-12-

1946 Words
Dağ affetmez; tedbiri olanı yaşatır. Cengiz komutan o taş evden çıktıktan birkaç dakika sonra ben de evin o loş iç kısmından onun hemen arkasından dışarıya doğru adım attım; evin içindeki o ağır ilaç kokusu, taş duvarlara iyice sinmiş yılların o büyük yorgunluğu ve köşedeki o yatalak hastanın hareketsiz bedeni insanın içine gerçekten de garip, tarifi zor bir ağırlık bırakıyordu. Kapıdan dışarıya çıkarken içimde yine anlamlandıramadığım, adını bir türlü koyamadığım amansız bir huzursuzluk vardı ama bunun tam sebebini de zihnimde bir yere yerleştiremiyordum. Dışarıya çıkar çıkmaz Cengiz komutanın o keskin bakışları bir anda, saniyeler içinde meydandaki timin üzerine kaydı; Mete elindeki telsizi hafifçe önüne doğru eğmiş, kulağını cihaza iyice vermiş halde bir şeylerle pürdikkat uğraşıyordu. Cihazdan ise tekinsiz, hafif hafif cızırtı sesleri yükseliyordu. Cengiz komutanın o gür kaşları durumu görür görmez anında çatıldı. “Telsizle oynamayı kes oğlum,” dedi, sesini sert ama son derece kontrollü bir tonda tutmaya çalışarak, “Bir durum oldu sandık burada.” Mete başını o cihazdan kaldırıp komutanına bakarak hemen askeri açıklamasını yaptı. “Komutanım telsizden sürekli bir parazit, bir cızırtı geliyordu, sadece ona baktım; merak etmeyin, şu an için çevrede herhangi bir tehlike yok.” Cengiz komutan bu rahatlatıcı bilgiyle ciğerlerinden kısa bir nefes verdi; yüzündeki o operasyon gerginliği tamamen geçmemişti ama en azından o kasılan omuzları biraz olsun gevşedi, rahatladı. “Bir elindeki o cihazla evlenmediğin kaldı bir tek,” diye homurdandı kendi kendine, o babacan tavrıyla. Mete bu laf üzerine hafifçe sırıttı, neşesini kaybetmedi. “Vakit bulursak onu da düşünürüz komutanım, ayıp ettin.” Demir bu diyalog karşısında burnundan kısa bir nefes verdi, belli belirsiz, o soğuk tarzıyla hafifçe gülüyordu; ben ise namlumun ucuyla o tekinsiz etrafı titizlikle taramaya devam ediyordum. Köydeki o çaresiz siviller hâlâ yaşadıkları dehşetin etkisiyle tedirgindi ama bizim meydandaki sarsılmaz varlığımız onları az da olsa sakinleştirmişti, yüreklerine su serpmişti; özellikle o az önce kocası ölümün kıyısından esir alınmış kadın, bize doğru cesaretle birkaç adım daha yaklaşmıştı. Gözleri ağlamaktan kızarmıştı ama o bakışlarında artık sadece o amansız korku yoktu, derin ve sarsılmaz bir minnet duygusu da netçe okunuyordu. Yaşlı kadın da o esnada evinin eski kapı eşiğine kadar yavaşça geldi; o nasırlı eli yaşadığı şoktan dolayı hâlâ hafif hafif titriyordu. Cengiz komutan kapıdaki yaşlı kadını fark edince hemen ona doğru bir adım öne çıktı; az önceki o sert, o tavizsiz komutan hali bir anda, saniyeler içinde tamamen yumuşadı. Yaşlı kadının önünde büyük bir hürmetle hafifçe eğildi, iki koca eliyle kadının o titreyen elini şefkatle tuttu. “Allah senden de ailenden de yüz bin kere razı olsun teyzem,” dedi sakin, derinden gelen ve son derece içten bir ses tonuyla, “Hakkını helal et bize.” Sonra hiç tereddüt bile etmeden o yaşlı kadının nasırlı elini büyük bir saygıyla öptü. Yaşlı kadının bu asil hareket karşısında gözleri yeniden ağlamaklı oldu, doldu; titreyen eliyle Cengiz komutanın o heybetli omzuna dostça, minnetle dokundu. Ben tam o duygusal anlarda Cengiz komutana gururla bakarken içimde yine o çok tanıdık, bizi birbirimize bağlayan asil duygu yükseldi; dışarıdan bakınca adeta bir taş gibi, sarsılmaz bir duvar gibi duran bu koca adamın içinde aslında ne kadar büyük bir vicdan, ne kadar muazzam bir merhamet saklı olduğunu sadece onunla aynı yürüyenler, onunla ölüme gidenler biliyordu. Cengiz komutan saygıyla doğrulduktan sonra yüzünü tekrar bize, timine doğru hızla döndü. İşte tam o saniyede yüzündeki o yumuşak, o babacan ifade bir anda tamamen kayboldu; yerine yeniden o net, disiplinli ve operasyona hazır çelik gibi komutan duruşu geldi. “Tamam çocuklar,” dedi kararlı, tavizsiz sesiyle, “Artık bu köyden çıkmamız, yola koyulmamız gerekiyor.” Hepimiz bu emirle aynı salisede toparlandık; silahlar son kez kontrol edildi, çevre emniyeti gözden geçirildi. Kocası o taş evden kurtarılan kadın yavaş adımlarla, çekinerek bize doğru geldi; küçük çocuk da annesinin o eline sanki dünyadaki tek dayanağıymış gibi sıkıca tutunmuştu. Kadın önce bana, sonra hemen yanımda duran Demir’e, en son da Cengiz komutana uzun uzun baktı; o kurumuş dudakları yaşadığı minnetle titriyordu. “Size, Kılıç Timi’ne nasıl teşekkür edeceğimi inan hiç bilmiyorum,” dedi fısıltı kadar kısık, titrek bir sesle, “Bizi bu amansız dağda tek başımıza bırakmadınız, kocamı o hainlerin elinden kurtardınız.” Sesi yaşadığı acıyla yeniden kırıldı; gözünden sıcak bir damla yaş süzülüp yanağından aşağıya doğru indi. O küçük, masum çocuk da o esnada büyük gözlerle bize bakıyordu; bu kez o temiz gözlerinde korkudan, dehşetten çok daha başka, çok daha asil bir duygu vardı. Güven duygusuydu bu, belki de hayatında ilk defa bu kadar derinden hissediyordu. Cengiz komutan o dertli kadına sakin, teselli veren bir ifadeyle baktı. “Teşekkürü bize, bu askerlere değil,” dedi, sesini perçinleyerek, “Bugün o hainlerin karşısında hayatta kalmak için, o çocuğun için canla başla direnen o asil kendine et bacım.” Kadın bu sözlerin üzerine gözlerini yavaşça kapatıp minnetle başını öne doğru eğdi. Demir her zamanki askeri sessizliğini koruyordu; Onur ise bu kavuşma manzarası karşısında derinden, rahatlamış bir nefes verdi. Ben ise o küçük çocuğun masum yüzüne son bir kez, şefkatle baktım; çocuk gözlerimin içine bakarak yüzünde küçük, tertemiz bir tebessüm etti. O küçücük, dünyadan bihaber gülümseme, bu amansız savaşın, bu vahşi coğrafyanın tam ortasında insanın neden hâlâ canı pahasına ayakta kaldığını, neden savaştığını bize tek bir an dahi unutturmadan hatırlatıyordu. Cengiz komutan sağ elini havaya kaldırıp o beklediğimiz emrini verdi. “Kılıç Timi, ileri, hareket!” Ve Kılıç Timi tek bir vücut halinde, o karşı köydeki yüzlerce canı kurtarmak adına patikadan aşağıya doğru yeniden, amansızca yürümeye başladı. Köyden tamamen ayrıldıktan sonra o dağ başında artık tamamen, yapayalnız kalmıştık; yanımızda adımlarımızı yavaşlatacak, korumamız gereken siviller yoktu, küçük çocuk yoktu, o içimizi sızlatan çaresiz bakışlar geride kalmıştı. Sadece biz vardık, tepeden tırnağa silahlı Kılıç Timi vardı ve önümüzde bizi bekleyen o bilinmez, o zorlu patika yol uzanıyordu. Güneş gökyüzünde artık iyice, tehditkar bir şekilde yükselmişti; sabahın o insanı yanıltan tatlı serinliği çoktan kaybolup gitmişti, yerini insanın tenini acımasızca yakan kuru, kavurucu bir sıcağa