Bir an gecikmek, bir ömrün pişmanlığı olabilir.
Cengiz komutan hepimizi o gurur dolu, o babacan yumuşamış bakışlarıyla birkaç saniye daha sessizce izledi; sonra yüzündeki o sıcak, o insani ifade yavaş yavaş yerini yeniden alıştığımız o disiplinli, o net askeri komutan duruşuna bıraktı. Elindeki o ağır dürbünü büyük bir sessizlikle tekrar boynuna astı, ardından o çelik gözleriyle hepimize tek tek, ciddiyetle baktı.
Sesi bu kez ne dağları titretecek kadar sertti ne de az önceki gibi yumuşaktı, sadece bir askere yetecek kadar netti. “Tamam çocuklar, bu kadar eğlence hepimize yeter.”
Eren omzunu hâlâ o şarkının ritmiyle hafifçe oynatırken o saf haliyle sırıtmaya devam etti. “Komutanım vallahi sayende acayip moral depoladık, artık taş gibi, çelik gibi operasyona hazırız.”
Demir hemen o bildiğimiz kuru, o alaycı sesiyle lafı arkadan anında yapıştırdı. “Biraz daha oynasaydın, omuz atsaydın o meydana damat diye doğrudan seni indirecektik aşağı.”
Onur Demir’in bu yerinde lafına içtenlikle güldü, Eren ise sanki çok bozulmuş gibi yüzünü buruşturdu. “Abi vallahi sizde hiç sanata saygı yok, kıymet bilmiyorsunuz.”
Cengiz komutan o sızlanma üzerine başını hafifçe iki yana doğru salladı. “Boş lafı kesin, toparlanın, sızma düzeniyle köye iniyoruz.” Komutanın ağzından çıkan bu birkaç kelimeyle birlikte o kısa, o nefes aldığımız neşe anı tamamen bitti; hepimiz aynı salisede, tek bir vücut gibi yeniden o bildiğimiz askeri ciddiyete, o profesyonel ruh haline döndük. Tüfeklerin askıları omuzlara tam oturdu, koca çantalar sırtta düzeltildi, silahların son emniyet kontrolleri pürüzsüzce yapıldı.
Sonra o dik vadinin dik yamacından aşağıya doğru, son derece kontrollü ve sessiz adımlarla inmeye başladık; yamaçtaki topraklar sıcaktan oldukça kaygan ve keskin taşlıydı, her adımı basacağımız yeri seçerek dikkatli atıyorduk. Botlarımızın altındaki o küçük taşlar yerinden oynadıkça dağın sessizliğinde hafif, tekinsiz sesler çıkarıyordu; güneş artık gökyüzünde iyice alçalmıştı, batıdaki o yangın yeri gibi turuncu ışık köyün eski taş evlerinin üzerine yumuşak, asil bir renk bırakıyordu.
Aşağıya, vadi tabanına doğru indikçe o hedefteki köyün canlanan sesleri kulaklarımıza daha net, daha coşkulu duyulmaya başladı; o güm güm vuran davul sesi geliyordu, neşeli insan sesleri yükseliyordu, o halay ritmi duyuluyordu ve hâlâ o hoparlörün aralarında Azer Bülbül çalıyordu. Bir süre sonra, patikanın bittiği yerde o köyün giriş sınırına kadar sessizce geldik; bizi ilk fark eden, köyün girişinde oynayan küçük bir çocuk oldu.
Askerleri karşısında görünce şaşkınlıktan elindeki küçük plastik topu tozlu yere düşürdü, o boncuk gözleri bir anda kocaman açıldı; sonra bütün gücüyle, nefesi yettiğince köyün içine doğru avazı çıktığı kadar bağırdı. “Koşun, askerler geldi!”
Bir anda meydandaki herkes halayı, muhabbeti bırakıp dönüp doğrudan bize doğru baktı; ak sakallı yaşlı adamlar saygıyla ayağa kalktı, kadınlar ellerindeki işlerle oldukları yerde kalakaldı, küçük çocuklar heyecanla birbirini iterek bizi daha yakından görmek için öne geçmeye çalıştı. Sonra hiç ama hiç beklemediğimiz o büyük sıcaklıkla, o Anadolu insanına has içtenlikle insanlar meydandan bize doğru yürümeye başladı; ak saçlı bir yaşlı adam sağ elini hürmetle göğsüne götürüp başını hafifçe eğdi. “Hoş geldiniz benim asil evlatlarım, safalar getirdiniz.”
Ardından kalabalığın içinden dertli, dualı başka bir kadın sesi yükseldi. “Allah sizin ayağınıza, o botunuza tek bir taş bile değdirmesin.” Bir anda o köy meydanındaki herkesin, her bir sivilin yüzünde aynı asil ifade vardı; sarsılmaz bir minnet, askere olan o sonsuz güven ve içten gelen o tarifsiz rahatlama hissi okunuyordu.
Sanki bu dağ başında sadece tepeden tırnağa silahlı asker görmemişlerdi, aynı zamanda canlarını koruyacak kocaman bir umut görmüşlerdi; ben namlumun ucuyla etrafı pürdikkat süzerken bir yandan da insanların o temiz yüzlerine bakıyordum, o kadar samimi, o kadar içtendiler ki insanın içindeki o operasyon sertliğini, o çelik zırhı yavaşça kırıyordu bu manzara.
Eren bile bu yoğun sevgi seli karşısında birkaç saniyeliğine ne yapacağını bilemedi, afalladı; tüfeğini hafifçe göğsüne bastırıp kısık bir sesle bana doğru eğildi. “Abi insan bu insanların karşısında vallahi çok utanıyor, içi bir tuhaf oluyor.”
Ben gözümü o kalabalık etraftan, o patikalardan bir an bile ayırmadan kısık sesle cevap verdim. “Niye?”
Eren yüzünü hafifçe buruşturdu, gözleri dolar gibi oldu. “Bu kadar günahsız insandan böyle temiz dua alınca, insan içten içe daha düzgün, daha asil biri olasım geliyor.”
Demir onun bu duygusal çıkışı üzerine anında arkasından o tok sesiyle konuştu. “Onun için artık çok geç kaldın Eren, işine odaklan.”
Benim gözüm o esnada meydanın tam ortasındaki o süslenmiş alana kaydı; halay bizim gelişimizle durulmuştu ama meydanın biraz ilerisinde, renkli basmalarla süslenmiş sandalyelerde iki kişi yan yana oturuyordu. Bunlar asıl hedef olan gelin ve damattı; gelin başındaki o bembeyaz duvağın altından, etrafta halay çeken, telaşlanan insanları büyük bir sessizlikle izliyordu. Damat da hemen yanında dimdik oturmuş, arada sırada gelen misafirlere hafifçe gülümsüyordu; ikisi de yerinden kıpırdamamıştı, ayağa kalkmamıştı, sadece olan biteni çok büyük bir durgunlukla izliyorlardı. Gelin sanki dünyadan soyutlanmış gibi çok sakindi; damat da aynı şekilde o sakinliğini koruyordu, etraftaki herkes hareket halindeydi, herkes konuşuyor, gülüyor, oynuyordu.
Komutanın o keskin gözleri de tam o saniyede gelinle damadın üzerinde, o sandalyelerde sabitlenmişti; sonra çok belli belirsiz, telsiz kulaklığından sadece bize yetecek kadar alçak, fısıltı gibi bir sesle konuştu. “Kılıç Timi, telsiz sessizliği.” Hepimiz aynı salisede o ses tonuyla pürdikkat kesildik, tetikte bekledik; komutan gözünü o yan yana oturan şüpheli ikiliden bir an bile ayırmadan konuşmaya o buz gibi sesiyle devam etti. “Etraftaki insanlara karşı son derece normal davranın, şüphe çekmeyin; ama herkes, her biriniz en üst düzeyde tetikte olsun.”
Cengiz komutanın o buz gibi, o tavizsiz emrinden sonra timdeki hepimiz hiç ama hiç dikkat çekmeden, son derece doğal bir şekilde o kalabalık köy meydanına yavaşça yayıldık; dışarıdan bizi izleyen yabancı biri için sadece düğüne öylesine uğramış, asayişi sağlayan güvenlik kontrolü yapan rutin askerler gibi görünüyorduk ama aslında timdeki herkesin o keskin gözü bambaşka, apayrı bir şüpheli noktadaydı. Kerem meydanın asıl giriş tarafını tamamen kontrolü altına aldı, Onur o küçük çocukların neşeyle koşuşturduğu güvenli alanın hemen yakınında durdu, Aras ise taş evlerin arasındaki o dar, tekinsiz geçitleri gözleriyle saniye saniye süzmeye başladı; Eren ise her zamanki o saf haliyle normal görünmeye, etrafa uyum sağlamaya çalışıyordu ama o cin gibi gözleri bir an bile olsun etrafı amansızca taramayı bırakmıyordu.
Cengiz komutan ise ağır, heybetli adımlarla köyün o ak sakallı yaşlılarının toplandığı tarafa doğru usulca yürüdü; o çatışmadaki sert ifadesi biraz olsun yumuşamıştı, ses tonu etrafa büyük bir güven aşılıyordu. “Nasılsınız, afiyette misiniz amcalar, bir yaramazlık yok ya?”
O ak sakallı yaşlı adamlardan biri saygıyla anında ayağa kalktı, o nasırlı iki koca eliyle komutanın elini sıkıca tuttu. “Allah sizden, devletimizden yüz bin kere razı olsun evlat, ayağınıza, o botunuza sağlık.”
Komutan babacan bir tavırla başını hafifçe eğdi. “Sağ olasın amca, düğününüz, bu büyük cemiyetiniz şimdiden hayırlı mübarek olsun.”
“Sağ olasın, eksik olmayasın komutanım, Allah hiçbirinizi utandırmasın, korusun.”
Ben ise meydanın biraz daha dış kısmında kalan küçük bir taş evin gölgedeki duvarına sırtımı yorgunlukla yaslamıştım; o koca tüfeğim göğsümde asılı duruyordu, sağ elim gevşekçe ama anında tetiğe gidecek şekilde kabzasındaydı. Gözlerim durmaksızın meydanı, o neşeli insanları ve o sandalyelerinde bir heykel gibi sarsılmadan oturan gelinle damadı büyük bir dikkatle izliyordu.
Gün artık o amansız dağlarda yavaş yavaş yerini gecenin o serin vaktine bırakıyordu; gökyüzündeki o yangın yeri gibi turuncu tonlar ağır ağır sönüyor, yerini daha derin, pussuz bir maviye bırakıyordu. Köy halkının o düğün alanı için iplere astığı renkli lambalar da birer birer yanmaya başlamıştı; o sarı ışıklar eski taş evlerin duvarlarına vuruyor, meydanın tam üstünde sıcak, insanı rahatlatan bir parıltı oluşturuyordu.
İnsanlar o davulun gümlemesiyle yeniden coskuyla halaya durmuştu; o tok davul sesi vadide biraz daha yükseldi ama benim o şüpheci gözüm hâlâ, o garip durgunluklarıyla oturan gelinle damadın üzerindeydi.
Yanımda sessizce bir gölge bitti; Demir’di bu. Elinde neredeyse ısınmış iki metal kutu kola vardı; birini hiçbir şey söylemeden bana doğru uzattı, ben de aynı dilsizlikle elinden aldım. Kola buz gibi soğuk değildi belki ama o elimdeki metal kutunun o anki serinliği bile bu kavurucu dağ gününün ardından tenime çok iyi gelmişti; kapağını çıt diye açıp boğazımdan aşağıya kısa, ıslatan bir yudum çektim.
Demir hemen yanıma, o eski taş duvara sırtını usulca yasladı; bir süre boyunca ikimiz de dağları izleyerek hiç konuşmadık, sessizliği paylaştık. Sonra onun o her zamanki tok, o güven veren dost sesi kulaklarıma geldi. “Hayırdır Akrep, yine uzaklara dalmışız, kafan nerede?”
Gözümü o şüpheli meydandan bir salise bile ayırmadan, kısık bir sesle cevap verdim. “Gelin hanım sanki bu düğünden pek mutlu değil gibi duruyor Demir, baksana şu tarafa, yüzü buz gibi.”
Demir gözlerini hafifçe kısarak o sandalyelerin olduğu tarafa doğru uzun uzun baktı. “Belki de görücü usulü evleniyorlardır kardeşim,” dedi omzunu hafifçe umursamazca silkerek, “Kendin de çok iyi biliyorsun, doğu tarafındaki bu uzak köylerde böyle töreler, şeyler hâlâ sertçe var.”
Ben elimdeki o metal kola kutusunu avcumun içinde yavaşça, düşünceli bir şekilde çevirdim; bir an için tamamen sustum, boğazım kurudu. Sonra içimdeki o dinmeyen fırtınayla, hiç farkında bile olmadan ağzımdan o kelimeler döküldü. “Gelinle damadı öyle görünce, bir anda aklıma benim düğünüm geldi Demir.” Kola kutusunu tam dudaklarıma doğru götürmüştüm ama içimdeki o ani sızıyla öylece kaldım, içemedim.
Demir bu sözlerim üzerine o heybetli başını hafifçe bana doğru çevirdi; o her zamanki çelik gibi sert ses tonu bu kez hayatımda duyabileceğim en yumuşak, en dostane hali almıştı. “Ayça yenge gerçekten de dünyalar iyisi, çok asil bir insandı kardeşim, mekanı cennet olsun.” O kutsal ismi bunca zaman sonra arkadaştan duymak bile kalbimin derinliklerinde bir yerleri keskin bir bıçak gibi saniyede kesti; elimdeki o kola kutusu öylece havada asılı kaldı.
Gözüm artık o neşeli köy meydanında değildi, halayı görmüyordum, aslında hiçbir yere de bakmıyordum; sanki yıllardır köşe bucak kaçtığım, arkasına saklandığım o kanlı kapının önüne yeniden, çaresizce gelip dayanmıştım.
Dudaklarımı acıyla birbirine sıkıca bastırdım; sonra sesimin titremesini engellemeye çalışarak yavaşça, derinden konuştum. “Ben o uğursuz gün, eve normalden çok daha erken gidecektim Demir.”
Benim bile tahmin edemeyeceğim kadar kısık, adeta bir fısıltı gibi çıktı; Demir tek bir kelime bile edip sözümü kesmedi, sadece o koca kalbiyle beni dilsizce dinledi. “Akşam yemeği için bana kendi çapında büyük bir sürpriz hazırlayacaktı,” dedim, boğazım amansızca düğümlendi, “Bana telefonda hiçbir şey söylememişti evet, ama ben onun o telaşlı halinden her şeyi anlamıştım.” İstemsizce, o eski günlerin hatırıyla yüzümde çok hafif, çok acı bir gülümseme belirdi. “Ayça zaten hayatı boyunca sürpriz yapmayı, sır tutmayı hiç beceremezdi, hemen renk verirdi.”
Gözlerimi o an acıyla sıkıca kapattım; o tatlı sesi hâlâ dün gibi kulaklarımda yankılanıyordu. “Telefonda sabah konuşurken çok garip davranmıştı, içi içine sığmıyordu, fazla neşeliydi,” dedim, zorlukla yutkundum. Parmaklarım o metal kola kutusunun etrafında öfkeden ve çaresizlikten iyice sertleşti, kutu büküldü. “Ben de onun evde bir şeyler hazırladığını çok net anlamıştım, tesadüf bu ya o gün karargahtaki işim de erken bitecekti, ben de ona hiç haber vermeden, sürprizini bozarak erkenden eve gidecektim.”
Bir saniye boyunca durdum, dağ rüzgarı yüzüme vurdu; sonra içimde yıllardır bir ur gibi taşıdığım, kendimi suçladığım o kahredici cümleyi yine, yeniden fısıldadım. “Yetişemedim Demir, o gün o eve zamanında yetişemedim.” Gözümün önüne o kanlı anlar, o Ankara sokakları yeniden ilk günkü canlılığıyla geldi; Ankara’nın o bitmek bilmeyen trafiği, o sireni olmayan, içimi yakan sessiz panik anı.
Ve telefondaki o son çaresiz ses. “Hıçkırarak ağlıyordu telefonda, bana sadece o iki kelimeyi söyleyebildi,” dedim, boğazımdaki o devasa düğüm yüzünden bir an için konuşmaya devam edemedim, nefesim kesildi; Demir yanımda, o koca gövdesiyle tek bir kelime bile etmeden sarsılmaz bir dağ gibi duruyordu. Ben kendimi zorlayarak devam ettim. “Veysel, eve geldiler, evi bastılar dedi, Veysel ne olur yetiş dedi bana.”
Gözlerimi bir kez daha, o acıyı dindirmek ister gibi kapattım; o telefondan gelen son cümle yıllardır her gece beynimin içinde, rüyalarımda durmaksızın yankılanıyordu. “Ne olur yetiş Veysel.” İçimden, ruhumdan bir şeylerin o an koptuğunu, paramparça olduğunu hissettim, kelimeler artık benim kontrolümden çıkmış gibi dökülüyordu. “Ben karıma, canımdan çok sevdiğim kadına zamanında yetişemedim Demir.”
Başımı yavaşça yere doğru eğdim; dudaklarım bu itirafla zangır zangır titriyordu artık. “Gözlerimin önünde karımı öldürdüler, ben ise o kapının arkasında çaresizce kaldım, yetişemedim.” Bir süre boyunca o taş duvarın dibinde sadece düğünden gelen o neşeli müzik sesi yankılandı; ben ise sanki o an bu neşeli köy meydanında, bu insanların arasında değil, yıllar önce Ankara’daki o kanlı sokağın, o sessiz evin tam ortasında öylece kalakalmıştım.
Ciğerlerimi zorlayarak, derin ve sarsıcı bir nefes aldım. “Ve ben o kara günden sonra Ankara’ya bir daha asla dönmedim, dönemedim Demir; o lanetli evin kapısını, o anıları bir daha asla açamadım.” Aramızda çok uzun, çok ağır bir askeri sessizlik oldu.
Demir en sonunda o dertli başını yavaşça yere doğru eğdi; sonra o koca, o güven veren ağır elini omzuma sarsılmaz bir destek gibi koydu, sıktı. “Bazı büyük acılar bu hayatta hiçbir zaman geçmez kardeşim, bitmez,” dedi, her zamankinden çok daha sakin, çok daha babacandı, “İnsan sadece zamanla o acılarla birlikte, o yükle yaşamayı öğrenir, alışır.” Ben bu sözlerin üzerine ona hiçbir cevap veremedim; çünkü tam o saniyede içimde yıllardır demir kilitlerle kilitli duran bütün o kanlı kapılar, o eski defterler birer birer açılıyordu. Ve bu dünyadaki en kötü, en kahredici şey de şuydu; Ayça’nın o telefondan gelen son çaresiz sesini, o son nefes alışını, içindeki o son ölüm korkusunu hâlâ dün gece yaşanmış gibi, en taze haliyle hatırlıyordum.
~~~
Pazartesi Çarşamba Ve Cuma Günleri Yeni Bölüm...
Buraya kadar okuduysan yorumunu merak ediyorum 🌝