Bazen bir yabancı, en tanıdık his olur.
O gün gözümün önünden gitmiyor. Babamın o şaşkın, hüzün yüzü. Annemin yanaklarından süzülen o sessiz gözyaşları. Benim içimden kopan o çığlıklar. Sanki zaman durmuştu ve biz, o tarifsiz acının içinde hapsolmuştuk.
Şimdi ise buradayım. Hastane odasının bu beyaz duvarları, sanki üzerime üzerime geliyor. Pencereden sızan o soluk ışık, içimdeki karanlığı daha da koyulaştırıyor gibi. İlk haftanın o yoğun acısı, yerini garip bir boşluğa bıraktı. Annemle babam her gün geliyorlar. Yanımda sessizce oturuyorlar. Bazen ellerimi tutuyorlar, bazen sadece gözlerimin içine bakıyorlar. Konuşmakta zorlanıyoruz. Sanki kelimeler boğazımızda düğümlenmiş gibi. Ama onların burada olması bile, içimdeki o derin sızıyı bir nebze olsun dindiriyor.
Can sıkıntısı. İşte bu, hastane odamdaki yeni düşmanımdı. Sürekli aynı manzarayı seyretmek, aynı kokuyu içime çekmek dayanılmaz bir hal almıştı. Dışarıda hayat tüm canlılığıyla akıp gidiyor biliyordum. Gülen insanlar, koşan çocuklar. Ben ise burada, bu dört duvar arasında hapsolmuş gibiydim.
Annem yemeğimi yedirdikten sonra biraz hava almak için terasta yalnız kalmıştı. Babam ise geçimimizi sağlamak için direksiyon sallamaya, yollarda olmaya devam ediyordu. Hastaneden ne zaman çıkacağımı bilmiyordum ama bu belirsizlik içimi kemiriyordu. Üniversitem askıya alınmıştı. Edebiyat öğretmeni olma hayalim, kendi yazdığım o satırlar, o şiirler. İleride bir gün yazar olmak da en büyük arzumdu. Hem öğrencilere edebiyatı sevdirmek, hem de kendi kelimelerimle bir dünya yaratmak. Bu hayallerim şimdilik askıya alınmıştı, belki de artık hiç gerçekleşmeyecekti. Bu düşünce bile canımı yakıyordu.
Canım öylesine sıkılıyordu ki, sosyal medyada amaçsızca gezinirken dikkatimi ilginç bir oyun çekti. Merakıma yenik düşüp oyunu indirdim ve biraz inceledim. Garip bir atmosfere sahipti. Kendi karakterini oluşturabiliyor, istediğin kıyafetleri giydirebiliyordun. Aynı zamanda sanal bir evi zevkine göre döşeyebiliyordun.
Online oyuncular arasında gezinirken gözüme çarpan farklı kullanıcı adları oldu. İçimde beliren bir tedirginlikle kendi kullanıcı adımı "Hazal" olarak belirledim. Oyunun içeriğini ve yabancı insanların nasıl biri olduğunu tam olarak kestiremediğim için gerçek adımı kullanmak istememiştim. Bu sanal dünyada, kimliğimi bir sır perdesi ardında saklamak daha güvenli gelmişti.
Karakter oluşturma ekranında kayboldum. Seçenekler sonsuz gibiydi. Ten rengi, saç modeli, göz rengi. Her bir detayı inceliyor, içimdeki o karmaşık ruh halini yansıtan bir avatar yaratmaya çalışıyordum. Sonunda, uzun, dalgalı kahverengi saçlı, hüzünlü ama meraklı bakan yeşil gözlü bir karakterde karar kıldım. Üzerine bol, rahat bir kazak ve soluk kot pantolon giydirdim. Sanki benim hastanedeki halimin sanal bir yansımasıydı.
Evin dekorasyon bölümüne geçtiğimde ise içimde küçük bir heyecan kıpırdandı. Boş duvarlar, cansız mobilyalar. Onlara renk katmak, kendi zevkime göre düzenlemek bir anlığına da olsa hastane odasının kasvetinden uzaklaşmamı sağladı. Pastel tonlarda duvar kağıtları, rahat görünen bir koltuk, kitaplarla dolu bir raf. Hayalimdeki küçük sığınağı yavaş yavaş inşa ediyordum.
Tam o sırada, online oyuncular bölümünde dolaşırken farklı kullanıcı adları ve ilginç avatarlar dikkatimi çekiyordu. Kimi fantastik yaratıklara bürünmüş, kimi ise günlük hayattan fırlamış gibiydi. Bir an için bu sanal dünyanın içine çekilmiştim.
Kapı bir anda gürültüyle açıldı ve annem telaşlı bir ifadeyle içeri girdi. Elinde taze meyvelerle dolu bir tabak vardı. Onun o ani gelişiyle irkildim ve refleks olarak telefonu hızla yatağın altına doğru ittim. Ekranda parlayan oyun görüntüsünün annemin dikkatini çekmesini istemiyordum.
"Beria'cım, canım kızım," dedi annem, yüzünde endişeli bir gülümsemeyle yanıma yaklaşırken. "Bak sana ne güzel meyveler getirdim. Biraz renk gelsin odana."
"Teşekkür ederim anne," diye mırıldandım, sesimin titrememesi için özen göstererek. İçimden ise bin bir düşünce geçiyordu. Bu oyundan ona bahsetmeli miydim? Şimdi değil. Henüz hazır değildim. Bu sanal dünya, şimdilik benim küçük sırrım olarak kalmalıydı. Burada, kendi kurallarımın geçerli olduğu bir alanda, biraz olsun nefes alabilirdim. Annemin gözlerindeki o şefkati görüyordum ve onu endişelendirmek istemiyordum. Bu oyun. Bu garip keşif, şimdilik sadece benimle kalsın. Ne olduğunu tam olarak anlamadan kimseye anlatmayacaktım. İçimde büyüyen o tuhaf hissi, o belirsiz merakı önce kendim çözmeliydim.
"Anne, bu çilekler ne kadar da kırmızı görünüyor," dedim, dikkatimi dağıtmamaya çalışarak. Gözlerim istemsizce yatağın altındaki telefona kayıyordu. Acaba ekran hala açık mıydı? Annem bir şey fark etmiş miydi? İçimde küçük bir panik dalgası yayıldı.
Annem, meyve tabağını komodinin üzerine bırakırken gülümsedi. "Evet canım, taptaze. Hastanenin içindeki marketten aldım. Bugün gelmişler." Sesi o kadar sakin ve sevgi doluydu ki, içimdeki huzursuzluk bir anlığına dindi. Onun bu şefkati, bu özeni beni her zaman güvende hissettirmişti.
O konuşurken, ben de sanki çok önemli bir şeyi inceliyormuş gibi yapıp yatağın üzerindeki örtünün desenlerini takip ediyordum. Ama aslında tüm dikkatim yatağın altındaydı. Telefonumun sessizliğini, orada öylece bekleyişini hayal ediyordum.
"Markette başka neler vardı anne?" diye sordum, konuyu dağıtmak istercesine. Sesim umarım doğal çıkmıştır. Yanaklarımın hafifçe kızardığını hissediyordum. Yalan söylemekte hiç iyi değildim.
Annem, "Birkaç dergiye gözüm ilişti, belki sana da alırım yarın," dedi düşünceli bir ifadeyle. "Hemşireler de iyiydi bugün, nasılsın diye geldiler." Ben sadece başımı salladım. Gözlerim hala örtünün üzerindeydi. Sanki o karmaşık desenlerin arasında kaybolmaya çalışıyordum.
"Ben şimdi eve geçeyim Beria," dedi annem, elini yanağıma uzatıp okşarken. Gözlerinde yine o şefkatli ifade vardı. "Sana birkaç yeni pijama takımıyla rahat eşofmanlar getireyim. Burada canın sıkılıyordur, bari üstün başın rahat olsun."
"Teşekkür ederim anne," diye fısıldadım. İçimde garip bir suçluluk hissi vardı. Annemin bu kadar düşünceli olmasına rağmen ben ondan bir şeyler saklıyordum.
Annem başımı öptü ve yavaşça odadan çıktı. Onun ayak sesleri koridorda uzaklaşırken, ben de derin bir nefes aldım. O gitmişti. Şimdi yalnızdım. Gözlerim hemen yatağın altındaki telefonu buldu. Kalbim hafifçe hızlanmıştı. Acaba oyun hala açıktı mı?
Yavaşça uzanıp telefonu aldım. Ekran kararmıştı. Parmağımla dokunup açtım. Şifreyi hızlıca girdim ve ana ekrana ulaştım. Oyunun ikonu oradaydı. Üzerine tıkladım. Oyun açıldığında bıraktığım gibiydi. Karakterim sanal evimde öylece duruyordu. Online oyuncular bölümüne tekrar girdim.
Birkaç farklı kullanıcı adının arasında gezinirken "Demir" isminde bir avatar dikkatimi çekti. Simsiyah saçları, delici bakışlara sahip gizemli bir ifadesi vardı. Üzerinde koyu renkli, şık bir kıyafet taşıyordu. Diğer oyuncuların aksine, etrafında kalabalık bir grup yoktu. Tek başına, kendi gölgesinde gibi duruyordu.
İçimde tuhaf bir dürtü belirdi. Bu yabancıyla konuşmak istedim. Belki de bu sanal dünyada, gerçek hayatta kuramadığım bir bağlantı kurabilirdim. Belki de bu "Demir," hastane odamın sıkıntısını bir nebze olsun dağıtabilirdi. Parmaklarım ekranda titrek bir hareketle Demir'in avatarına dokundu ve arkadaşlık ekleme penceresi açıldı. İsteğimi kabul edip "Merhaba Hazal" yazdı.
Ne yazacağımı bilemeden kısa bir an bekledim ve ardından "Merhaba Demir" yazdım. İçimde sebepsiz bir mutluluk filizlenmişti. Bunun tek sebebi, o kazadan sonra ilk defa biriyle iletişim kuruyor olmamdı.
Demir: Kaç yaşındasın?
Hazal: 23 Sen?
Demir: 28 yaşındayım.
Aramızda beş yaş fark vardı ve bu bile içimde bir çekince oluşturdu. Yanlış anlaşılmaktan çekinerek ona abi demek istedim. Beş yaş, benim için hala büyük bir şeydi.
Hazal: Anladım abi :)
Demir: Abi mi?
"Abi mi?" mesajını okuduğumda dudaklarımda engel olamadığım bir kahkaha belirdi. Bu sanal etkileşim, hastane odamın kasvetli atmosferine beklenmedik bir neşe getirmişti.
Hazal: Yani ne desem bilemedim açıkçası.
Demir: Abi kelimesinden pek hoşlanmam :)
Hazal: Peki Demir diyeyim o hâlde.
Demir: Evet, böyle daha iyi oldu.
Biraz duraksadıktan sonra hastane odasındaki cama vuran güneş ışığına baktım. Tam o sırada Demir bir mesaj daha attı:
Demir: Sessizleştin.
Hazal: Oyuna adapte oluyordum.
Demir: Bu oyun çok tehlikelidir Hazal, yol yakından uzaklaş.
Hazal: Ne demek istedin?
Demir: Şöyle söyleyeyim; oyuna giriyorsun ama bir nedeni yok. Seni kendine çeker. Ha şunu da söyleyeyim, buradaki insanlara güvenme.
Hazal: Peki sana güvenebilir miyim?
Demir: Neden ben?
Hazal: Senden zarar gelmez diye düşünüyorum, baksana şimdiden beni uyarıyorsun.
Demir: Doğru :D
Hazal: Öyle.
Demir: Benim çıkmam gerekiyor Hazal, oyunda aktif olursan sohbete devam edebiliriz.
Hazal: Olur, görüşürüz.
Demir: Görüşelim.
Demir oyundan çıktıktan sonra ben de çıktım çünkü oyun şimdiden biraz sıkıcı gelmeye başlamıştı. Demir’in bana söylediklerini düşündüm: oyunun tehlikeli olduğunu ve "Yol yakından uzaklaş" dediğini bir türlü anlayamadım. Peki, kendisi neden bu oyunu oynamaya devam ediyordu?
Demir’in son mesajıyla birlikte sohbet penceresi kapandı. Ekranın kararan ışığı, hastane odasının soluk atmosferini daha da belirginleştirdi. Telefonu yatağın yanına bıraktığımda, Demir’in sözleri zihnimde yankılanmaya devam etti. "Bu oyun çok tehlikelidir Hazal, yol yakından uzaklaş." Ne demek istemişti? Oyunun ne gibi bir tehlikesi olabilirdi ki? Ve neden kendisi hâlâ bu oyunu oynamaya devam ediyordu? Bu sorular, kafamın içinde dönüp duran bir top gibiydi.
Gözlerim odanın penceresine kaydı. Dışarıda öğleden sonra güneşi, gökyüzünü altın sarısı bir renge boyamıştı. Ağaçların yaprakları hafif bir rüzgarla dans ediyor, dallarından süzülen ışık huzmeleri, pencerenin pervazında nazikçe oynaşıyordu. Keşke dışarıda olabilseydim. Keşke bu sıkıcı hastane odasından çıkıp, güneşin sıcaklığını tenimde hissedebilseydim. İçimdeki özlem, hafif bir sızı gibi göğsümde filizlendi.
Annemin getireceği pijama takımları ve eşofmanlar aklıma geldi. İçimde bir anlık suçluluk tekrar baş gösterdi. Annem benim için her şeyi düşünürken, ben hâlâ ona bu oyundan ve içimde büyüyen bu tuhaf meraktan bahsetmemiştim. Sanki bu sanal dünya, kendi küçük sırrım, kaçış noktam olmuştu.
Telefonu tekrar elime aldım ama bu sefer oyuna girmek yerine sadece ekranı izledim. Demir’in profil resmi gözümün önüne geldi: simsiyah saçları, delici bakışları. Gerçek hayatta tanımadığım, sadece birkaç mesajla iletişim kurduğum bu yabancı, içimde garip bir merak uyandırmıştı. Ona güvenebileceğimi söylemiştim. Peki, gerçekten güvenebilir miydim? Ya söyledikleri doğruysa ve bu oyun gerçekten tehlikeliyse?
Bir süre öylece düşündüm. Hastanedeki günler monotondu. Kitap okuyor, televizyon izliyor, bazen de pencereden dışarıyı seyrediyordum. Ama hiçbiri, bu oyunun ve Demir’le olan sohbetimin verdiği anlık heyecanı vermiyordu. Belki de bu yüzden, Demir’in uyarılarına rağmen, içten içe bu oyundan tamamen uzaklaşmak istemiyordum. Sanki beni bekleyen bir şeyler vardı, çözülmesi gereken bir sır.
Odanın tekdüze sarı duvarları, hastane kokusunun genzimi yakarcasına hafif ama ısrarcı varlığıyla birleşince, içimi tarifsiz bir sıkıntı kapladı. Yataktan kalkmak, ağırlaşan bedenimi tekerlekli sandalyeye aktarmak bile zor geliyordu. Pencereye doğru ilerledim, dışarıdaki hayatın vızıldayan akışına hasretle baktım. Sanki ben bu odada hapsolmuşken, dünya tüm renkleriyle, tüm sesleriyle benden bağımsız dönüyordu. Ne zaman iyileşecektim? Ne zaman bu kapıdan çıkıp, o dışarıdaki, benim için adeta ulaşılmaz bir rüya olan yaşama karışacaktım?
O günden sonra Demir oyuna girmedi. Her ne kadar saçma gelse de, içten içe onu bekliyordum. Oyunun o bildik, rahatlatıcı atmosferine dönmesini, bana yazmasını arzuluyordum. Henüz benden, tekerlekli sandalyeye mahkûm küçük bir kızdan haberi bile yoktu. Pencerenin önünde, dışarıdaki griliği seyrederken, telefonumun notlar kısmına rastgele dizeler dökmeye başladım. Kelimeler, içimdeki sessiz çığlıkların yankısı gibiydi. Birkaç satır karaladıktan sonra, içimdeki o dayanılmaz istekle oyuna girdim. Ve işte, onu gördüm: Demir. Beklemiyordum, ama o anın heyecanı tüm sıkıntılarımı silip süpürdü. Hemen bana yazdı.
Demir: Nasılsın Hazal?
Hazal: İyiyim, sen?
Demir: Ben de iyiyim, teşekkür ederim. Kusura bakma lütfen, oyuna girecek vaktim olmadı.
Hazal: Sorun değil.
Demir: İşler yoğundu da.
Hazal: Ne işle meşgulsün?
Demir: Tamirciyim :)
Hazal: Öyle mi, güzelmiş.
Demir: Peki sen okuyor musun ya da çalışıyor musun?
Ne söyleyeceğimi bilemezken, annem odaya girdi. Yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle, "Kızım, tekerlekli sandalyeye oturmuşsun," dedi. İlk başlarda tekerlekli sandalyeyi kabullenmekte zorlanmıştım, bu yüzden annemin şaşkınlığı anlaşılırdı. Ama şimdi, bu sandalyenin beni pencereye, dış dünyaya yaklaştıran bir araç olduğunu hissediyordum. "Evet anne, sıkıldım," derken, telefonumun klavyesine nazikçe dokundum.
