-5-

2348 Words
Her operasyonda birilerini kurtarıyordu ama aslında peşinden koştuğu tek şey, bir buçuk yıl önce kaybettiği o andı. Cengiz komutan son cümlesini söyledikten sonra mağaranın içinde kısa ama son derece anlamlı bir sessizlik oldu. Kadın koruma içgüdüsüyle çocuğu hemen yanına çekmişti, çocuk ise hâlâ o merak dolu gözlerle hepimizi, bu yeni gelen kalabalığı izliyordu. Komutan keskin gözlerini bir süre daha üzerimde tuttu, sonra başını hafifçe mağaranın dışını işaret edecek şekilde çevirdi. “Akrep, dışarı gel.” Sesindeki ton son derece sakindi ama o sakinliğin altında konuşulması, hesaplaşılması gereken şeylerin o devasa ağırlığı vardı. Başımı hafifçe salladım, tüfeğimi omzuma alıp onun o sarsılmaz adımlarının peşinden mağaranın dışına çıktım. Dışarısı oldukça serindi, taşların arasından uğuldayarak geçen rüzgâr yüzüme çarpınca içimdeki o bastırılmış gerilim yeniden kendini hissettirdi, tüylerimi ürpertti. Cengiz komutan birkaç adım önümde durdu, ellerini beline koydu ve bir süre tek kelime konuşmadan o ucu bucağı görünmeyen etrafı süzdü. Ben ise sadece sustum; çünkü onun böyle sessiz kaldığı anların, öfkeyle bağırdığı anlardan çok daha ağır, çok daha ezici olduğunu yıllardır bu dağlarda biliyordum. Sonunda yavaşça bana doğru döndü; o derin ela gözleri doğrudan gözlerime kilitlendi, ruhumu okur gibiydi. “Acın büyük, seni çok iyi anlıyorum.” Bu cümleyi duyduğum an göğsümün tam ortasında bir şey hafifçe kasıldı, nefesim daraldı. Komutan devam etti. “Eşini kaybedeli bir buçuk yıl oldu, seni en başından beri tanıyorum Veysel, içindeki o bitmek bilmeyen yükü de her an görüyorum.” Gerçek adımı kullanması içimi tuhaf, sarsıcı bir şekilde titretti; çünkü bana bu hayatta Veysel diye hitap eden insan sayısı artık yok denecek kadar azdı. Herkes sahadaki o acımasız Akrep’i biliyordu, Veysel’i bilenler, o yaralı adamı tanıyanlar ise giderek azalıyordu. Komutan derin, sıkıntılı bir nefes verdi. “Ama Kılıç Timi’ni böyle arkada unutmak, onlardan tamamen kopmak ne oğlum?” Bu kez sesi askeri bir disiplinle sertleşmişti. “Her yerde deliler gibi sizi aradık, telsiz mandalladık.” Çenem istemsizce kasıldı, söyleyecek tek bir haklı cümle bulamadım; çünkü sonuna kadar haklıydı, hem de fazla haklıydı. Tam o sırada arkamızda hafif bir hareketlilik oldu; Demir sessizce, gölgelerin içinden yanımıza gelmişti. Her zamanki gibi tek kelime etmeden yanımızda durmuş, ellerini arkasında sıkıca bağlamıştı; o buz mavisi gözleri önce bana, sonra komutana doğru kaydı. Cengiz komutan Demir’i karşısında görünce kısa bir süre ona baktı, sonra kaşlarını hafifçe, sitemle çattı. “Bir de bu çocukları, koca bir timi kendi inat hikayenin yanında sürüklüyorsun.” Sesinde bariz bir kızgınlık vardı ama o kızgınlığın hemen altında başka bir duygu daha gizliydi; saf bir endişe vardı. “Bu ne oğlum, nerede görülmüş bu tehlikeli üç kişi, bilemedin dört kişiyle operasyon yapmak, pusuya yatmak?” Demir hiçbir şey demedi, kendini savunmaya çalışmadı; sadece çenesini daha da sıktı. Komutan bu kez ikimize birden, sitem dolu gözlerle bakıyordu. “Biriniz inatçı bir bela, diğeriniz sussa dert konuşsa dert, tam bir suskun bela.” Onun bu haklı siteminden sonra istemsizce içimden kısa, bitkin bir nefes çıktı. Komutan konuşmasını sürdürdü. “Biriniz orada ölse, diğeriniz hiç düşünmeden onun arkasından ölüme gider, öbürü de ikinizi birden kurtarmaya çalışırken kendini güpegündüz harcar, siz kendinizi ne sanıyorsunuz, ölümsüz mü?” Bu kez Demir araya girdi ve konuştu, sesi oldukça alçaktı ama kararlıydı. “Orada çaresiz siviller vardı komutanım.” Komutan gözünü onun üzerinden bir an bile ayırmadan, ses tonunu bozmadan konuştu. “Biliyorum.” Demir zorlukla yutkundu. “Küçücük bir çocuk vardı.” Bu iki can yakıcı kelime gecenin soğuk havasında adeta asılı kaldı; komutanın yüzündeki o sert, tavizsiz ifade çok hafif değişti. Sanki az önceki bütün o askeri öfkesinin içinden insani bir anlayış, merhamet geçip gitmişti. Ben de sonunda boğazımdaki düğümü çözüp konuşabildim. “Onları orada, o vahşetin ortasında öylece bırakamazdık komutanım.” Sesim içimdeki yorgunluğu ele verircesine, sandığımdan çok daha bitkin çıktı. “Eğer bıraksaydık, yaşayıp yaşamadıklarını, o çocuğun başına ne geldiğini ömrümüz boyunca düşünür, kendimizi yerdik.” Cengiz komutan birkaç saniye boyunca yüzüme baktı; bakışları artık o kadar sert, o kadar yargılayıcı değildi. Sadece çok derindi; hayatı boyunca çok acı, çok kayıp görmüş bir adamın o bilge bakışıydı bu. Sonra yavaşça, hak verir gibi başını salladı. “Biliyorum Veysel, her şeyi çok iyi biliyorum.” Bu içten cümle beni hiç beklemediğim kadar derinden sarstı; çünkü bu hayatta azarlanmaktan, ceza almaktan daha ağır olan şey bazen sadece anlaşılmaktı. Komutan bana doğru bir adım daha yaklaştı, sesini sadece ikimizin duyabileceği bir seviyeye alçalttı. “Senin hâlâ neden her olayda böyle gözünü karartıp davrandığını da çok iyi biliyorum.” Göğsüm bir kez daha sıkıştı, kalbimin ritmi değişti; ne diyeceğini, hangi yaramı deşeceğini çok iyi anlamıştım ama bunu ondan duymak istemiyordum. “Çünkü geçmişte en çok istediğin o an, o kişiyi kurtaramadın.” Kalbim bir an için tamamen duracak gibi oldu, nefesim kesildi. Demir başını hafifçe, endişeyle bana doğru çevirdi; komutanın sesi ise şimdi tamamen yumuşamıştı. “Şimdi her seferinde, karşına çıkan her olayda bir başkasını kurtararak o geçmişteki meşum günü, o kaderi değiştirmeye çalışıyorsun.” Nefes almayı o an tamamen unuttum; içimde yıllardır kilitli tuttuğum, kimseye göstermediğim o kanlı oda bir anda ardına kadar açılmış gibiydi. Cebimdeki o ince fotoğrafı tenimde bir kor gibi hissettim, parmaklarım istemsizce büyük bir yumruk oldu. Komutan ise gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadı. “Ama şunu aklına iyi kazı Akrep.” Sesi tekrar eski askeri sertliğine büründü. “Kendini böyle şuursuzca tüketerek, kendini yok ederek geçmişteki kimseyi kurtaramazsın.” İçimde bir yerlerde, sarsılmaz sandığım bir şey sessizce kırıldı; Demir yanımda dimdik, bir heykel gibi duruyordu ama onun bile omuzlarındaki o yoğun gerginliği iliklerime kadar hissedebiliyordum. Komutan son kez ikimizin üzerinde gözlerini gezdirdi. “Bu timde, Kılıç Timi'nde hiç kimse tek başına, kendi kafasına göre savaşmıyor.” Sonra sesi daha net, daha sarsılmaz bir kararlılıkla çıktı. “Sen de bu hayatta tek başına değilsin Veysel.” İçimde yıllardır dalgalanan o hırçın deniz ilk defa gerçekten duruldu, sakinleşti. Çünkü insan bazen en çok dışarıya karşı güçlü görünmeye, yıkılmamaya çalışırken yoruluyordu; ve belki de uzun zamandır ilk kez biri bana bu ağır yükü tek başıma taşımak zorunda olmadığımı, arkamda koca bir aile olduğunu hatırlatıyordu. Cengiz komutan son sözlerini söyledikten sonra birkaç saniye boyunca doğrudan yüzüme baktı; gözlerinde her zamanki o askeri sertlik, o tavizsiz duruş vardı ama hemen altında, ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın saklayamadığı bambaşka bir şey daha duruyordu. Bize, Kılıç Timi’ne duyduğu o sarsılmaz bağlılıktı bu; bir anda elini kaldırdı ve sertçe sırtıma vurdu, bu sarsıcı hareket benim için beklenmedik değildi ama o vuruşun içindeki samimi ağırlığı iliklerime kadar hissettim. Sonra o güçlü kolunu omzuma atıp beni hafifçe, babacan bir tavırla kendine doğru çekti. “Birinizden birine, tek bir tırnağınıza bile zarar gelsin,” dedi ve sesi ilk kez bir komutandan çok, evlatlarını korumak isteyen hüzünlü bir babaya benziyordu, “Ölürüm lan ben, yaşayamam.” Bu içten itiraf karşısında istemsizce dudaklarım hafifçe yukarı doğru kıvrıldı; çok küçük, neredeyse belli belirsiz bir gülümsemeydi bu ama tamamen gerçekti. Çünkü Cengiz komutan kolay kolay böyle konuşmaz, içindeki o yoğun duyguyu asla dışarıya belli etmezdi; ama bir kez ettiğinde de söylediği her kelime, insanın göğsünün tam ortasına sarsılmaz bir taş gibi otururdu. Demir yanımızda, bir heykel gibi sessizce durmaya devam ediyordu; o buz mavi gözleri önce bana, sonra komutana doğru kaydı ve en sonunda o dilsiz sessizliğini bozarak konuştu. “Sabah olur olmaz, gün ağarırken ne yapacağız komutanım?” Cengiz komutan omzundaki elini yavaşça bırakıp yüzünü tamamen Demir’e çevirdi; birkaç saniye derin derin düşündü, sonra son derece ciddi ve profesyonel bir sesle konuştu. “İstihbarat geldi, yarın akşam hemen aşağıdaki köyde büyük bir düğün olacakmış.” Bu laf üzerine kaşlarım hafifçe çatıldı, komutan ise durmadan devam etti. “Bu bölgedeki o kansızlar genelde böyle kalabalık düğünleri basıyorlar.” Sesi yeniden tamamen o soğuk, net ve kararlı askeri tona dönmüştü. “Kalabalık yerleri, savunmasız sivilleri hedef almayı seviyorlar; çünkü kargaşa çıkıyor, korku hızla yayılıyor ve bizim dikkatimiz tamamen dağılıyor.” Demir’in yüzü bu hain planı duyunca iyice sertleşti; Onur da mağaranın o dar girişinden sessizce bizi dinliyordu ve onun da yüzündeki o sivil, rahat ifade tamamen silinip gitmişti. Cengiz komutan planını anlatmayı sürdürdü. “Önlemimizi erkenden, her noktayı tutarak alacağız.” Sonra mağaranın içindeki o çaresiz kadınlara doğru kısa, korumacı bir bakış attı. “Hem bu vesileyle kadınları ve o küçük çocuğu da güvenle köye bırakırız.” Derin, sıkıntılı bir nefes verdi. “Çünkü operasyon tamamen bitene kadar bizimle yan yana kalamazlar, bu imkansız.” Kesinlikle haklıydı; mağara sadece geçici bir sığınaktı, biz ise sürekli hareket halindeydik ve yanımızda sivillerle bir operasyon yürütmek, bile bile intihara yürümek demekti. Demir başını hafifçe, endişeyle salladı. “Çok riskli.” Cengiz komutan her zamanki gibi kısa ve net bir cevap verdi. “Biliyorum.” Ben ise sadece sessiz kaldım ama içimde, ruhumun derinliklerinde bambaşka bir huzursuzluk dalgası büyüyordu; kadının anlattığı o acı dolu hikâye, dışarıda aniden yanıp sönen o kuşkulu ışık, peş peşe patlayan silah sesleri. Hiçbiri zihnimde tam olarak yerine oturmuyor, bir yapboz gibi birleşmiyordu. Komutan içimde kopan bu fırtınayı yüzümdeki ifadeden hemen anlamış olacak ki keskin gözlerini bana çevirdi. “Ne düşünüyorsun Akrep, zihnini bulandıran ne?” Bir an sustum, kelimelerimi toparlamaya çalıştım ve sonra yavaşça, sesime yansıyan o şüpheyle konuştum. “Bu işte bir şey eksik komutanım, içime sinmeyen bir şeyler var.” Demir kaşlarını iyice çattı. “Neymiş eksik olan?” Gözlerimi yavaşça mağaranın içine, o ortama çevirdim; kadın çocuğa can havliyle sarılmıştı, Onur ise o şefkatli haliyle onları sakinleştirmeye çalışıyordu. Sesimi sadece üçümüzün duyabileceği bir seviyeye alçalttım. “Kadın yalan söylemiyor gibi, o acı tamamen gerçek.” Demir hemen tecrübesiyle araya girdi. “Gibi, yani emin değilsin.” Başımı hafifçe, çaresizlikle salladım. “Evet, sadece gibi.” Sonra içimi kemiren o asıl düşünceyi ortaya attım. “Ama bir şey eksik işte, kalbimi sıkıştıran bir eksiklik var.” Cengiz komutanın yüzündeki o ciddi ifade daha da sertleşti, bekledi. Demir gözlerini iyice kıstı. “Ne eksik Akrep, açık konuş.” Ben gözümü mağaranın tam içine, o küçük çocuğun masumiyetine diktim ve bu kez sesim çok daha düşük, adeta bir fısıltı gibiydi. “Kadın kocam yok, kayıp diyor; biz onu, o adamı orada öylece bırakıp arkamızı dönüp gidecek miyiz, onu bulmayacak mıyız?” Bu sorumdan sonra ikisi de derin bir sessizliğe gömüldü, çıt çıkmadı. Kalbim yavaş ama göğüs kafesimi dövercesine ağır ağır atıyordu; bakışlarım yeniden, yavaşça mağaranın içindeki o küçük çocuğa kaydı, o çocuğun babasız kalma ihtimali içimi kavuruyordu. Demir alçak, beni sakinleştirmek isteyen bir sesle konuştu. “Akrep, yapma.” Gözümü o masum çocuktan bir an bile ayırmadan, donuk bir sesle cevap verdim. “Söyle Demir, neyi yapmayayım?” Demir’in o fısıltıya yakın çaresiz sesi gecenin içinde öylece asılı kaldı; gözleri tamamen bana kilitlenmişti, yüzündeki o sarsılmaz sertlik bu kez öfkeden değil, beni benden korumaya çalışan bir dostun, bir can yoldaşının çaresizliğinden geliyordu. “Bu uçsuz bucaksız dağların arasında, bu hainler varken kadının kocasını nereden, nasıl bulacağız oğlum?” Çenesini iyice sıktı, sesi içimi sızlatacak şekilde biraz daha sertleşti. “Biz askeriz Akrep, bu topraklarda kaybolan her insanı aramak, her canı çekip çıkarmak isteriz ama her isteğimizin peşinden gidemeyiz, bazen hayatta kalmak için bir şeyleri seçmek zorundayız.” Cengiz komutan ikimizin arasında, o ağır gerilimin ortasında sessiz kaldı; gözleri önce bende, sonra Demir’in o hırpalanmış yüzünde yavaşça gezindi ve hiç acele etmeden, ciğerlerini doldurarak derin bir nefes aldı. Ben başımı hafifçe eğdim ama gözüm hâlâ mağaranın içindeydi; çocuk annesine sanki dünyadaki son sığınağıymış gibi sarılmıştı, kadınsa başını tamamen öne eğmiş, kaderine razı bir halde bizim dışarıda vereceğimiz o hayati kararı bekliyordu. O an boğazım o bildik sızıyla yine düğümlendi. “Ya hâlâ yaşıyorsa komutanım,” dedim sonunda, içimdeki o son umuda tutunarak. Sesim kendi kulaklarıma bile düşündüğümden çok daha kısık, çok daha yorgun çıktı. “Ya bir kayanın dibinde kanlar içinde yaralı yatıyorsa, ya bizim geleceğimizi bilip nefesini tutup bizi bekliyorsa?” Demir o acı gerçekle anında cevap verdi. “Ya çoktan ölmüşse?” İki kelime göğsümün tam ortasına, o en yaralı yerime sarsıcı bir şekilde oturdu. Bana o eski günlerin hatırıyla bakmaya devam etti. “Akrep, bazen bu meslekteki en ağır, en katlanılmaz gerçek budur oğlum, bu dünyada herkes kurtarılamaz.” İçimde bir şeylerin sertçe gerildiğini, koptuğunu hissettim; başımı hızla kaldırıp doğrudan onun o yorgun gözlerine baktım. “Herkesi kurtaramayız diye, elimizden her can kayıp gidiyor diye bu kez kimseyi aramayacak mıyız?” Demir bana doğru bir adım daha yaklaştı; o buz mavi gözlerinde her zaman görmeye alıştığım o taş sertlikten eser yoktu artık, sadece yılların getirdiği o derin yorgunluk vardı. “Sen meseleyi çoktan kadının kocasından çıkardın Akrep,” dedi ve sustu, beni delip geçen, ruhumu çıplak bırakan bir bakış attı. “Sen şu an bu yabancı adamı aramıyorsun aslında.” Demir’in sesi bu kez fısıltıdan da alçak bir seviyeye indi. “Sen hâlâ dağ taş demeden onu arıyorsun, o geçmişteki hayali kovalıyorsun.” Nefesim boğazımda bir ok gibi düğümlendi; bir anda etrafımdaki, o vahşi doğadaki her ses benden kilometrelerce uzaklaştı. Demir’in yüzüme bir tokat gibi çarpan o cümlesi yankılanıyordu: Sen hâlâ onu arıyorsun! Cengiz komutan içimde kopan bu büyük fırtınayı, o sarsıntıyı anında fark etti; yüzündeki o otoriter ifade yavaşça yumuşadı ama sesi hâlâ o sakin komutan tonundaydı. “Demir,” dedi, uyarıcı bir tavırla. Demir hemen sustu, başını eğdi. Komutan birkaç saniye boyunca, içimi okur gibi bana baktı; gözlerinde o çok korktuğum, nefret ettiğim acıyan bir ifade yoktu, acınmaktan hep nefret ederdim zaten. Onun o derin bakışında sadece beni anlayan, benimle bu acıyı paylaşan bir bilgelik vardı. “Demir yanlış konuşmadı Akrep,” dedi, Cengiz komutan yavaşça devam etti. “Bir buçuk yıldır seni her an, her saniye izliyorum Akrep; her operasyonda biraz daha sessizleşiyorsun, her kurtaramadığımız masum insanda biraz daha kendi içine kapanıyorsun.” Gözlerimi onun o delici bakışlarından kaçırdım, başka tarafa baktım; komutanın sesi ise şimdi daha da yumuşamıştı. “Sen bu çaresiz kadının kocasını aramak, onu bulmak istemiyorsun sadece.” Durdu, kelimelerini seçerek kalbime dokundu. “Sen her operasyonda aslında kendini affetmek istiyorsun.” Bu kez hiçbir şey diyemedim, tek bir kelime bile fısıldayamadım; çünkü canımı bu dünyada en çok yakan şey buydu, onun bu tespitte sonuna kadar haklı olmasıydı. İçimde yıllardır bir virüs gibi taşıdığım o ağır suçluluk, o bitmek bilmeyen vicdan azabı yeniden omuzlarıma büyük bir kaya gibi çöktü; sanki bu hayatta ne yaparsam yapayım, hangi canı ölümün elinden kurtarırsam kurtarayım, geçmişte kaybettiğim o en değerli şeyi asla geri getiremeyeceğimi biri nihayet yüzüme en yalın haliyle vurmuştu. ~~~ Pazartesi Çarşamba ve Cuma Günleri Yeni Bölüm...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD