İğne elimdeydi ama kaderimi dikemiyordum.
Makinenin başından yavaşça, kemiklerim sızlayarak kalktım, uyuşan belimi geriye doğru hafifçe esnettim. Saatlerce hiç kıpırdamadan aynı pozisyonda oturunca insan fark etmiyordu ama boynumla omuzlarım bir süre sonra adeta taş gibi, kaskatı oluyordu. İğne batmasından acıyan ellerimi hafifçe birbirine ovuşturup o dar odadan çıktım, basamakları gıcırdayan eski ahşap merdivenlerden dikkatlice aşağıya doğru indim.
Alt kata ayak basar basmaz demlenen taze çayın o bildik sıcak, insanı rahatlatan kokusu doğrudan burnuma geldi. Annem her zamanki gibi mutfakta büyük bir telaşla, koşturmacayla bir şeylerle uğraşıyordu, sesler geliyordu. Ama ben daha merdivenin o en son basamağına bile tam gelmeden, evde annemle yalnız olmadığımızı, yabancı bir sesin varlığını anında fark ettim.
Evin içinde erkenden bir misafir vardı. Başımı çekingenlikle kaldırınca mutfak kapısının hemen yanındaki sedirde oturan Hatice ablayı gördüm. Kucağında sıkıca tuttuğu, katlanmış renkli bir kumaş parçası vardı; o yorgun yüzümde istemsizce, nezaketen küçük bir gülümseme oluştu. “Hoş geldin Hatice abla,” dedim.
Hatice abla o her zamanki sıcak, o tanıdık mahalleli haliyle gözlerimin içine baktı, beni görünce o gergin yüzü hemen yumuşadı, tebessüm etti. “Hoş bulduk güzel kızım, nasılsın bakalım, dikişler nasıl gidiyor,” dedi.
Gözlerimi usulca yere indirip başımı hafifçe öne eğdim. “Çok şükür iyiyim, uğraşıyorum öylece abla,” dedim.
Tam sedirin bir kenarına ilişecekken, annem Bilnur bir anda bana doğru döndü ve yüzünde o her zamanki hafif heyecanlı, iş bitirici ifadeyle konuştu. “Kızım hadi iyisin gözün aydın, sabah bereketiyle geldi, sana yeni bir iş daha çıktı,” dedi.
Bu sözler üzerine kaşlarımı hafifçe çattım, içimdeki o ani huzursuzlukla, şaşkınlıkla anneme doğru baktım. “Ne işi anne,” diye sordum.
Annem hiç vakit kaybetmeden Hatice ablanın kucağında sıkı sıkıya tuttuğu o kumaşı eliyle işaret etti. “Hatice ablanın evdeki diğer küçük kızı var ya, ablasının nişanı için törende giymeye ona da acil bir elbise dikmen lazım,” dedi; bakışlarım annemin bu sözleriyle yavaşça Hatice ablanın elindeki o pakete kaydı.
Elindeki katlı kumaş, son derece tatlı, toz pembe bir renkteydi. Kumaş uzaktan bakınca bile kalitesini belli ediyordu, gerçekten çok güzel bir kumaştı; yumuşak dokulu bir ipekti, incecikti, pencereden sızan sabah ışığı vurdukça rengi daha da parlıyor, zarif duruyordu.
İçimden kimseye belli etmeden kısa, dertli bir nefes verdim; ben terziliğin getirdiği o tecrübeyle kumaşı görür görmez işin ne kadar zor, ne kadar zaman alıcı olduğunu anında anlamıştım. Dudaklarımı hafifçe, çaresizlikle birbirine bastırıp annemin o ısrarcı gözlerine baktım. “Ama anne, nişan elbisesi daha tam bitmedi ki,” dedim, sesimin titremesini saklamaya çalışarak sakin ama son derece çekingen bir sesle devam ettim, “Geriye sadece bir hafta kaldı, bu kısa sürede yetişmez Hatice abla, iki elbise birden çok zor, imkansız.”
Hatice ablanın o yalvaran yüzündeki umut ışığı benim bu olumsuz sözlerime rağmen bir an olsun kaybolmadı, ısrar etti. “Kızım senin elin çok hızlıdır, maşallah hemencecik dikiyorsun, çok da güzel yapıyorsun, ben bu köyde senden başka kimseye güvenemem,” dedi.
Annem bana yan gözle bakarken, benim ne hissettiğimi hiç düşünmeden, zerre tereddüt etmeden araya girdi. “Kızım lafı uzatma yetişir, gece gündüz çalışır yine yetiştiririz evvelallah,” dedi.
Annemin o her zamanki kendinden emin, buyurgan sesi içimde hafif bir daralmaya, kalbimin sıkışmasına neden oldu; kaşlarım istemeden biraz daha çatıldı. “Ama anne,” diye mırıldandım.
Sözümün arkası daha tam gelmeden, annem lafımı keskin bir şekilde ağzıma tıkadı, araya girdi. “Gözde sen istersen yaparsın kızım, boşuna naz etme,” dedi; o kadar rahat, o kadar kolay söylüyordu ki bu sözleri. Sanki yukarıda bekleyen iki zorlu elbise değil de, alt tarafı iki küçük düğme dikilecekmiş gibi basite indirgiyordu her şeyi.
Bir an için mutfakta büyük bir sessizlik oldu, öylece kaldım; aklım o saniyede hemen yukarıdaki odamda, masanın üzerinde yarım yamalak duran o mavi elbiseye gitti. Daha kollarının kesimi tamamlanmamıştı, üzerine o ince danteller tek tek el emeğiyle işlenecekti, etek ucunun baskısı öylece duruyordu; şimdi bir de başıma bu toz pembe kumaş çıkmıştı. İçimde o çok iyi bildiğim, beni hep ezen o tanıdık baskı, görünmez bir yük gibi yeniden omuzlarıma, tüm gövdeme çöktü.
Hatice abla benim sustuğumu görünce elindeki o pembe kumaşı heyecanla açıp mutfak masasının üstüne boylu boyunca serdi. “Kızım model çok şatafatlı olmasın, sade ama göz alıcı, güzel bir şey olsun istiyorum, küçük kızım da ablasını görünce çok heves ediyor biliyorsun, kıramadım,” dedi; gözüm masanın üzerindeki o pembe kumaşın kıvrımlarında çaresizce gezindi. Küçük kızı. Zeynep’ti adı; benden yaşça küçüktü, henüz yeni yetmeydi, belki anca on sekizine yeni basmıştı.
Başımı o pembe kumaştan yavaşça kaldırıp umutla bekleyen Hatice ablaya doğru baktım; içten içe çok zorlanıyordum, ruhumun daraldığını hissediyordum. Ama bizim bu katı evde, bu törelerin arasında büyüklere hayır demek, kendi istediğini söylemek hiç kolay değildi; özellikle annemin o ne diyeceğimi kollayan sert bakışları üzerimde alev gibi dururken bunu yapmak imkansızdı.
Annemin o sabırsız sesi mutfağın içinde yeniden, uyarır gibi yükseldi. “Gözde kızım niye öyle dondun kaldın, bir şey desene Hatice ablana.”
Aşağıya sarkan ellerimi çaresizlikle önümde birbirine kenetledim; içimde yine o çok tanıdık, o insanı yiyip bitiren ağır his vardı. Büyük bir yorgunluk, her yanımı saran bir sıkışmışlık ve derin, kimsesiz bir sessizlik; dudaklarımı zorlukla araladım. “Nasıl bir model hayal ediyorsunuz Hatice abla, boyu nasıl olsun…” dedim, sesim adeta fısıltı gibi kısık çıktı.
Annemin o gergin yüzünde benim bu boyun eğişimle anında memnun, rahatlamış bir ifade oluştu; çünkü mutfaktaki ikimiz de, annem de ben de çok iyi biliyorduk. Ben bu evde kendi kaderime karşı yine hayır demeyi becerememiştim, yine susmuştum.
Hatice abla elindeki o dokunmatik telefonu yavaşça açtı, parmağıyla ekranı birkaç saniye yukarıya doğru kaydırdıktan sonra o parlak ekranlı telefonu bana doğru heyecanla uzattı. O kırışık yüzünde her zamanki o sıcak, mahalleli ama biraz da benden onay bekleyen umutlu ifade duruyordu. “Bak Gözde kızım, bizim kızla aklımızda tam olarak böyle, zarif bir model var,” dedi.
Telefonu elinden yavaşça aldım ve ışıklı ekrana büyük bir dikkatle, gözlerimi kısarak baktım. Tam da Hatice ablanın getirdiği o toz pembe renkte, omuzları hafifçe aşağıya doğru düşük, göğüs kısmı incecik boncuk işlemeli, etek kısmı ise aşağıya doğru kat kat inen son derece zarif, uçuş uçuş bir elbise modeli vardı orada. Kumaş o fotoğraftaki ışıkta o kadar yumuşak, o kadar dökümlü duruyordu ki, sade ama bir o kadar da çok şık, çok asil görünüyordu; bel kısmında parıldayan ince taş detayları yerleştirilmişti, kolları ise şeffaf, incecik bir tül ile zarifçe tamamlanmıştı.
Bir an için içimdeki o terzi esnafı duygusuyla, istemsizce o modelin o göz alıcı güzelliğine, o dikim zarafetine kapıldım. Parmaklarımı ekranın pürüzsüz üstünde hafifçe, modeli büyütmek için gezdirdim; elbisenin o gizli dikiş detaylarını, beldeki pilelerini, o zorlu kol kesimini profesyonel bir gözle anında zihnimde ölçmeye, biçmeye başladım. Benim bu yorgun zihnim ben daha farkına bile varmadan, o masadaki pembe kumaşı nasıl keseceğini, makas darbesini nereden vuracağını, dikime hangi parçadan başlayacağını çoktan hesaplamaya girişmişti bile.
Hatice abla benim o pürdikkat bakan gözlerimin içine bakıp yüzünde beliren o rahatlamayla hafifçe gülümsedi. “Yaparsın sen bunu güzel kızım, biliyorum,” dedi, kendinden son derece emin, bana büyük bir pay çıkararak konuştu, “Senin elinden çıkan her bir dikiş, her bir elbise zaten bu köyde bir başka güzel, kusursuz oluyor.”
Annem de oturduğu yerden hemen araya girdi, her zamanki o baskıcı ama bir yandan da bana gururla bakan gözleriyle yüzüme baktı. “Kızım sen hele bir detaylıca bak önce, öyle hemen ilk baştan zor deyip olmaz deme,” diyerek Hatice ablanın tarafını tuttu.
Dudaklarımı çaresizlikle birbirine sıkıca bastırıp tekrar o telefon ekranındaki pembe elbiseye baktım; içimden, o yukarıdaki odayı düşünerek büyük bir matematik hesabı yapıyordum. Evde henüz bitirmem gereken, o kızı bekleyen mavi nişan elbisesi duruyordu, onun daha temiz iki günlük yoğun işi vardı, bir de sıfırdan bu pembe elbisenin astar kalıbı çıkarılacaktı.
Bu iş gerçekten hiç kolay değildi; başımı telefondan hafifçe kaldırıp karşımda duran Hatice ablaya baktım. “Model gerçekten çok güzel, çok asil duruyor ama işçiliği çok fazla, çok uğraştırır Hatice abla,” dedim yavaş, çekingen bir ses tonuyla, “Şu göğüs kısmındaki ince işlemeler çok zaman alır, etek katlarının her biri pile pile tek tek teraziye oturmalı, bir santim bile yanlış olursa elbisenin bütün o asil duruşu bozulur, çuval gibi olur.”
Hatice abla benim bu çekincelerim üzerine masadaki o el emeği kumaşı kucağına alıp yavaşça düzeltti. “Peki ne kadar zamanını alır, kaç güne çıkar?” diye sordu merakla.
Bir süre mutfaktaki o sessizliğin içinde sustum, derin düşüncelere daldım; masadaki pembe kumaşa baktım, sonra tekrar elimdeki telefonda duran o zorlu modele diktim gözlerimi. “Eğer gecemi gündüzüme katarsam, hiç uyumadan o makinenin başında sabahlar uğraşırsam.” dedim içimden gelen o derin nefesi dışarıya vererek, “En az temiz dört gün sürer.”
Annem benim bu teslimiyet kokan gün hesabımı duyar duymaz hemen sevindi, yüzü güldü. “Bak işte gördün mü Hatice, olurmuş, bizim kızın yapamayacağı iş yoktur,” dedi memnuniyetle.
Ben o esnada anneme doğru dönüp hafifçe, sitemle kaşlarımı çattım. “Anne kolay mı sanıyorsun, dört gün diyorum, o dört gün boyunca neredeyse yemeği suyu unutup o dikiş makinesinin başından hiç kalkmamam lazım,” dedim sitem ederek.
Annem bana o çok iyi bildiğim, beni hep o görünmez iplerle bağlayan tanıdık bakışıyla baktı; o bakış hem anne şefkatiyle yumuşaktı hem de bir o kadar itiraz kabul etmez şekilde kararlıydı. “Kızım sen bugüne kadar önüne gelen, sana teslim edilen hangi zorlu işi yarım bıraktın ki bunu bırakasın?” dedi.
Bu can alıcı soru beni bir an için tamamen susturdu, mutfakta söyleyecek söz bırakmadı bana; çünkü ne kadar kabul etmek istemesem de annem sonuna kadar haklıydı. Ben bugüne kadar bu eve, bu odaya gelen hiçbir kumaşı, hiçbir işi yoruldum diye yarım yamalak bırakmamıştım; bedenim çok yorulsa da, gözlerim o loş ışıkta sabaha kadar yansa da, parmak uçlarım o sivri iğne izleriyle acı içinde dolsa da hep o elbiseleri vaktinde bitirmiş, teslim etmiştim.
Hatice abla benim bu çaresiz sessizliğimi bir fırsat bilip masanın üzerinden uzanarak sıcak eliyle benim o yorgun elimi tuttu. “Gözde kızım,” dedi o anne şefkati içeren yumuşacık bir ses tonuyla, “Benim o küçük kızım ablasının bu nişan gününü, orada güzel görünmeyi aylardır hayal ediyor, inan bana o elbiseyi sen dikersen kendini dünyadaki en özel, en mutlu kız hisseder.”
Yavaşça masanın üzerindeki o kumaşı ellerimin arasına aldım; o toz pembe kumaş avuçlarımın arasında gerçekten de bir su gibi, yumuşacık, ipeksi duruyordu. Çok kaliteli, çok asil bir kumaştı; doğru dürüst bir elde, sabırlı bir işçilikle gerçekten de çok büyük, çok güzel bir sanat eserine dönüşebilirdi.
İçimdeki o söküp atamadığım dikiş aşkıyla, göğsümün derinliklerinden çok derin bir nefes verdim; sonunda yüzümde beliren o hafif, o mahzun gülümsemeyle konuştum. “Tamam, getirin dikelim,” dedim.
Hatice ablanın o biraz önce gergin olan yüzü bir anda büyük bir sevinçle aydınlandı, gözlerinin içi parladı. “Gerçekten mi Gözde, dikiyorsun yani?” dedi sevinçle.
Başımı yavaşça onaylar anlamda salladım. “Gerçekten dikiyorum, söz,” dedim; sonra o pembe kumaşı dikkatlice önüme doğru tamamen açarken, içimdeki o her şeyi unutturan profesyonel terzi moduna istemsizce girmiş bulundum. “Ama bana acele tarafından tam ölçü lazım,” dedim dikleştirerek, “Boy ölçüsü, bel inceliği, omuz genişliği, kol uzunluğu hepsi milimi milimine, tam alınmalı; bu modelde tek bir santim bile kayma yaşanırsa elbise üzerindeki o asil duruşunu kaybeder, kötü durur.”
Annem benim yüzümdeki o anlık değişimi, o işe odaklanan ciddi halimi görünce kenardan hafifçe, gururla gülümsedi; çünkü bu dünyada beni en iyi, en yakından tanıyan insan oydu. Ben ne kadar yorulsam da, ne kadar şikayet etsem de ne zaman yeni bir işi, yeni bir kumaşı önüme alıp kabul etsem, dünyadaki bütün o dertlerimi, sıkışmışlığımı o saniyede tamamen unutur, işime gömülürdüm.
Hatice abla o sevinçle oturduğu sedirden heyecanla, alelacele ayağa kalktı. “Tamam güzel kızım, ben şimdi eve koşar o ölçülerin hepsini sana hemen getiririm,” dedi; ben o esnada masanın üzerindeki pembe kumaşı parmaklarımın arasında evirip çevirirken, gözüm bir anlık boşlukla pencereden dışarıya doğru kaydı. Şanlıurfa'nın o uzak köyü her zamanki bildiğim gibiydi; sessizdi, küçüktü ve hep aynı tekdüzelikle akıp gidiyordu.
~~~
Pazartesi Çarşamba Ve Cuma Günleri Yeni Bölüm...
Buraya kadar okuduysan yorumunu merak ediyorum 🌝