silahlar büyük bir dikkatle kontrol edildi, şarjörler tek tek gözden geçirildi, ağır sırt çantaları omuzlara yeniden, sıkıca yerleşti. Botların gevşeyen bağcıkları son kez sıkıldı, telsiz kulaklıkları kontrol edildi; her şey yılların getirdiği o profesyonel alışkanlıkla, son derece hızlı ama çıt çıkarılmayacak şekilde sessizce ilerliyordu.
Ben tüfeğimi omzuma daha rahat bir pozisyonda yerleştirirken gözüm istemsizce mağaranın içindeki o çaresiz kadınlara kaydı; yüzlerindeki o derin yorgunluk, o bitkinlik hâlâ çok belirgindi ama en azından sabaha uyanmış olmanın verdiği hisle gözlerindeki o ilk andaki panik dalgası biraz olsun azalmıştı. Küçük çocuk ise annesinin o nasırlı elini sanki bırakırsa kaybolacakmış gibi sıkı sıkı tutuyordu; uykusunu tam anlamıyla alamadığı her halinden belliydi ama bize, o koca silahlı adamlara bakarken artık dün geceki kadar çok korkmuyordu.
Murat kadınlara doğru birkaç adım yaklaştı, o sakin, güven veren sesiyle konuştu. “Birazdan yola çıkıyoruz, sakın birbirinizden ayrılmayın.” Kadın hiçbir şey söylemeden, minnetle sessizce başını salladı.
Uğur hemen yan taraftaki bir kayanın üzerinde elindeki cihazdan rotayı pürdikkat kontrol ediyordu; Aras ise elindeki haritaya kısa kısa göz atıp Cengiz komutana ilerleyeceğimiz hat üzerinde birkaç kritik noktayı gösteriyordu. Kerem çoktan mağaranın o dar çıkışına doğru geçmiş, namlusunu dışarıya uzatıp çevreyi titizlikle taramaya başlamıştı bile.
Onur ağır çantasını sırtına geçirirken hemen yanındaki Eren’e ters ters baktı. “Hazır mısın uykucu Deli, toparlandın mı?”
Eren yüzünü çocukça buruşturdu, sırtını esnetti. “Abi sorma, daha yeni yeni kendime geldim vallahi.”
Demir hiç kaçırmadı. “Kendine gelmediysen dağ seni kendine getirir.”
Eren derin, sitemkar bir iç çekti. “Daha şimdiden çok yoruldum ben ya.”
Onur gülerek onun omzuna dostça, sert bir darbe indirdi. “Daha yolun başındayız ve sen henüz yirmi ikisindesin oğlum, ne yorulması, ne tükenmesi?”
Cengiz komutan mağaranın tam girişine geçip dikildi, gür sesiyle emretti. “Çıkıyoruz çocuklar.” Tek bir emir, o sarsılmaz irade yetmişti.
Hepimiz önceden belirlenmiş sırayla, pürdikkat mağaradan dışarıya adım attık; sabah artık tamamen doğmuş, güneş dağların arkasından yavaş yavaş yükselmişti ama daha şimdiden o keskin hava sertleşmeye başlamıştı bile. Irak dağlarının sabahı her zaman aldatıcı, her zaman tekinsizdi; ilk saatlerde insanı yanıltan tatlı bir serinlik gibi hissedilirdi ama güneş biraz daha yükseldikçe o koca taşlar bütün ısıyı içine çeker, hava bir anda insanın nefesini kesen kuru, yakıcı bir sıcağa dönüşürdü.
Bir saat kadar sonra bu dik yokuşta herkesin sırtından sicim gibi ter akacağını çok iyi biliyorduk; dağın yolları ise dar, engebeli ve her an kaymaya müsait çakıllarla doluydu.
En önde, yolu açan Kerem ve Aras ikilisi vardı; onların hemen arkasında ise dikkatli adımlarla ben, Demir ve Cengiz komutan yan yana yürüyorduk.
O çaresiz kadınlar ve küçük çocuk ise timin tam ortasında, en güvenli noktada ilerliyordu; Murat ve Onur onlara çok yakın mesafede, adeta siper olarak ilerliyordu. En arkada ise Mete, Uğur, Eren ve Emirhan artçıyı oluşturmuş, arkamızı tamamen kapatıyordu; adımlayışımız o taşlı, kuru zeminde düzenli, askeri bir ritim oluşturuyordu.
Güneş gökyüzünde biraz daha yükseldi, o yakıcı sıcak kendini iyice, acımasızca hissettirmeye başladı; daha şimdiden, yürüyüşün başında boğazım kupkuru olmuştu. Hava öyle kuruydu ki aldığım her nefeste ciğerlerime sıcak bir toz, amansız bir alev doluyor gibi hissediyordum.
Eren arkalardan yine dayanamayıp homurdanmaya, sızlanmaya başladı. “Abi bu nasıl bir sıcak ya, daha sabahın körü değil mi?”
Mete başını hiç arkaya çevirmeden, o sert sesiyle cevap verdi. “Esas cehennem daha başlamadı bile Eren, dua et sen buna.”
Eren büyük bir şaşkınlıkla, gözlerini açarak söylendi. “Bu daha başlamamamış hali mi yani?”
Demir hafifçe başını arkaya doğru çevirdi, o delici bakışını attı. “Merak etme Eren, bir saat sonra o çeneni yoracak, konuşacak tek bir gram enerjin bile kalmayacak burada.”
Eren aldığı bu cevapla bir süre sessizliğe gömüldü; tam üç dakika kadar, kronometre tutulmuş gibi sustu. Sonra dayanamayıp yine o bildik sızlanmasına başladı. “Ben harbi niye asker oldum ya, ne işim vardı benim buralarda?”
Onur onun bu haline arkadan yüksek sesle gülmeye başladı. “Ulan Eren, biz de senin bu haline bakıp bunu yıllardır çözmeye çalışıyoruz ya zaten.”
Eren derin, nefes nefese bir nefes verdi. “Gerçekten söylüyorum abi, şu an şehirde klimalı, masa başı rahat bir işim olabilirdi benim.”
Demir hiç istifini bozmadan, yüzünü bile o tarafa çevirmeden kuru bir sesle cevap verdi. “Olmazdı kardeşim, kesinlikle olmazdı.”
Eren bu kesin lafa anında alındı, sitemle sordu. “Nedenmiş o, niye olmazmış Demir abi?”
Demir yüzünü milim oynatmadı, buz gibi konuştu. “Çünkü o bitmek bilmeyen çenenle en fazla iki günde bütün ofisi, bütün şirketi delirtirdin sen.” Net tespitin üzerine Emirhan kendini tutamayarak büyük bir kahkaha attı; ben de istemsizce dudaklarımı birbirine bastırdım, gülmemek için kendimi sıktım. Bu çocuklar bazen bu vahşi dağların, amansız savaşın tam ortasında bile adama o unuttuğumuz normal hayatı, o sıcaklığı hatırlatıyordu; bir süre sonra ise yürüdüğümüz patika daha da dikleşti, kayalar büyüdü.
Ortadaki kadınlardan biri artık yürümekte gerçekten çok zorlanmaya başlamıştı; nefesi kesiliyor, düzensizleşiyordu. Durumu timde ilk fark eden her zamanki dikkatiyle Onur oldu, adımlarını hemen yavaşlattı. “Akrep, bir baksana.” Başımı hemen arkaya doğru çevirdim; kadının yürüyüşü tamamen bozulmuş, adımları birbirine dolanıyordu. Küçük çocuk da bitkinlikten neredeyse düşecek gibi görünüyordu.
Cengiz komutan arkadaki bu durumu görünce eliyle anında dur işareti verdi; hepimiz tek bir hareketle pusu pozisyonu alarak durduk. Kadın bir kayanın kenarına çöküp güçlükle, hırıltıyla nefes alıyordu.
Çocuk ise sıcaktan ve yorgunluktan yüzünü iyice buruşturmuştu ama yine de tek bir şikayet kelimesi bile etmiyordu; ben hemen silahımı emniyete alıp diz çökerek çocuğun göz hizasına kadar indim. “Nasılsın küçük adam, iyi misin?” Küçük başını hafifçe yukarı aşağı salladı; ama o masum gözleri bana bambaşka bir şey, büyük bir çaresizlik söylüyordu.
Yorulmuştu, hem de küçücük bedeniyle çok yorulmuştu; bir anda o kuruyan dudaklarından küçücük, titrek bir ses duyuldu. “Çok susadım.” O iki kelime içimde, tam kalbimin ortasında sarsıcı bir yere oturdu.
Murat arkadan hiç beklemeden, büyük bir şefkatle kendi matarasını uzattı. “Al bakalım ufaklık, kana kana iç.” Çocuk iki küçük eliyle koca matarayı sıkıca tuttu; suyu büyük bir açlıkla içerken o zayıf ellerinin hafifçe titrediğini çok net gördüm, içim sızladı.
Cengiz komutan ise o esnada keskin gözleriyle etrafı tarıyordu; sonra gözlerini tamamen uzak ufka, vadinin derinliğine dikti. Yüzündeki o askeri ifade bir anda çok keskin bir şekilde değişti, buz gibi sertleşti; ben onun bu ani değişimini fark eder etmez hemen ayağa kalktım, tüfeğimi kavradım. “Ne oldu, ne gördünüz komutanım?”
Cengiz komutan o çelik gözlerini iyice kısmış, uzağa, vadinin en ucuna bakıyordu; sesi bu kez fısıltı gibi ama ürkütücü derecede alçaktı. “Hemen aşağıya bakın çocuklar.” Hepimiz yavaşça, nefesimizi tutarak onun işaret ettiği o uzak yöne doğru döndük; aşağıdaki o küçük köy artık ağaçların arasından net bir şekilde görünüyordu. Ve o köyün tam girişinde, meydanın ortasında. Hiç beklemediğimiz, tekinsiz bir hareketlilik vardı.
~~~
Pazartesi Çarşamba ve Cuma Günleri Yeni Bölüm...