Hazal: Okumuyorum, çalışmıyorum da şimdilik. Neden diye sormasan olur mu? Zamanla belki söylerim.
Demir: Tamamdır, sana bırakıyorum. Ben zaten genel anlamda bir başkasının hayatı hakkında soru sormam.
Hazal: Buna sevindim. Sadece şunu söylemek istiyorum: şiir yazıyorum.
Demir: Öyle mi, yazarsın o hâlde.
Hazal: Henüz değil ama hayalim o yönde.
Demir: İnşallah olursun.
Annem, yüzümdeki bu anlık gülümsemeyi görünce hem mutlu oldu hem de meraklandı. Gözlerini kısıp, "Bu günlerde telefonu elinden düşürmüyorsun, biri mi var yoksa?" diye sordu. Biri mi var? Ah annem! Benim hayatımda biri olsa ne olacak? Tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuşum ben. "Hayır anne, biri yok, şiir yazıyorum," diyerek konuyu hemen kapattım. Annem, "Peki öyleyse ben çay alıp geliyorum canım," dedi ve odadan ayrıldı. Ona hâlâ oyundan söz etmemiştim. Bağırıp çağıracağından emindim, bu yüzden şimdilik sessiz kalmak en iyisiydi.
Hazal: İnşallah.
Demir: Sevgilin var mı Hazal?
Demir’in bu ani sorusu, beklediğim bir şey değildi. En azından bu kadar erken beklemiyordum. Sevgilim olmasa da hoşlandığım biri vardı; ama o da yakında evlenecekti. Bir yabancıya platonik aşk hikâyemi anlatsam mı bilemedim, ama içimi dökmeye de ihtiyacım vardı.
Hazal: Sevgilim yok ama hoşlandığım biri var.
Demir: Platonik aşk demek, hımm, biz de o yollardan geçtik :D
Hazal: Evet öyle, peki senin?
Demir: Benim yok. Bilmem, senin gibi güzel bir kadına denk gelmedim.
İltifat etmişti! Güzel olduğumu nereden çıkarmıştı ki? Gözlerim anlık bir şaşkınlıkla büyüdü.
Hazal: Teşekkür ederim, inşallah karşına biri çıkar.
Demir: Temennim o yönde.
Hazal: Umarım :)
Demir: Hazal, benim çıkmam gerekiyor. Senin için sorun olur mu?
Hazal: Olmaz da, ani kaçışların biraz tuhaf.
Demir: İş bu, beklemez. Hadi öptüm seni.
"Öptüm seni" dedikten hemen sonra oyundan çıktı. Yine kaçmıştı. Tamircilerin işi bu kadar aniden mi çıkıyordu? Bu durumdan tedirgin olmaya başlamıştım. Sanki Demir, bana bir şeyler fısıldayıp, tam da yakalayacakken avuçlarımdan kayıp giden bir rüya gibiydi. Bu gizemli tavırları, içimdeki merakı daha da körüklüyordu. Acaba Demir'in bu kaçışlarının ardında yatan gerçek neydi?
Telefonumu usulca yatağa bırakıp pencereye döndüm. Dışarıda, akşamın alacakaranlığı yavaşça şehri sarıyordu. Sokak lambaları birer birer yanıp, uzaktan geçen arabaların farları parlayarak kayboluyordu. Benim odam ise, bu hareketliliğin tam aksine, donmuş bir zaman dilimi gibiydi. Demir'in sözleri kulaklarımda çınlıyordu. "Güzel bir kadın." diyordu. Beni hiç görmemişken, güzelliğim hakkında nasıl böyle emin olabilirdi? Yoksa bu da oyunun bir parçası mıydı? Belki de beni oyuna daha da bağlamak için söylenen sıradan bir iltifattı. Ama içimde bir yerlerde, bu sözlerin beni Demir'e doğru çektiğini hissediyordum.
Yine de, bu ani kayboluşları, aklıma bir kurt düşürmüştü. Ne tür bir iş, bir insanı bu kadar zamansız, bu kadar acil bir şekilde çağırabilirdi? Bir tamirci için bu kadar gizemli olmak ne anlama geliyordu? Zihnimde bin bir türlü senaryo dönüp duruyordu.
~~~
Pazartesi Çarşamba Ve Cuma Günleri Yeni Bölüm...
Buraya kadar okuduysan yorumunu merak ediyorum 🌝