Ölüm yanı başımızdaydı, gülüşümüz inadına sürdü.
Cengiz komutanın o tek kelime bile etmeden ayağa kalkmasıyla birlikte timdeki herkes aynı saniyede ne yapacağını çok iyi biliyordu; bu dilsiz askeri hareket bizim için zaten en kesin, en net emirdi, kısa molamız tamamen bitmişti.
Eren elindeki o şeftalili son lokmayı hızlıca ağzına attı, matarasından büyük bir yudum ılık su alıp yüzünü çocukça buruşturarak ayağa kalktı. “Hayat bazen biz askerlere gerçekten de çok kısa, çok acımasız mutluluklar veriyor.”
Demir sırt çantasını tek hamlede omzuna geçirirken o bildik kuru, ruhsuz sesiyle cevap verdi. “Senin o dünyadaki bütün mutluluğun zaten mideyle başlayıp yine mideyle bitiyor Eren.” Genç asker bu lafın üzerine arkadan hafifçe homurdandı ama bu kez geri laf yetiştirmeye, cevap vermeye yeltenmedi; çünkü timdeki hepimiz çok iyi biliyorduk, önümüzdeki o bilinmez yürüyüş artık çok daha zorlu, çok daha amansız olacaktı.
Sırtımızdaki o elli kiloya yaklaşan askeri ağır yük yeniden omuzlarımıza bindiği o acı saniyede, az önceki o birkaç dakikalık gölge rahatlığının aslında ne kadar kısa, ne kadar aldatıcı sürdüğünü vücudumuz bize acımasızca hatırlattı; kalın kayışlar omuz kemiklerime yeniden sertçe baskı yaptı, sırt kaslarım gerildi, bacaklarım bir anlığına sanki o koca ağırlığı yeniden kabul etmek istemez gibi hafifçe titredi.
Sonra o dik yolda tekrar, ritmik bir düzenle yürümeye başladık; adım, nefes, adım, nefes. Bir süre sonra timdeki herkes kendi içindeki o derin, o dilsiz sessizliğine tamamen gömüldü; artık dağ yolunda hiç kimse konuşmuyordu, ne arkadaki Eren’den en ufak bir şikayet sesi yükseliyordu ne de Onur’dan havayı yumuşatacak bir askeri espri geliyordu, sadece amansızca yürüyorduk.
Bu vahşi dağlar insanı işte böyle, kendi sessizliğiyle terbiye ediyordu zaten; bir noktadan sonra o dik yokuşta konuşmak, kelime tüketmek en büyük lüks haline geliyordu, içindeki o son enerjiyi boş laflara değil sadece aldığın kontrollü nefesine saklıyordun.
Güneş yavaş yavaş gökyüzündeki o kavurucu yerini değiştirmeye, batıya doğru kaymaya başlamıştı; tepemizdeki o acımasız, o dik gelen ışıklar artık biraz daha eğilmişti, yakıcı sıcak hâlâ tenimizi kavuruyordu ama günün o acımasız ritmi yavaş yavaş değişiyordu, koca taşların uzun gölgeleri toprağın üzerine düşmeye başlamıştı.
Akşam o tekinsiz dağ patikasına yavaş yavaş yaklaşıyordu; önümüzdeki dar yol ilerledikçe daha da daraldı, bir yanımızda sert kayalıklar devasa surlar gibi yükseliyordu, diğer yanımızda ise aşağıya doğru uçurum gibi uzanan derin bir vadi vardı. Ayaklarımız artık tamamen otomatik, askeri bir refleksle hareket ediyordu; bastığım her adımı bilinçli, taşları kaydırmadan atıyordum ama bedenim o saatlerin getirdiği yorgunluğun ağır kokusunu, ağırlığını artık saklayamıyordu, omuzlarım zonkluyordu, belim kasılmaktan sertleşmişti, boynumdaki bütün kaslar adeta taş gibi kesilmişti.
Demir hâlâ hemen önümde, bir adım bile sektirmeden ilerliyordu; o dik duruşunu bir kez bile bozmadı, durmadı ama adımlarının o taş zemine eskisi kadar sert, hızlı vurmadığını ben arkasından fark ettim, onun bile o çelik temposu az da olsa düşmüştü. Arkamdan Onur’un o burnundan aldığı kontrollü, derin nefes alışverişleri düzenli olarak duyuluyordu; Kerem ise sanki yorgunluk nedir, acı nedir hiç bilmiyormuş gibi büyük bir sessizlikle öncülük etmeye devam ediyordu, o adam bazen bana gerçekten de etten kemikten değilmiş gibi geliyordu. Cengiz komutan ise ara sıra durup o keskin gözleriyle uzak ufku süzüyor, elindeki haritadan yön kontrolü yapıyor, sonra tek bir el hareketiyle bize durmaksızın devam emri veriyordu.
Timden hiç kimse bu tempoya itiraz etmiyordu; kimse buna gerek duymuyordu, sanki dağda saatler, asırlar geçmiş gibiydi ama aslında yalnızca o amansız yol bir türlü bitmiyordu. Bir noktadan sonra o yoğun yorgunluk sadece bedende, kaslarda kalmıyordu; sinsi bir şekilde insanın zihnine, ruhuna da yerleşiyordu, insan yürürken düşünmek istemese bile kafasındaki o eski defterleri açıyordu.
Benim aklım ise yürürken yine istemsizce, o geride bıraktığımız dertli köye, o taş eve kaydı; insan bazen zorlu bir operasyondan sağ çıktığında sadece çatışmanın o sıcak anını değil, geride kalan o masum insanların yüzlerini de içinde taşıyordu, bazı çaresiz bakışlar insanın peşini ömür boyu bırakmıyordu. Yürürken cebimdeki sol elimin öfkeden sıkı bir yumruk haline geldiğini ancak o an fark ettim; parmaklarımı yavaşça, kendimi telkin ederek gevşettim.
Tam o amansız düşüncelerin ortasında, en öndeki Cengiz komutan bir anda sağ elini havaya doğru kaldırdı; hepimiz aynı salisede, tek bir vücut gibi olduğumuz yerde zınk diye durduk, bu saf bir askeri refleksti. Tüfeğimin namlusu saniyesinde omzumdan kayıp ellerimin arasında yerini aldı, tetik parmağım yerine oturdu, kalbim bir anda hızla çarpmaya başladı.
Komutan telsiz kulaklığından çok alçak, fısıltı gibi bir sesle konuştu. “Az kaldı çocuklar, hedef menzilimize girdik.” Başımı önümdeki kayanın üzerinden hafifçe kaldırıp ön tarafa doğru büyük bir dikkatle baktım; ilk birkaç saniye boyunca sadece koca taşlar ve sıcaktan kurumuş sarı otlar gördüm, sonra uzakta, o derin vadinin keskin şekilde kıvrıldığı o korunaklı noktada eski taş evlerin ahşap çatıları tek tek görünmeye başladı. İşte orası, o hainlerin hedef aldığı ikinci köydü, bizim asıl asil hedefimizdi; güneş artık yavaş yavaş batıya doğru tamamen eğilmişti, gökyüzünün o rengi sarıdan yangın yeri gibi turuncuya dönmeye başlamıştı, o eğik ışık dağın o çıplak taş yüzeylerine vurup her şeyi daha keskin, daha sert ve daha tekinsiz gösterir olmuştu.
Köye varmamıza, o yol düzlememize artık çok az kalmıştı; belki on dakika, belki ondan çok daha az bir zaman vardı. Cengiz komutan o çelik gözlerini bir an bile o köyün çatılarından ayırmadan, kısık ama buz gibi bir sesle konuştu. “Kılıç Timi, bundan sonraki her adımda herkes iki kat, üç kat daha dikkatli olacak, sızma pozisyonuna geçin.” Sesi son derece dümdüz, duygusuzdu; ama ben yıllardır onunla omuz omuza savaşıyordum, onu çok iyi tanıyordum, komutanın da içindeki o askeri his tekinsiz bir şeyler yakalamıştı.
Demir tüfeğinin kabzasını parmaklarıyla biraz daha sıkıca kavradı; Onur’un yüzündeki o saatlerin getirdiği bütün o yorgunluk çizgileri bir anda, saniyeler içinde silinip gitti. Eren bile artık en ufak bir çocuksu şaka yapmıyordu, yüzü buz kesmişti; hepimiz yeniden o dağlardaki amansız askerdik, hepimiz yeniden o masumları koruyacak avcılardık ve önümüzde, vadinin dibinde sessizce duran o köy uzaktan bakınca şimdilik son derece sıradan, dertsiz görünüyordu.
Vadinin o dik yamacındaki sert kayaların arasından, hepimiz aldığımız o hızlı nefeslerimizi askeri bir disiplinle kontrollü tutarak aşağıdaki köyü büyük bir dikkatle izlemeye devam ediyorduk; köy uzaktan, bu mesafeden bakınca hâlâ son derece sakin, son derece sıradan bir yer gibi görünüyordu. Taş evlerin o dar avlularının arasında kendince hafif bir hareketlilik göze çarpıyordu; birkaç köy kadını avlular arasında günlük işleri için gidip geliyor, küçük çocuklar o tozlu yolda neşeyle koşuşturuyordu.
Tam o saniyelerde, aşağıdan, o vadi tabanından hiç ama hiç beklenmedik garip bir ses dalgası yükseldi; ilk birkaç salise boyunca bunun tam olarak ne olduğunu, dağda neyin nesi olduğunu anlayamadım. Sonra o tekinsiz ses rüzgarın yön değiştirmesiyle biraz daha netleşti, kulaklarımıza kadar vurdu; bu bildiğimiz, dertli bir müzik sesiydi. Hepimiz birkaç saniye boyunca, o ölümcül ciddiyetin içinde istemsizce, şaşkınlıkla birbirimizin yüzüne baktık; vadinin o derin içinden yükselen o tanıdık, o buralara özgü ezgi dağ rüzgarıyla birlikte ta bizim bulunduğumuz kayalığa kadar ulaştı. Azer Bülbül söylüyordu; Alıram Yar Alıram çalıyordu meydanda.
Bir an için o sert, o tavizsiz dağ havasının, o pusunun içinde öyle absürt, öyle beklenmedik bir şeydi ki bu durum, benim de askeri beynim kısa süreliğine durdu, algılayamadı; Demir çatık kaşlarını daha da çattı, şüpheyle baktı. Onur gözlerini hafifçe kısarak aşağıdaki hoparlörü seçmeye çalıştı; Eren ise o tiz sesi duyar duymaz başını saniyede kaldırıp o tarafa doğru pürdikkat kesildi.
Aşağıdan gelen o hareketli müzik sesi rüzgarla biraz daha yükselince Eren’in o yorgun yüzünde bir anda çocukça, afacan bir ifade belirdi; o dertli başını hafif hafif ritme uydurarak iki yana doğru sallamaya başladı. Ben hemen yanından ona bakınca o zihninden geçen muzurluğu, ne yapacağını anında anladım.
İçimden sadece, sakın yapma oğlum, sırası değil dedim; ama artık her şey için çok geçti. Eren bir anda, o telsiz sessizliğini bozarak kısık bir sesle mırıldandı. “Komutanım,?”
Cengiz komutan o keskin gözünü dürbünden bir milim bile ayırmadan, dümdüz cevap verdi. “Söyle Eren, yine ne var.”
Eren dudaklarını birbirine bastırarak, o omuzlarını dikleştirip konuştu. “Şu an tam operasyon öncesi, sahaya inmeden hemen önce bir moral motivasyon çalışması yapmamız lazım bence komutanım, şart oldu.”
Demir onun bu yersiz neşesini arkadan anında tersledi. “Saçmalama Eren, operasyondayız, işine bak.” Eren ise onun bu uyarısına hiç ama hiç oralı olmadı; müziğin o hareketli ritmine göre omuzlarını hafifçe, minik minik oynatmaya başladı bile. Onur onun bu deliliğini yan gözle görünce gülmemek için kendini zor tuttu; dudaklarının kenarı istemsizce yukarıya doğru kıvrılmıştı.
Ben bile o ciddiyetin içinde istemsizce, kendimi sıkarak gülmemek için alt dudağımı sertçe ısırıyordum; Eren bu kez coşkuyu artırıp çok hafifçe, askeri botunun ucuyla yere doğru tempo tuttu. “Abi bak vallahi çok az, minicik bir omuz atacağız, moral olur.”
Demir en sonunda dayanamayıp sert bir hamleyle dönüp onun yüzüne baktı. “Oğlum sen harbi normal değilsin, senin devren bozuk.”
Eren bu lafa da hiç bozulmadı, o saf sırıtışını bozmadı. “Demir abi vallahi bak iddia ediyorum, şu çalan şarkıda oynamayanın, ritme uymayanın nabzı kesin düşüktür, kanı kurumuştur.” Onur artık o askeri disiplini daha fazla koruyamadı; o sessizce, omuzları sallanarak gülmeye başladı.
Sonra Eren bir anda, o sıcaklıkla Onur’un kolundan sıkıca tuttu, onu da çekti. “Hadi be Onur abi, bir saniye eşlik et ne olur.”
Onur fısıldayarak, gözleriyle komutanı işaret edip itiraz etti. “Oğlum bir bırak, komutan görecek şimdi.” Ama artık her şey için çok geç olmuştu; Eren kayanın arkasında bir adım sağa, bir adım sola doğru neşeyle oynadı. Onur da o neşeli enerjiye dayanamadı, kendini tutamadı; o iri omzunu hafifçe müziğin ritmine doğru bıraktı. Ben başımı çaresizlikle iki yana sallıyordum ama yüzümde yine de istemsiz, kocaman bir gülümseme belirdi.
Murat bile hemen arka tarafta, tüfeğinin arkasından sessizce, gizleyerek gülüyordu; Aras kafasını tamamen yere doğru eğmişti ama o koca omuzlarının hafifçe titremesinden içten içe güldüğü çok net belli oluyordu. Kerem bile o her zamanki taş, duygusuz suratını birkaç saniyeliğine bozup tebessüm etti, başını utançla yana doğru çevirdi; Demir birkaç saniye boyunca timin ortasındaki bu inanılmaz saçmalığı, bu neşeyi sessizce izledi. Sonra burun kanatlarından kısa, rahatlamış bir nefes verdi. “Gerçekten rezilsiniz, tam bir fiyaskosunuz.”
Eren anında, o hazırcevaplığıyla karşılık verdi. “Gel abi yabancı yok, sen de katıl bize, yabancı mısın?”
Demir’in o donuk yüzünde, hayatta çok nadir görülen, belli belirsiz o eski, o sıcak ifade oluştu; sonra ondan hiç beklenmedik askeri bir hamle geldi, sağ askeri botunu bir kez, ritme göre sertçe yere vurdu. Sadece tek bir kez, onaylar gibi; Eren’in bunu görünce şaşkınlıktan gözleri kocaman büyüdü. “Vay be, Demir abim bile ritme girdi.” Ben artık kendimi daha fazla tutamadım; sessizce, içten gelen bir neşeyle güldüm.
Cengiz komutan en sonunda o ağır dürbünü gözünden yavaşça indirdi; yüzünü bize döndü, önce timin o karmaşık haline uzun uzun baktı. Eren kayanın arkasında hâlâ hafif hafif oynuyor; Onur arkada sessizce gülüyor; Demir istemese de botuyla ritme çoktan kapılmış gidiyor; ben ise o ciddiyeti korumaya çalışarak sessizce gülümsemeye çabalıyorum.
Komutan birkaç saniye boyunca hiçbirimize tek bir kelime bile söylemedi; ilk başta yüzünde o alıştığımız, dağları titreten o ciddi, sert askeri ifade vardı. Sanki karşısında gördüğü bu absürt manzarayı, bu çocukça neşeyi zihninde bir yere anlamlandıramıyor gibiydi; sonra o çelik gibi keskin gözleri tek tek hepimizin, evlatlarının üzerinde yavaşça dolaştı.
İşte o an, yüzündeki o sert askeri çizgiler yavaş yavaş, saniyeler içinde tamamen yumuşadı; dudaklarının kenarında çok hafif, çok içten bir tebessüm belirdi, gülümsedi. Öyle kahkahalı, büyük bir gülüş değildi bu belki; ama son derece samimiydi, derindi, babacandı. Belki de uzun, çok uzun zamandır bizi ilk kez ölümün kıyısındayken böyle, bu kadar içten görür oluyordu; yorgun, aç, uykusuz, canı burnunda ama her şeye rağmen hâlâ gülmeyi, insan kalmayı başarabilen o koca adamlar. Hâlâ o silahların arasında tamamen insan kalabilen asil askerler.
Cengiz komutan o gurur dolu bakışların ardından başını hafifçe iki yana doğru salladı; konuşurken sesinde o sabahtan beri alıştığımız o sertlik, o komutan azarı yoktu artık. Sesi çok daha sıcak, çok daha babacan, koruyucu çıktı. “Vallahi delisiniz siz, topunuz delisiniz.”
Eren o kocaman sırıtışıyla hemen lafı yapıştırdı, cevap verdi. “Ama komutanım, kabul et ki en azından mutlu delileriz.” Aşağıdan, o vadi tabanından Azer Bülbül’ün o yanık sesi hâlâ dağlara doğru yükselmeye devam ediyordu.
Ben o benzersiz anın içinde timdeki herkese, o omuz omuza can verdiğim kardeşlerime tek tek, gururla baktım; yüzler günlerin yorgunluğundan kapkaraydı, çökmüştü, omuzlar o elli kiloluk çantaların altında ezilmişti. Sırtımızda tonlarca askeri yük, yüreğimizde ise koca bir operasyon baskısı vardı; ama yine de her şeye rağmen dimdik ayaktaydık, bir aradaydık, tek bir vücuttuk. Belki de bizi bu acımasız dağlarda, bu operasyonlarda yıllardır ölümün karşısında dimdik ayakta tutan şey tam olarak buydu; elimizdeki o son teknoloji silahlarımız değil, o katı askeri disiplinimiz değil, sadece ve sadece birbirimize olan o sarsılmaz bağımız, birbirimizdik.
~~~
Pazartesi Çarşamba Ve Cuma Günleri Yeni Bölüm...
Buraya kadar okuduysan yorumunu merak ediyorum 🌝