bırakmıştı. Irak dağlarının asker için en zor, en katlanılmaz yanı bazen o amansız çatışmalar bile olmuyordu; insanı asıl tüketen, asıl yoran şey o kavurucu susuzluk, bitmek bilmeyen bu dik yürüyüşler ve sırtımızdaki o koca çantaların ağır yükü oluyordu. Ağır askeri botlarım her adımda o keskin taşların üzerinde sertçe, gürültüyle sürtünüyordu; sırtımdaki o ağır çanta normal şartlarda vücudumun çok alışık olduğu bir ağırlıktı ama günlerin getirdiği uykusuzluk, açlık ve son yirmi dört saatin o sarsıcı yükü birleşince omuzlarıma sanki her geçen dakika biraz daha amansız bir baskı yapıyordu. Demir hemen önümde, ritmik adımlarla yürüyordu; sırtı her zamanki asker duruşuyla dikti, sarsılmıyordu. Ama ben bu adamı yıllardır, o eski operasyonlardan tanıyordum; omuz başlarının o kasılmış gerginliğinden aslında onun da içten içe ne kadar çok yorulduğunu, tükendiğini net şekilde anlayabiliyordum. Onur bir yandan o engebeli yolu yürürken bir yandan da nefes alışverişini düzene sokmaya, kendini dinlendirmeye çalışıyordu; Kerem her zamanki gibi derin bir sessizliğe gömülmüştü, namlusuyla durmadan etrafı tarıyordu. Aras ise basacağı yerleri önceden seçiyor, adımlarını hesaplı atıyordu; Cengiz komutan ise en önde, rehber gibi tek bir kelime bile etmeden o tehlikeli rotayı kontrol ediyordu. Köyden çıkalı yaklaşık on dakika kadar bir süre geçmişti; timde hiç kimse konuşmuyordu, dağın sessizliğinde sadece bot sesleri ve askeri ekipmanların birbirine çarpan hafif metal sesleri yankılanıyordu. Bir süre sonra o monoton yürüyüşün içinde, timin en arkasından aslında herkesin içten içe geleceğini çok iyi bildiği o tanıdık ses nihayet yükseldi; Eren. Genç askerin sesi yaşadığı yorgunluktan dolayı biraz kısıktı ama içindeki o bildik, o neşeli enerjiyi hâlâ aynen taşıyordu. “Komutanım, sesim geliyor mu?” Cengiz komutan o heybetli başını arkaya hiç çevirmeden, o tok sesiyle cevap verdi. “Söyle Eren, yine ne var, dinliyorum.” Eren derin, adeta dramatik bir iç çekti. “Ben artık kendi çapımda milli bir kriz, milli bir mesele haline geldim komutanım.” Demir bu sızlanma üzerine gözlerini bıkkınlıkla devirdi. “Yine ne oldu deli oğlan, ne uyduruyorsun.” Eren arkadan söylene söylene, adımlarını hızlandırarak devam etti. “Abi gözünü seveyim sabah sabah daha afyonumuz patlamadan çatışma yaşadık, rehine kurtardık, amansız bir dağ tırmandık ama hâlâ midemize bir lokma bir şey yollamadık.” Bir an için durdu, yutkundu; sonra o dertli sesi daha da içli, daha da acıklı çıktı. “Benim açlıktan, tansiyon düşüklüğünden gözüm kararmaya, vadi dönmeye başladı vallahi.” Onur onun bu haline hafifçe güldü, lafı attı. “Oğlum sen ne zaman bir şey yesen arkasından tuvaletten çıkamazsın zaten, boş ver yeme.” Eren bu tespite acayip bozuldu. “Abi öyle deme, insanın bağırsakları hızlı çalışınca vücutta acayip bir enerji kaybı, bir kalori eksilmesi oluyor.” Murat bile kendini tutamayarak hafifçe, sessizce güldü. Demir hiç arkasına, o tarafa bakmadan o buz gibi sesiyle konuştu. “Oğlum sen bu vatanı koruyan asil bir asker misin, yoksa sürekli kendi biyolojik ihtiyaçlarıyla timi oyalayan mobil bir problem misin, ben çözemedim.” Sıcak gülüşler dalga dalga yayıldı. Eren ise bu laflara hiç ama hiç bozulmadan istifini bozmadı, devam etti. “Demir abi vallahi bak bu kez çok ciddiyim, şurada taşların dibinde beş dakika mola versek de bir şeyler atıştırsak ne olur.” Cengiz komutan en sonunda o tempolu yürüyüşünü yavaşlattı, omzunun üstünden sertçe arkasına doğru baktı; o çelik gibi bakışları direkt Eren’in o perişan yüzüne kilitlendi. “Yanında ne var, ne taşıyorsun?” Eren’in o az önce solan yüzü bu soruyla bir anda, çocukça bir umutla parladı. “Ekmek arası domates peynir yapmıştım komutanım, bisküvi var, bir tane de ezilmiş tatlı şeftali var çantada.” Demir kuru, alaycı bir sesle hemen araya girdi. “O şeftali kendiliğinden ezilmemiştir Eren, sen o koca çantanın üstüne otura otura meyveyi içeride resmen öldürmüşsündür.” Eren arkadan homurdandı, sitem etti. “Abi sen de her şeye laf yetiştirme, her şeye muhalefet olma ya.” Ben de bu atışma karşısında istemsizce, yüzümdeki teri silerken hafifçe gülümsedim; ne kadar ölümün kıyısında olursak olalım, Eren bir şekilde o saf haliyle timin içindeki o kasvetli havayı dağıtmayı başarıyordu. Cengiz komutan o esnada etrafı, o tekinsiz yamaçları son kez dikkatlice süzdü; önümüzde gölge yapan, bizi güneşten koruyacak büyük birkaç kaya bloku vardı. Nihayet o beklediğimiz kısa ve net askeri emrini verdi. “Kılıç Timi, sağdaki gölgeye geçin, beş dakika mola.” Eren bu emrin ardından resmen ciğerlerinden derin, rahatlamış bir nefes verdi. “Allah senden yüz bin kere razı olsun komutanım, hızır gibi yetiştin.” Demir sırtını kayaya yaslarken başını iki yana doğru salladı. “Şunun sevincine bak, sanki adama Genelkurmay’dan terhis belgesi verdin.” Hepimiz o devasa kayalıkların gölge kalan yanına geçip derin bir nefesle çöktük; o koca sırt çantaları yavaşça yere bırakıldı. Omuzlarımdan o tonlarca yük bir anda inince, bütün vücudumun, kaslarımın aslında ne kadar büyük bir stresle gerildiğini ancak o an tam anlamıyla fark ettim; boynumu hafifçe sağa sola doğru çevirdim, kemiklerim kütürdedi, kaslarım adeta taş gibi kesilmişti. Eren çantasının fermuarını büyük bir heyecanla açarken yüzünde resmen çocuk gibi, masum bir mutluluk dalgası vardı. “İşte medeniyet, işte yaşama sevinci geri geldi.” Onur onun elindeki o tamamen ezilmiş, suyu çıkmış şeftaliyi görünce dayanamayıp kahkahayı bastı. “Bu ne oğlum, ne hale getirmişsin meyveyi.” Eren büyük bir gururla, meyveyi havaya doğru kaldırdı. “Şeftali abi işte, meyvelerin şahı.” Demir dönüp o garip şeye tiksinerek baktı. “Oğlum bu elindeki şey şeftali falan değil, bu resmen savaş suçu.” Bütün tim sesli bir şekilde güldük; Eren önce bozulmuş gibi yüzünü ekşitti ama sonra ortamın sıcaklığına dayanamayıp kendisi de büyük bir neşeyle güldü. Ben elimdeki mataradan o ılık suyu yavaşça, tadını çıkara çıkara içerken gözümü bir an bile ayırmadan uzak ufka diktim; önümüzde hâlâ yürünmesi gereken, tehlikelerle dolu uzun bir patika yol vardı. Köylü kadın tarafından sadece on beş yirmi dakikalık bir mesafe denmişti belki ama bu acımasız ırak yolları geçen her bir dakika, insanın iradesini ve gücünü ayrı ayrı sınıyordu; ve nedense, içimdeki o sinsi, o ilk andan beri gitmeyen huzursuzluk hissi hâlâ tamamen yok olup gitmemişti, tetikte bekliyordu. ~~~ Pazartesi Çarşamba Ve Cuma Günleri Yeni Bölüm... Buraya kadar okuduysan yorumunu merak ediyorum 🌝
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD