-16-

1750 Words
Özgürlüğün hayalini kurmak bile bazen yasak gibiydi. ••• Gözde Şahin'in Dilinden... Sabah henüz tam anlamıyla aydınlanmamıştı, güneş dağların arkasından doğmuştu ama o parlak ışığı köyün o eski taş evlerinin üstüne henüz tam oturmamıştı. Taş evlerin o dar, o daracık arasından ince ince sabah serinliği geçiyor, dışarıdan uzaklardan horoz sesleri, kuş cıvıltıları duyuluyordu. Köy meydanı her sabah olduğu gibi yavaş yavaş, uykulu gözlerle uyanıyordu ama benim için sabahın, öğlenin ya da gecenin pek bir farkı, pek bir anlamı yoktu artık. Benim bu evdeki günlerim neredeyse hep birbirinin aynısı geçiyordu. Gözlerimi her sabah açar açmaz hep aynı çatlak tavanı görüyor, aynı soğuk duvarlara bakıyor, hep aynı dar odanın içinde nefes alıp veriyordum. Henüz yirmi iki yaşındaydım, hayatın başında sayılabilirdim ama bazen kendimi yıllardır, asırlardır aynı tekdüze yerde sıkışıp kalmış, unutulmuş gibi hissediyordum. Odam bu eski evin en küçük, en arkada kalan odasıydı. İçinde bir tane eski demir karyola, duvar dibine zorla konmuş küçük bir ahşap kıyafet dolabı ve pencerenin hemen yanında benim o emektar dikiş makinem vardı. O dikiş makinesi artık bu odanın, benim bedenimin bir parçası gibiydi; ben odada nefes aldıkça o da benimle birlikte nefes alıyor, benimle birlikte yaşıyor gibiydi. Sabah yapılan o sessiz kahvaltıdan sonra yine her zamanki gibi, hiç düşünmeden o dikiş makinesinin başına usulca oturdum. Kucağımda dünden yarım kalmış, rengi soluk bir elbise kumaşı vardı; annem bu elbiseyi akşama kadar mutlaka yetiştirmemi, bitirmemi istemişti, komşu köyden zengin bir kadın günler öncesinden sipariş vermişti. Sağ ayağımı makinenin o demir pedalına yavaşça bastım. Makinenin o çok iyi bildiğim, o tanıdık tıkırtılı sesi küçük odanın içinde yankılanmaya başladı. Tak tak. Her gün, her sabah duyduğum aynı ses. Her gün yaşanan aynı sıkıcı düzen. Her gün tekrarlanan aynı kader, aynı hayat. Parmaklarım kumaşın üzerinde yılların verdiği o büyük alışkanlıkla, ezberle ilerliyordu ama benim aklım yine çok başka yerlerde, uzak diyarlardaydı; bazen düşünüyorum da insanın bedeni bir yerde, bir taş duvarda çakılı kalıp ruhu bambaşka, özgür yerlere saniyede gidebiliyordu. Benim ruhum bu uzak dağ köyünde değildi. Belki de bu topraklarda hiçbir zaman olmamıştı, buraya hiç ait hissetmemiştim. Pencerenin kırık camından dışarıya, sokağa doğru bıkkınlıkla baktım; karşı evin tozlu avlusunda küçük çocuklar neşeyle oynuyordu, yaşlı bir kadın tandır başında hararetle sabah ekmeği açıyordu, uzakta birkaç adam sabahın bu erken vaktinde tarladaki işine gitmek için yavaşça hazırlanıyordu. Bu köydeki herkesin kendine göre bir hayatı vardı; bir gidiş geliş yolu, bir düzeni vardı, benim de kendimce sert bir düzenim vardı belki ama bu hayat sanki bana hiç ait değilmiş, başkasının elbisesini giymişim gibi geliyordu. Annemin o sert, o tavizsiz sesi alt kattaki mutfaktan yukarıya doğru aniden yükseldi. “Gözde!” Elimdeki dikiş iğnesini kumaştan hiç çekmeden, sesimi uydurarak cevap verdim. “Efendim anne.” “Dalgın dalgın oturup hayaller kurma da elini çabuk tut, bugün daha yapılacak, bitirilecek çok iş var, akşama kalmasın.” Gözlerimi bir anlığına acıyla, yorgunlukla kapattım. “Tamam anne, hemen bitiriyorum.” Zaten benim hayatımda hep aynı döngü, hep aynı cümleler vardı; elini çabuk tut, şunu temizle, bunu yap, oraya tek başına gitme, sokakta öyle yüksek sesle gülme, büyüklerin yanında şöyle edepli otur. Hayatım sanki sürekli başkalarının, el alemin kurallarıyla sıkı sıkıya örülmüş görünmez, kalın iplerden oluşuyordu; burada küçük bir hata yaparsam bütün köy arkamdan konuşurdu, bir yere bir saniye fazla baksam hemen laf söz olurdu, canım bir şeyi çok isterse ayıp sayılır dert olurdu. Bazen içimden, göğsümün derinliklerinden sadece avazım çıktığı kadar bağırmak geliyordu; ben de insanım, benim de atan bir kalbim var demek istiyordum, benim de kendime ait hayallerim var, benim de bu dünyada görmek istediğim uzak şehirler, denizler var. Ama bu kelimelerin hiçbirini hayatım boyunca kimseye söylemedim, söyleyemedim; çünkü bizim bu küçük evde bazı şeyler asla konuşulmazdı, üstü örtülürdü. Babamın yanında hele, bu konuların tek bir kelimesi bile açılamazdı. Babam son derece sert, dediğim dedik bir adamdı; çok az konuşurdu ama o çatık kaşlarının altındaki tek bir bakışı bile çoğu zaman bizi korkutmaya, susup yerimize oturmamıza yeterdi. Bu evde her zaman onun söylediği söz ilk ve son sözdü; ben çok küçük yaşta, hevesliyken okulu bırakmak zorunda kalmıştım. Aslında okulu bırakmayı, buralarda kalmayı hiç ama hiç istememişti gönlüm; ben okumayı, kitapları çok seviyordum, o yeni defterlerin, sayfaların kokusunu içime çekmeyi seviyordum, yeni bir şeyler öğrenmeyi dünyalara değişmezdim. Ama bir gün babam akşam eve geldi ve tek başına karar verdi; bu kadar okuduğu yeter dedi, kız kısmına bu kadar eğitim fazlası gerekmez dedi. O uğursuz günden sonra okulun o demir kapısı benim için bir daha açılmamak üzere tamamen kapandı; geleceğe dair kurduğum o güzel hayallerim de yavaş yavaş, sessizce o kapının arkasından kapandı, silindi. Makinenin o monoton sesi yeniden odayı, duvarları doldururken boğazımda o çok tanıdık, o can yakan düğüm yeniden gelip oturdu; bazen insan oturup hıçkırarak ağlamak istemiyor, buna gücü yetmiyor, sadece içinde çok ağır, çok büyük bir taş taşıyor gibi oluyor. Ben de tam olarak o haldeydim, öylece kalmıştım; bedenim yorgun değildi belki, dikiş dikmekten acımıyordu ama içim, ruhum çok ağırdı, tarifi imkansız kadar ağırdı. Bir an için elim, o kumaşı tutan parmaklarım tamamen durdu, makine sustu; pencereden dışarıya, o uzak dağlara bakarken içimden, kalbimden hep aynı çaresiz cümle geçti. Acaba dedim kendi kendime. İnsan gerçekten bir gün yaşadığı bu dar yerden, bu yazgısından, bu zorlu kaderinden kaçıp kurtulabilir miydi; yoksa her insan, ne yaparsa yapsın sonunda doğduğu, ilk nefesini aldığı bu topraklarda mı sessizce tükenirdi. Ayağımı o demir pedala biraz daha sertçe bastım, dikiş makinesinin o bildik sesi odanın içini, o boşluğu yeniden doldurdu. Renkli kumaşı büyük bir dikkatle elimin altında yavaşça düzelttim, en ufak bir kayma, küçücük bir dikkatsizlik bütün dikiş çizgisini baştan aşağıya bozabilirdi çünkü. Bu terzilik işi dışarıdan bakanlar için son derece kolay, sıradan görünürdü ama aslında büyük bir sabır isterdi, keskin bir göz isterdi, amansız bir dikkat isterdi. Ben bu odada sadece kopan sökükleri dikmiyordum; köydeki kadınların o hevesle beklediği bayramlık elbiselerini dikiyordum, genç kızların o en mutlu günleri için nişan kıyafetlerini özenle hazırlıyordum, küçük çocuklara giysinler diye renkli renkli yelekler yapıyordum, bazen de evler için perdeler, işlemeli yastık kılıfları, desenli masa örtüleri hazırlıyordum. Ama en çok, en sık da bol paçalı şalvar dikiyordum; bu köyde neredeyse her evden, her kadından hep aynı tip sipariş gelirdi zaten. Bol paçalı siyah şalvar, üzerine uzun kollu düz renk bir tunik, bir de kenarı el emeğiyle işlemeli büyük başörtü kenarı; bazen bizim köyü de aşardı bu iş, komşu köylerden bile bana yığınla sipariş gelirdi. Annem de bu durumu büyük bir gururla, göğsü kabararak mahallede herkese anlatırdı; bizim Gözde’nin eli çok temizdir derdi, dikişi ip gibi düzgündür, hiç hata yapmaz derdi. Benim elim gerçekten de bu işe doğuştan yatgındı, iyiydi; kumaşı makasla keserken ölçüyü bir milim bile şaşırmazdım, iğneyle ince ince çalışırken neredeyse hiç hata yapmazdım, o en zor, en ince nakış işlemelerini de gecelerce büyük bir sabırla tek tek işlerdim. Ama hayatım boyunca bu köyde hiç kimse bana dönüp de bu işi gerçekten sevip sevmediğimi, bunu isteyip istemediğimi asla sormamıştı. O sabah önümde öylece duran bu yeni sipariş, komşu köydeki Hatice ablanın gencecik kızı içindi; genç kızın sadece bir hafta sonra büyük bir nişan töreni vardı, benden açık mavi renkli, zarif, uzun kollu bir elbise yapmamı istiyorlardı. Kollarına kendi ellerimle ince beyaz dantel geçecektim, etek uçlarına da göze çarpan küçük küçük çiçek işlemeleri konduracaktım. Kumaş gerçekten çok güzel bir kumaştı; yumuşacıktı, parlaktı, dokundukça parmaklarımın altından bir su gibi kayıp gidiyordu. Ama ne yazık ki el işçiliği çok zordu, yorucuydu; bu elbisenin sadece kalıbını çıkarmak, kesimini yapmak bile benim yarım günümü tamamen almıştı. Şablonu birleştirmem, dikmem temiz iki günümü alacaktı; o incecik el işlemelerini de üzerine eklersem toplamda tam üç gün boyunca bu odadan hiç çıkmamam gerekiyordu. Bazen bundan çok daha büyük, çok daha ağır işler benim koskoca bir haftamı, günlerimi bile alıyordu; özellikle evlenecek kızların o gelinlik gibi ağır, taşlı el işçiliği isteyen işleri beni çok yıpratıyordu. Daha geçen ay bu odada hummalı bir gelinlik dikmiştim; tam sekiz günüm o beyaz tüllerin arasında geçmişti. O sekiz gün boyunca neredeyse odamdan dışarıya tek bir adım bile atmamıştım; sabah erkenden, güneş doğmadan makine başına başlıyor, gece yarısı lambanın o loş ışığı altında gözlerim kan çanağı gibi kızarana kadar durmaksızın çalışıyordum. İş bittiğinde boynum tutulmuştu, sırtım ağrıyordu, parmak uçlarım o iğne batmalarından sızlıyordu; ama yine o zaman da kimse benim yorulup yorulmadığımı, bir yerimin ağrıyıp ağrımadığını sormamıştı. Sadece elbiseyi temizce teslim edip emeğin parasını almıştık; hepsi bu kadardı, hayat bundan ibaretti. Ayağımı yavaşça o pedaldan çekip bir an için öylece durdum, sustum; o mavi kumaşı kucağıma doğru aldım, yaptığım o beyaz dikiş çizgisine dikkatlice, gözlerimi kısarak baktım. Çok düzgündü; her zamanki gibi kusursuzdu, lekesizdi. Ama o kusursuzluğun aksine içimde tarif edemediğim tuhaf, çok derin bir boşluk hissi vardı; bazen tek başıma kaldığımda uzun uzun düşünüyorum da, ben tek başıma bu dar odada bu kadar şeyi başarabildiğime göre aslında hayatta çok başka, çok daha büyük şeyleri de kolayca yapabilirdim. Belki o okulu bırakmasam büyük şehirlerde okuyabilirdim; belki büyük bir şehirde, kimseye muhtaç olmadan tek başıma yaşayabilirdim, kendime ait saygın bir işim olurdu. Belki kendi kazandığım paramı özgürce harcar, kendi kararlarımla kendi hayatımı tek başıma yönetirdim; belki… İşte benim dünyamda, bu odada en tehlikeli, en can yakan kelime tam olarak buydu; belki. Benim hayatım boyunca içimden en çok kurduğum, en çok sığındığım ama bir türlü gerçeğe dönüştürüp yaşayamadığım o mahzun kelime. Aşağıdan annemin o sesi mutfaktan yukarıya doğru yine yankılandı. “Gözde kızım, taze çay koydum, soğutmadan gel bir iki yudum iç, için açılsın.” “Tamam anne, geliyorum hemen,” diye seslendim aşağıya doğru; aslında sabah kahvaltısını daha yeni, vaktinde yapmıştık, annemin beni aşağıya neden alelacele çağırdığını tam olarak bilmiyordum. Sesim dışarıya gür çıkmıştı ama benim asıl aklım, ruhum hâlâ çok uzaklarda, başka bir yerde asılı kalmıştı. Elimi yavaşça, titreyerek hemen yanı başımda duran pencerenin camına doğru uzattım, dokundum. Sabahın o serinliği, o tatlı esintisi hâlâ camın kenarında, tenimde hissediliyordu; burası Şanlıurfa'ydı, buranın yazın o kavurucu güneşi insanı, toprağı adeta yakıp kavururdu ama bugün çok garip bir şekilde gökyüzü bir başka serindi, rüzgarlıydı. O uzak dağlara, tepelere doğru gözlerimi dikerek uzun uzun baktım; ben hayatım boyunca bu doğduğum köyün sınırlarının dışını çok az, neredeyse hiç görmemiştim. Doğduğum günden beri hep aynı tozlu yolları yürümüş, hep aynı tanıdık yüzleri görmüş, hep aynı monoton sesleri, dedikoduları duymuştum. Ama bugün, bu sabah içimde hiçbir şeye benzetemediğim, tarif edemediğim çok garip bir his, bir kıpırtı vardı; sanki bu koca hayat benim için sadece bu dört duvardan, bu dikiş makinesinin tıkırtısından ve bu küçük köyün sınırlarından ibaret olmamalıydı, olamazdı. Sanki uzaklarda, o dağların ardında bir yerlerde beni heyecanla bekleyen bambaşka, bambaşka özgür bir hayat vardı; ve ben ne yazık ki o hayatı henüz ömrümde hiç görmemiştim, hiç tadamamıştım. ~~~ Pazartesi Çarşamba Ve Cuma Günleri Yeni Bölüm... Buraya kadar okuduysan yorumunu merak ediyorum 🌝
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD