Yeteneğin görüldüğü gün, kader değişmeye başlar.
Hatice abla o aceleyle gidip ölçüleri getirdikten sonra evin içindeki o kasvetli hava bile benim için tamamen değişmişti, artık önümde kaçışım olmayan sadece iki büyük elbise vardı, biri günlerdir uğraştığım ve bitmek üzere olan o mavi nişan elbisesi, diğeri ise sıfırdan yeni başlayacağım o toz pembe elbise. İkisini de o kısıtlı zamanda yetiştirmem gerekiyordu, üstelik kusursuz, hatasız bir şekilde teslim etmeliydim.
O yazılı ölçü kağıdını eski demir karyolamın üzerine yavaşça serdim, kalemi elime alıp tek tek o rakamları, notları büyük bir dikkatle kontrol ettim. Omuz genişliği, bel inceliği, göğüs ölçüsü, kol boyu, etek uzunluğu; kendime hata payı olarak en ufak bir santim bile bırakmıyordum çünkü bu kumaşlarda bir santimlik kayma bile bütün o asil görüntüyü, elbiselerin duruşunu baştan aşağı bozabilirdi.
Annem odanın açık kapısının kenarında dikilmiş, sessizce, gözlerini kırpmadan benim bu telaşımı izliyordu. “Kızım, nasıl gidiyor, bir eksik var mı?” Dedi her zamanki o baskıcı halinden uzak, daha yumuşak bir ses tonuyla.
Ben elindeki kağıttan başımı bir an bile kaldırmadan, işime odaklanarak cevap verdim. “Güzel gidiyor anne, ölçüleri yerleştiriyorum.”
Annem benim bu mesafeli halim karşısında birkaç saniye sustu, kapı eşiğinde bekledi; sonra o konuştuğunda sesi biraz daha ciddi, gerçekçi çıktı. “Hatice bu zorlu iş için bize gerçekten iyi para verecek, elini bol tutacak,” dedi; işte bizim evdeki, bu odadaki asıl büyük mesele, o görünmez gerçek tam olarak buydu.
Babam aylardır doğru düzgün bir yerde çalışan, eve ekmek getiren biri değildi; bazen canı isterse inşaatlara giderdi, bazen gün boyu kahvede oturup akşama doğru eve geri gelirdi, çoğu gün de ne yazık ki eve eli boş, cepleri bomboş dönerdi. Evin bütün o ağır yükü biz hiç fark etmeden, zamanla yavaş yavaş annemle benim o zayıf omuzlarıma binmişti; annem evdeki kıt kanaat idareyi tutmaya çalışıyordu, ben ise bu odada dikiş dikerek elimden geldiğince bütçeye büyük bir katkı sağlıyordum.
Hatice abla bu küçük köyde maddi durumu, eli geniş olan nadir, şanslı insanlardan biriydi; eşi şehirler arası ticaretle uğraşıyordu, paraları vardı, rahattılar. Bu toz pembe elbise için bizim gibi insanlara vereceği o işçilik ücreti, normalde dışarıdan aldığım sıradan bir siparişin neredeyse üç katı kadardı; tam da bu geçim derdi yüzünden benim bu işe hayır deme, yoruldum diye kenara çekilme lüksüm asla yoktu.
Göğsümün sıkıştığını hissederek çok derin bir nefes aldım. “Evet anne, biliyorum,” dedim sonunda, sesimdeki o çaresizliği gizlemeye çalışarak.
Annem merdiven başına doğru dönmeden önce bana uzun uzun baktı, o yorgun gözlerinde hem benimle gurur duyan hem de halime üzülen o hüzünlü ifade aynı anda vardı; çünkü o da bu evin acı gerçeğini en az benim kadar iyi biliyordu. Ben o konuşmanın ardından, o andan sonra kendimi o küçük odama tamamen kapattım; benim için sabah, öğle ya da akşam kavramı yavaş yavaş birbirine karıştı, zaman algımı tamamen yitirdim. Odamın içindeki tek düzenli şey, zamanı gösteren tek saat dikiş makinesinin o durmaksızın yankılanan tak tık sesleri olmuştu.
Mavi elbiseyi yatağın üzerine seriyor, pembe olanı kucağıma alıyordum; biri biterken hemen öteki başlıyordu, ipler sürekli değişiyordu. İlk gün neredeyse hiç oturmadan sadece elbiselerin astar kalıplarını çıkardım; kumaşları milim milim ölçtüm, sabunla çizdim, makasla büyük bir dikkatle kestim. Saatlerce o daracık odada ayakta durdum, masanın üzerine eğildim, doğruldum, tekrar kalktım; akşam ortalık karardığında belim sızlıyordu, kemiklerim ağrıyordu ama ben daha yolun, işin çok başında olduğumu biliyordum.
İkinci gün o toz pembe elbisenin üst beden kısmını yavaş yavaş oluşturmaya, iğnelemeye başladım; o fotoğraftaki boncuk işlemeli bölümler elbisenin en zor, en çok göz oyalayan kısımlarıydı. Her bir küçük taşı, her bir dantel detayını büyük bir dikkatle kumaşın üzerine yerleştirmem gerekiyordu; parmak uçlarım o sivri iğne batmalarından dolayı artık iyice kızarmıştı, sızlıyordu. Üçüncü günün sabahında o loş ışığa bakmaktan gözlerim feci şekilde yanmaya başlamıştı; odamdan neredeyse temel ihtiyaçlar dışında hiçbir şey için dışarıya çıkmıyordum, dünyadan soyutlanmıştım.
Annem yemek saatleri geldiğinde odanın kapısını yavaşça tıklatıp çekingen bir tavırla içeriye giriyordu; elindeki tepside ya sıcak bir tabak tarhana çorbası ya da çabuk yiyeyim diye alelacele yapılmış bir ekmek arası yiyecek oluyordu. “Kızım, işini bölme ama azıcık bir şeyler ye, aç kalma,” diyordu fısıltıyla.
Ben çoğu zaman gözümü o iğneden, kumaştan bir saniye bile kaldırmadan mekanik bir sesle cevap veriyordum. “Sen tabağı şuraya, masanın üzerine bırak anne, ben sonra yerim.” Annem tabağı sessizce masanın kenarına koyup bazen dakikalarca benim o telaşımı, parmaklarımın hızını izliyordu; sonra derinden bir iç çekip odadan usulca çıkıyordu.
Bir keresinde, artık gece yarısına doğru saat iyice ilerlemişken kapı yeniden hafifçe aralandı; annem elinde yeni demlenmiş sıcak bir bardak çayla içeriye girdi. Saat gerçekten çok geçti, köydeki evlerin ışıkları tek tek sönmüştü, her yer çoktan büyük bir sessizliğe gömülmüştü.
Bana yaklaşıp yüzüme bakınca annemin o an yüzü birden düştü, üzüldü; saçlarım darmadağın olmuştu, göz altlarım uykusuzluktan çökmüştü, morarmıştı. Ama parmaklarım her şeye rağmen hâlâ o pembe kumaşın üstünde, makinenin iğnesini yönlendirerek durmaksızın çalışıyordu. “Gözde kızım,” dedi sessizce, sesindeki o çaresiz anne kokusuyla, “Yeter artık bu kadar çalıştığın, bırak elinden, biraz uyu uykunu al artık.”
Başımı kararlılıkla ama bitkin bir halde iki yana doğru salladım. “Olmaz anne, duramam, yarına kadar bu pembe elbisenin üst işlemelerini tamamen bitirmem lazım,” dedim.
Annem getirdiği o sıcak çayı masanın yanına bırakırken şefkatle yaklaştı, zayıf parmaklarını darmadağın olmuş saçlarımda yavaşça gezdirdi. “Peki kızım, sen bilirsin, nasıl istersen,” dedi usulca.
Ben annemin o sıcak dokunuşuyla o an hayatımda ilk kez durdum; dikiş iğnesini elimde öylece tuttum ama kumaşı yürütmedim, dikmedim. Gözlerim önümdeki o toz pembe elbisenin dantellerinde asılı kaldı. “Çok yoruluyorum anne,” dedim kısık, neredeyse kendi kendime fısıldar gibi bir sesle, “Ama eğer bir saniye bile durursam, düşünmeye başlarsam hayattaki her şey bana çok daha zor, çok daha ağır geliyor.”
Annem benim o an ne demek istediğimi, içimdeki o fırtınayı çok iyi anlamış gibiydi; çünkü bazen insan böyle deliler gibi çalışırken, işe gömülürken hiçbir şey düşünmezdi, düşünmeyince de içindeki o büyük sıkışmışlık, o çaresizlik hissi biraz olsun susardı, beni rahat bırakırdı.
Annem bu sözlerim üzerine başka hiçbir şey demedi, diyemedi; sadece teselli etmek ister gibi omzuma hafifçe dokundu ve odadan sessizce çıktı. Ben annemin gidişiyle yeniden o dikiş makinesine, o pedala döndüm; saatler birbirini kovaladı, günler peş peşe hızla geçti.
Artık odamın o küçük penceresinden içeriye giren güneş ışığının duvarlara vuran açısına göre dışarısının sabah mı yoksa akşam mı olduğunu tahmin etmeye, anlamaya çalışıyordum.
Bedenim, kollarım tamamen bitkin düşmüştü, yorulmuştu ama zihnim artık sadece bu işi eksiksiz bitirmeye odaklanmıştı; dördüncü günün akşam üstüne doğru, o ilk başladığım mavi nişan elbisesini tamamen, kusursuzca bitirdim. Elbiseyi yatağın üstüne kırışmasın diye dikkatlice, düzgünce serdim; derin, rahatlamış bir nefes alıp elbiseye bakmak için birkaç adım geriye doğru çekildim, inceledim; çok güzel olmuştu, gerçekten el emeği göz nuru, çok güzel bir elbise çıkmıştı ortaya.
Ama önümde hâlâ o masanın üzerinde bitmesi, dikilmesi gereken toz pembe bir elbise daha beni bekliyordu. Başımı yavaşça kaldırıp odamdaki o günlerin getirdiği büyük dağınıklığa, karmaşaya baktım; kesilmiş kumaş parçaları, renk renk iplikler, yerlere saçılmış iğneler, ölçü kağıtları odanın her yerine yayılmıştı. Bir an için yorgunluktan gözlerimi sıkıca kapattım; yatağa uzanıp uyumak istiyordum, çok yorgundum.
Ama o yorgunluğun aksine içimde garip, kırılmaz bir kararlılık, bir inat vardı; çünkü içten içe çok iyi biliyordum, bu iki zorlu elbise vaktinde bittiğinde ben sadece sıradan bir terzilik işini tamamlamış olmayacaktım, belki de hayatımda ilk kez, kendi emeğimle, kendi kazancımla kendime bu köyden uzaklaşmak için küçücük de olsa bir çıkış yolu, bir umut kapısı açmış olacaktım.
Dördüncü günün en sonuna gelindiğinde, o pembe kumaşa da artık son dikiş darbesini vurmuştum, makineyi durdurmuştum. Parmaklarımı hissetmiyordum artık, iğne batmalarından kızarmışlardı, bileklerim de saatlerce kasılmaktan, kumaşı tutmaktan taş gibi sertleşmişti ama en nihayetinde iki büyük elbise de sapasağlam, tamamen bitmişti.
İkisini de o kırışık yatağımın üstüne, tüllerine zarar gelmesin diye büyük bir dikkatle, yan yana serdim; önce o günlerdir canımı dişime takıp bitirdiğim mavi nişan elbisesine uzun uzun baktım, sonra da o yeni biten toz pembe elbiseye çevirdim gözlerimi. İkisi de tam olarak o kafamda kurduğum, hayal ettiğim o muazzam asilikte, güzellikte olmuştu; kumaşların dökümlü duruşu, o dikiş çizgilerinin ip gibi temizliği, parıldayan taşların tek tek yerleşimi, hepsi ama hepsi tam anlamıyla içime sinmişti, emeğime değmişti.
Yavaşça, o dikiş masasından birkaç adım geriye doğru çekildim, elbiseleri uzaktan süzdüm; içimden, göğsümün tam ortasından çok derin bir nefes verdim. Sanki o günlerdir, gecelerdir omuzlarımda görünmez bir taş gibi taşıdığım o ağır yük, o yetiştirme stresi bir anda üzerimden kalkmış, hafiflemiştim.
Tam o esnada, evin o sessizliğini bozan dış kapının zili acı acı çaldı; annem Bilnur evde yoktu, sabah erkenden dedikoduya, komşuya geçmişti ve hâlâ da eve dönmemişti. Ellerimi aceleyle üstüme yapışan o kırpık ipliklerden, tozlardan temizledim, darmadağın olmuş saçlarımı kulağımın arkasına doğru alelacele attım ve merdivenlerden inip kapıya doğru yürüdüm.
Kapının o ağır kilidini açınca karşımda, elinde büyük bir bez çanta tutan Hatice ablayı buldum; beni görür görmez o yüzünde beliren sıcak, samimi bir gülümsemeyle hemen içeriye adımladı. “Hoş geldin Hatice abla, geç içeriye,” dedim yorgun bir sesle.
“Hoş bulduk güzel kızım,” dedi, hiç vakit kaybetmeden doğrudan benim o dikiş odama, yukarıya doğru geçtik. Hatice abla odadaki yatağın üstünde yan yana serili duran o iki muazzam elbiseyi görünce olduğu yerde adeta çakıldı kaldı, adımları kesildi; gözleri şaşkınlıktan bir anda büyüdü, irileşti.
Önce o boncuklu mavi nişan elbisesine baktım, sonra o kuğu gibi duran toz pembe elbiseye çevirdi bakışlarını; titreyen parmaklarını kumaşların o yumuşak yüzeyinde, dikişlerin üstünde hayranlıkla gezdirdi. “Allahım, bu ne güzellik böyle,” dedi kısık, adeta büyülenmiş bir ses tonuyla; sonra yüzündeki o şaşkınlıkla bana doğru döndü. “Gözde kızım, sen gerçekten, bütün bu ince işçiliği bu daracık odada kendi ellerinle mi yaptın?” diye sordu.
Biraz utangaç, biraz da mahcup bir şekilde başımı önüme doğru eğdim. “Evet Hatice abla, sabaha kadar uğraştım, bitti çok şükür,” dedim.
Hatice abla birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden elbiselere bakmaya devam etti; yüzündeki o şaşkın hal, yavaş yavaş yerini çok derin bir hayranlığa, saygıya bıraktı. “Kızım senin bu kıymetini bilememişler, sen bu küçük köyde değil de, büyük şehirde, İstanbul’da olsan senin o dikiş kapında millet kuyruk olur, sıra olurdu,” dedi; sonra elindeki o bez çantadan kalın, beyaz bir zarf çıkarıp doğrudan benim elime uzattı. “Al bakalım güzel kızım, bu senin o helal emeğinin, dökülen göz nurunun karşılığıdır,” dedi.
Zarfı avucumun içine alınca, beklediğim o sıradan ücretten çok daha ağır, çok daha dolu geldiğini anladım; zarfın ağzını hafifçe aralayıp içine bakınca şaşkınlıktan gözlerim hafifçe büyüdü.
İçinde benim o tahmin ettiğim, üç katı dediğim paradan bile çok daha fazla, yığınla para vardı; şaşkınlıkla, mahcubiyetle onun o yüzüne baktım. “Hatice abla, bu para hak ettiğimden çok daha fazla, ben bunu bu kadar alamam,” dedim geri uzatarak.
Hatice abla elimi hemen havada yakaladı, zarfı geri itti. “Helali hoş olsun kızım, az bile bu işçiliğe,” dedi; ben tam ısrar edecekken, o bez çantanın içinden bu kez daha büyük, sert ve ince, siyah bir kutu çıkardı.
O gizemli kutuyu yatağın üzerindeki pembe kumaşın hemen yan boşluğuna bıraktı; kaşlarım ister istemez merakla çatıldı. “Nedir bu kutunun içindeki Hatice abla?” diye sordum.
Hatice abla yüzümdeki o anlam veremeyen, şaşkın ifadeye bakıp hafifçe, gizemli bir şekilde gülümsedi. “Bu da benim sana, o temiz kalbine yaptığım küçük bir hediyemdir,” dedi.
Kutunun kapağını yavaşça, titreyen ellerimle açtım; içinden yepyeni, parıl parıl parlayan gri renkli bir dizüstü bilgisayar çıktı. Bir anda, o şaşkınlıktan ne diyeceğimi, ne konuşacağımı tamamen bilemedim; ellerim havada, öylece kalakaldım. Büyük bir hayretle tekrar Hatice ablaya döndüm. “Bu çok büyük bir şey, bu ne için, niye getirdin bunu?” dedim.
Hatice abla bana o kadar içten, o kadar anaç bir tavırla baktı ki, o mahalleli sert sesi bir anda yumuşacık oldu. “Güzel kızım,” dedi, ses tonunu alçaltarak, “Sen günlerdir, gecelerdir bu odadan dışarıya tek bir adım atmadın, bizim çocukların hevesi için gözünü bile kırpmadan, sabaha kadar çalıştın; bu bilgisayar da benim sana, o emeğine içimden kopan küçük bir hediyemdir, güle güle kullan.”
Ben bu pahalı hediye karşısında hemen başımı iki yana doğru, telaşla salladım. “Yok Hatice abla, kesinlikle olmaz, ben bunu hayatta kabul edemem,” dedim, kutunun kapağını alelacele kapatıp büyük bir mahcubiyetle ona geri uzatmaya çalıştım. “Gerçekten alamam, çok ağır bir yük bu bana,” dedim.
Hatice abla uzattığım o kutuyu elinin tersiyle yavaşça geri itti, almadı bile; sadece o sakin, o hayatı bilen gözleriyle bana baktı. “Neden kabul etmiyorsun kızım, bir kusuru mu var?” diye sordu.
Çaresizlikle omuzlarımı yukarıya doğru büktüm. “Çok pahalı, çok lüks bir şey bu Hatice abla, hem bizim bu eski evde internet bile yok ki, ben bunu ne yapayım, nasıl kullanıp işleteyim,” dedim.
Hatice abla benim bu safça bahaneme hafifçe gülümseyip ellerini dizlerinin üstüne koydu, rahat bir tavır aldı. “Kızım bizim evle sizin ev yan yana zaten, aradaki duvar ince, bizim evin internetini, o şifresini alıp tepe tepe kullanırsın, sizin eve kadar o WiFi rahatça çeker, sinyal verir,” dedi.
Ben yine o çekingen köylü kızı halimle başımı iki yana salladım. “Yok Hatice abla, gerçekten çok büyük yük, alamam, annem de kızar zaten,” dedim.
Bu kez Hatice ablanın sesi biraz daha ciddi, biraz daha yol gösterici bir tonda çıktı. “Gözde,” dedi, gözlerimin tam içine, ruhuma bakarak konuştu, “Bak benim güzel kızım, bu senin elinde duran şey sadece alelade bir nişan hediyesi değil.” Gözlerini bir an bile ayırmadı benden. “Senin elin, senin o zihnin dikiş konusunda bu köydeki herkesten katbekat daha iyi, büyük bir yeteneğin var senin; ama sen bu küçük köyün o tozlu yolları, bu evin dört duvarı arasında kalırsan, bu yeteneği sadece biz biliriz, burada çürür gidersin,” dedi. O an bu sözlerle kalbimin içinde garip, tarif edemediğim bir sızı, bir sıkışma meydana geldi.
Hatice abla başıyla o kucağımda duran bilgisayar kutusunu işaret etti. “Belki bir gün internetten büyük modacıların çizimlerini öğrenirsin, yeni kıyafet modellerine bakarsın, dünyada neler dikiliyor onları görür, yeni şeyler öğrenirsin; belki bu dikiş makinesi, bu bilgisayar işi seni bu köyden alır, bambaşka, çok büyük yerlere, şehirlere götürür,” dedi.
Bir anda, o ana kadar makine sesiyle dolu olan odam bana çok büyük, çok derin bir sessizliğe bürünmüş gibi geldi; gözüm kucağımdaki o teknolojik kutuya kaydı, sonra da kendi ellerime baktım. O dikiş dikmekten, iğne batmalarından nasır tutmuş, iğne izleriyle delik deşik olmuş parmaklarıma baktım uzun uzun.
Ben hayatım boyunca, doğduğum günden beri bu küçük köyün dışındaki o dünyayı pek fazla düşünmemiştim; daha doğrusu, içten içe bunu düşünmeye, hayal etmeye bile hiç cesaret edememiştim, korkmuştum. Ama şimdi, hayatımda ilk kez yabancı biri karşıma oturmuş, sanki içimde benim bile varlığından tam emin olamadığım, o gizli yeteneğe, o büyük geleceğe sonuna kadar inanıyordu.
Hatice abla odadan çıkmadan önce o yumuşak, o ders veren ses tonuyla son kez konuştu. “Bazen insanın ömründe, önüne hiç beklemediği bir anda böyle küçük bir kapı çıkar kızım,” dedi, çok sakindi, çok derindi, “Eğer sen o kapıyı içindeki o yersiz korkulardan dolayı açıp içeriye bakmazsan, hayatın boyunca hep aynı odada, aynı dikişin başında sayıklar durursun.”
Boğazımda büyük bir yumru düğümlendi, hıçkıracak gibi oldum, ne diyeceğimi, nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim. Hatice abla oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı, şefkatle elini omzuma koyup hafifçe sıktı. “Hadi al bunu, inat etme, benim de içim rahat etsin,” dedi; uzun süre odanın ortasında, o elbiselerin arasında sessiz kaldım, düşündüm.
Sonunda ellerim yavaşça, titreyerek o siyah kutunun üstüne doğru gitti, kavradım; içimde o an adını koyamadığım garip bir duygu dalgası vardı. Büyük bir korku, ani bir şaşkınlık, geleceğe dair bir merak; hepsi ama hepsi birbirine karışmıştı.
Kutuyu kucağıma sıkıca aldım, gözlerimi yere dikerek sessizce fısıldadım. “Çok teşekkür ederim Hatice abla, hakkını helal et,” dedim.
Hatice ablanın o yorgun yüzünde benim bu kabulümle birlikte son derece sıcak, huzurlu bir gülümseme oluştu; o odadan çıkarken ben kucağımdaki bilgisayara bakıyordum ve içimde, kalbimin o en derin yerinde ilk kez küçücük, umut dolu bir his doğmuştu. Sanki ben hayatım boyunca sadece önüme koyulan o hazır kumaşlara, o şablonlara bakıp yaşamıştım; ama şimdi, hayatımda ilk kez başımı o dikiş makinesinden kaldırıp, o uzak dağların ardına, biraz daha uzağa bakma, dünyayı görme ihtimalim vardı.
~~~
Pazartesi Çarşamba Ve Cuma Günleri Yeni Bölüm...
Buraya kadar okuduysan yorumunu merak ediyorum 🌝